07 Ocak 2026

Türkçülüğün yılmaz savunucusu: Yusuf Akçura

Türkçülüğün Ziya Gökalp’ten önce Yusuf Akçura ile siyasal bir programa dönüştüğünü vurgulayan bu yazı, Akçura’nın sürgünlerle, mücadelelerle geçen hayatını ve “Üç Tarz-ı Siyaset”le Türk milliyetçiliğine kazandırdığı fikrî çerçeveyi ele alıyor.

Türkçülük tarihi daha ziyade Ziya Gökalp ile birlikte anılırken, Fransız Türkolog Dr. François Georgeon Türkçülüğün başlıca öncüsü olarak Yusuf Akçura’yı görmektedir. Georgeon bu tercihin sebebini şöyle anlatmaktadır:

“Yusuf Akçura’nın Türk milliyetçiliğinin temellerini atmakta olduğu yıllarda, Gökalp daha henüz Osmanlı devletinin çok-unsurlu teşekkül umdesine sâdık bulunuyordu.” [1]

Bu kısa girişten sonra Yusuf Akçura’nın hayatına değinelim. Akçura, Kazan’ın Simbir şehrinde 2 Haziran 1876’da doğdu. Babası Hasan Akçurin, annesi Bibi Kamer Banu’dur. Ailenin hayatta kalan tek çocuğu olan Yusuf, babasının ölümü üzerine 1883’te annesi ile Kazan’dan ayrılıp İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. İlk öğrenimini Mahmud Paşa ve Kara Hâfız ibtidâîlerinde yaptıktan sonra 1885’te Koca Mustafa Paşa Rüştiye’sine yazıldı. Bir ara tahsilini yarım bırakarak Kazan’a gitti. Bir yıl sonra tekrar İstanbul’a döndü ve 1890’da rüştiyeye devam etti. Dördüncü sınıfı bitirince 1892’de Harbiye’ye kabul edildi. Ancak ikinci sınıftayken tutuklandı. Çalışkan bir talebe olması dolayısıyla cezasını çektikten sonra yeniden Harbiye’ye döndü.

Okuldan mezun olunca erkanıharp sınıfına ayrıldıysa da Jön Türkler ile ilgisi bulunduğu gerekçesiyle tekrar 1896’da tevkif edildi. Hatıralarında, o yıllarda Jön Türkler ile ilgisi olmamakla beraber Türkçülüğünün şuurlu bir şekilde bu devrede başladığını anlatmaktadır. Tevkifinin ardından arkadaşları ile Fizan’a sürülmek üzere 1897’de Trablusgarp’a gönderildi; ancak daha sonra orada serbest bırakılarak rütbesi iade edildi. Bir müddet burada Erkan-ı Harbiyye Kalemi’nde çalışıp öğretmenlik yaptı ise de tahsiline Avrupa’da devam etmek maksadıyla 1899’da Tunus’a kaçtı. Aynı yıl Paris’e geçerek École Libre des Sciences Politiques’e kaydoldu. Burada önce Sadri Maksudi ile, daha sonra Jön Türk hareketinin liderlerinden Ahmed Rıza ile tanışarak onun çıkardığı Şûrâ-yı Ümmet gazetesinde yazılar yazmaya başladı. 1903 yılında tahsilini tamamladıktan sonra Kazan’a döndü; burada meşhur “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesini kaleme aldı ve yayımlanmak üzere Kahire’de çıkan Türk gazetesine gönderdi (Nisan-Mayıs 1904).

II. Meşrutiyet’in ilanına kadar Kazan’da kalarak çeşitli gazetelerde çıkan yazılarıyla Rusya Türklerinin mücadelelerine iştirak ettiği gibi, oradaki bazı siyasi ve kültürel hareketlere katılarak “Cedidciler” arasında yer aldı. “Rusya Müslümanları” adlı siyasi harekete de fiilen katıldı (1905). Bir taraftan öğretmenlik yaparken diğer taraftan Kazan Muhbiri isimli gazeteyi çıkardı (1905). Ulûm ve Târih adlı kitabını 1906’da yayımladı. Rus hükûmeti Akçura’nın Duma’ya seçilmesini önlemek maksadıyla 8 Mart 1906 tarihinde evine baskın yaparak onu seçim sonuna kadar kırk üç gün hapsetti. Hapishane hatıralarını Mevkufiyet Hâtıraları adıyla yayımladı (1907). Kırım’da çıkan Tercüman gazetesinde çalışırken Üç Haziran Vak‘a-i Müessifesi isimli eseri sebebiyle hakkında takibata geçildi. Bu sırada II. Meşrutiyet ilan edilince Ekim 1908’de İstanbul’a hareket etti. Bir süre sonra Rusya ve Almanya’ya gitti ancak umduklarını bulamadığı için tekrar İstanbul’a döndü (1910).

