Kitapta meme kanseri teşhisi önemli bir kırılma noktası ama satır aralarında asıl meselenin hastalığın ötesinde olduğu da hissediliyor. Zira kitabınızda sık sık “yetişmek”, “yönetmek”, “kontrol etmek” ve “sorumluluk almak” temalarıyla karşılaşıyoruz. Sizce yaşadığınız süreç size ilk olarak bedeninizin sınırlarını mı, yoksa zihninizin ve ruhunuzun sınırlarını mı gösterdi?
Son 26 senedir çok yoğun ve stresli çalışıyorum; aileme, sevdiklerime ve son birkaç yıl kendime de yeterince vakit ayıramamaktan muzdariptim. Son 4 yıl içinde arka arkaya baba ve anne kaybı yaşamak, her ne kadar güçlü durmaya çalışsam da beni derinden üzmüştü. Teşhis konulduktan sonra tedavi sürecimi tanımlama şeklim, belki de dediğiniz gibi zihnimin ve ruhumun sınırlarını genişletmemi sağladı. O süreci şöyle tanımladım: Canımın istediği insanlarla, canımın istediği zaman ve istediğim yerlere gidebileceğim, üzerime gereksiz yükleri almayacağım, sınır koyabileceğim, hobilerime vakit ayırabileceğim, (ki çiçek tasarımı kurslarına gittim, şan dersi almaya başladım gerçekten) sınır koyabileceğim ve ben tüm bunları yaparken, çevremdeki insanların tolerans seviyesinin, o güne kadar hiç olmadığı ve belki de bundan sonra hiç olmayacağı kadar yüksek olduğu bir dönem. Sonradan fark ettim ki zor bir sürece bakış açınızı değiştirerek başlamak, aslında sizi bir – sıfır önde başlatıyor. Zihniniz ve ruhunuzu rahatlattığınızda, bedeniniz de daha az zorlanıyor.
Kitabın en güçlü damarlarından biri, her şeyi önceden düşünmeye, organize etmeye ve kontrol altında tutmaya çalışan bir insanın hikâyesi olması. Bugün Sezin Mızraklı Avalin'e geçmişteki o “her şeyi yetiştirmeye çalışan” Sezin'i göstersek, ona neyi bırakmasını, neyi korumasını söylerdiniz?
Üzerine aldığı, aslında başkalarına ait olması gereken gereksiz yükleri sahiplerine geri vermesini söylerdim. Kendine ait sorumlulukları da her zamanki özenle ve dedikasyonla yerine getirmesini ama “mükemmel” olması için kendini ve çevresini eskisi kadar paralamamasını. Çünkü senin “iyinin” çoğu zaman başkasının “mükemmeli” olduğunu.
“Yazmak beni her zaman rahatlatmıştır”
Kitapta hastalık kadar aile kayıpları ve yas da önemli bir yer tutuyor. Yazma süreci bu yaslarla ilişkinizi nasıl değiştirdi?
Yıllardır Instagram’da kelime adedinin elverdiği uzunlukta yazılar yazıyorum. Yazmak beni her zaman rahatlatmıştır. Sevdiklerimin kaybıyla ilgili yazarken, aslında bazı aydınlanmalar da yaşadım, kendimle ve yas sürecimle ilgili. Babamın yasını “güçlü durmak” uğruna pek tutamadığımı, aslında kaybımı inkâr dönemini, 3 yıl boyunca onun cep telefonunu ilk aranacaklar arasından silmemem kadar net yaşadığımı ve annemin kaybıyla birlikte ikisi için de yoğun bir yas sürecine girdiğimi fark ettim mesela.
“Dönüştüğümüz yeni kadınların hatırlatıcısı olsun bize kirpiklerimiz”
“Biz O Kirpikleri Boşa Dökmedik!” son derece çarpıcı ve hatta meydan okuyan bir başlık. Kirpiklerin dökülmesi fiziksel bir sürece işaret ediyor ama başlık aynı zamanda bir kazanımı da ima ediyor. Sizin için o kirpikler bugün neyin sembolü: acının, direncin, dönüşümün, yoksa başka bir şeyin mi?
Saçlarımın kaybı, benim için o kadar da şaşırtıcı ve zor olmamıştı. Ancak hiç beklemediğim bir sabah makyaj yaparken rimeli sürememe sebebimin kirpiklerimin -inatçı bir tanesi hariç- tamamen döküldüğünü fark ettiğimde başımdan kaynar sular boşalmıştı. Tedavi sürecimde birkaç kez ağladım, sağlam ağladığım anlardan biridir o an. “Kirpiğinin bir teline bile zarar gelmesin” sözünü hep çok abartılı bulan ben, aslında ne kadar manalı olduğunu fark etmiştim. İnsan doğası gereği unutuyor. Ben de sağlığıma kavuştuktan sonra, yine sınır koyamadığım, kendime ait olmayan bir yükü üzerime aldığımı idrak ettiğim anlar için, kendimce bir hatırlatma mekanizması geliştirdim: “Kızım sen o kirpikleri boşa dökmedin!” diyor ve bir silkeleniyorum. İşte tam bu sebeple, başkaları için de bu cümle bir hatırlatıcı olur, ilham olur diye düşünerek kitabıma bu ismi verdim. Dönüştüğümüz yeni kadınların hatırlatıcısı olsun bize kirpiklerimiz.
“‘Güçlü’ olmak, yeri geldiğinde ‘zayıf’ olduğunu itiraf edebilmekten geçiyor”
Toplum özellikle kadınlardan çoğu zaman aynı anda hem güçlü hem üretken hem fedakâr hem de kusursuz olmalarını bekliyor. Kitabınız bu beklentilere ciddi bir itiraz gibi okunabiliyor. Sizce “güçlü kadın” anlatısının görünmeyen yükleri neler ve bu yüklerden kurtulmanın yolu ne?
Bence “güçlü” olmak, yeri geldiğinde “zayıf” olduğunu itiraf edebilmekten geçiyor. Kadınlar en büyük hatayı, bunu kendilerine bile itiraf edemeyerek yapıyorlar. Tedavi sürecimde sosyal medyadaki paylaşımlarım her zaman güllük gülistanlık değildi elbette. Zaman zaman moralimin bozuk olduğunu ya da canımın acıdığını da paylaştım, insanız neticede. Ancak bence asıl kıymetli olan ve başkalarının hikâyelerinde de bana en çok ilham veren şey; düştüğün yerden nasıl çıktığını cesur ve samimi bir şekilde anlatabilmek. Yani güç bence, sürekli “Ben harikayım, acımadı ki” diye dolaşmamak ancak “başımıza bir zorluk geldiğinde uzun süre kurban rolüne de bürünmemek”.
Bu kitapta korku, kayıp, öfke, mizah, umut ve yeniden başlama cesareti iç içe geçiyor. Okur son sayfayı çevirdiğinde, bütün hikâyenin özünü taşıyan tek bir cümleyle baş başa kalsın isteseniz, bu cümle ne olurdu?
“Önemli olan başınıza nelerin geldiği değil, bunlara nasıl tepki verdiğinizdir” demiş Epiktetos. Ben başıma gelen zorluklardan bir şeyler öğrenmeyi tercih ettim ve bu sayede hayatımdaki öncelikleri, kariyerimi, hayat tarzımı değiştirdim. Bu şekilde yaşamaya devam ederken; olur da unutursam kendime hatırlatma cümlem de artık binlerce okuyucunun elinde: Biz bu kirpikleri boşa dökmedik!