Türkçülük ideolojisini şekillendiren düşünür

Akçura’nın İstanbul’daki çalışmalarının başlıcaları, bu yıllarda faaliyete geçen Türkçülükle ilgili derneklerin hemen hepsinin kurucuları içinde yer almasıdır. Bilhassa Türk Yurdu Cemiyeti’nin yayın organı olan ve 1911-1917 yılları arasında müdürlüğünü yaptığı Türk Yurdu dergisindeki faaliyetleri dikkati çeker. Bu arada Harbiye’de, Medresetü’l-vâizîn’de, İstanbul Darülfünu ile Deniz Lisesi’nde öğretmenlik de yaptı; Rusya’daki Müslüman Türk-Tatar Halklarını Koruma Komitesi üyesi sıfatıyla İsviçre’deki Milletler Konferansı’na katıldı. 1917-1919 yılları arasında Osmanlı Hilaliahmer (Kızılay) Cemiyeti murahhası olarak Batı Avrupa ülkeleriyle Rusya’da bulundu; 1919 yılı sonlarında İstanbul’da İngilizler tarafından tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra 1920’de evlendi. Millî Mücadele’ye katılmak üzere aynı yılın martında İstanbul’dan ayrılarak Anadolu’ya geçti. Önce Maarif Vekaleti’nde, daha sonra da yedek kurmay yüzbaşı sıfatıyla Kazım Karabekir’in karargâhında çalıştı. Cumhuriyet’in ilanından sonra Atatürk’ün yakın çevresinde yer aldı. Hariciye Vekaleti’ndeki görevinden sonra 1924’te İstanbul mebusu olarak meclise girdi ve ölünceye kadar meclisteki yerini korudu. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nde çalıştı; 1932 yılında cemiyetin (Türk Tarih Kurumu) başkanlığına seçildi ve ömrünün sonuna kadar bu görevde kaldı. İstanbul Üniversitesi’nin yeniden kuruluşunda Yakın Çağ siyasi tarihi profesörü olarak İstanbul’a gitti (1934). 11 Mart 1935’te öldü ve Edirnekapı Mezarlığı’na defnedildi. [2]

Akçura 1904’te Kahire’de Genç Türkler tarafından çıkarılan Türk gazetesinde yayımladığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı yazısında Osmanlılık düşüncesinin iflasını açıkladıktan sonra Panislamizm’in gerçekleştirilemeyeceğini belirtmiş ve Osmanlı Devleti için kurtuluş yolunun Türk birliği, yani Pantürkizm siyasetinde olduğunu ileri sürmüştür. Gerçekten Türkçülük düşüncesi, Ali Suavi’nin (1839-1878) 1869’da Paris’te çıkardığı Ulûm gazetesine yazdığı “Türk” başlıklı makalesinden beri Osmanlı aydınları arasında yayılmaktaydı. Askerî mektepler nazırı Süleyman Hüsnü Paşa (1838-1892) bu düşünceyi yazılarıyla 1870 yıllarında Harbiye öğrencilerine telkin etmişti. Daha sonra Fransız müellifi Leon Cahun’un Orta Asya Türklerinin tarihî kahramanlıklarını destanlaştıran Introduction a l’historie de l’Asie adlı eseri bazı değişikliklerle Necib Asım (1861-1935) tarafından tercüme olunarak Türk Tarihi başlığı ile 1889’da yayımlanmış ve kitap genç nesilde romantik bir milliyetçilik havası estirmişti.

Bununla beraber Türkçülük düşüncesi 20. yüzyılın başlarına kadar bir siyaset programı hâlinde ortaya konulmuş değildi. Akçura’nın adı geçen yazısı böyle bir program mahiyetini taşıyordu. Nitekim yazının Türk aydınları üzerinde tesiri büyük olmuş, Amerikalı tarihçi Charles W. Hostler’in görüşüne göre, Türk milliyetçi çevrelerinde “1848 Komünist Manifestosu’nun Marksistler indinde oynadığına benzer bir rol oynamıştır.” Pantürkizm düşüncesini gerçekleştirmek maksadıyla genç Türk liderlerinin Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas cephesinde giriştikleri askerî hareketler bu görüşün doğruluğunu ispatlamaya yeter.

Askerî hareketlerin felaketle son bulması Pantürkizm’in bir hayal olduğunu göstermiştir. Bu sebepledir ki Cumhuriyet devrinde Türk birliği Akçura’nın düşündüğü gibi siyasi sahada gerçekleştirilmekten vazgeçilip, Ziya Gökalp’in (1876-1924) işaret ettiği yönde, kültür sahasında sağlanmaya çalışılmıştır. [3]

20. yüzyıl Türk tarihçiliği ve tarihçileri konusuyla meşgul olacakların önemle üzerinde durmaları, hayatını ve çalışmalarını dikkatle incelemeleri gereken simalardan biridir Profesör Yusuf Akçura.

Fedakâr bir Türk müverrihi

Profesör Yusuf Akçura'nın biyografisine göz atanların, belki de onun bir tarihçi olmaktan daha çok bir politika adamı bulunduğu fikrine kapılmaları mümkündür. Ancak bu ikinci vasfını anlayabilmek için de onun tarihçi cephesini tanımaya, fikri hayatını ana çizgileriyle bilmeye ihtiyaç bulunduğu şüphesizdir. Genç yaşında politikaya giren ve Türk ulusu egemenliğinin temsilcilerinden biri olarak gözlerini hayata yuman bu hoca, hiçbir zaman politika hayatının ön safına çıkmamış, fakat devamlı fikri ve ameli mesaisiyle memlekette gerçekçi ve milliyetçi bir politikanın gelişmesi yolunda bütün benliğiyle kendini veren idealistlerin başında her zaman dikkati çekmiştir. Özü ile sözü arasında hiçbir çelişme görülmeyen bir insan olduğu için de karakterini takdir edemeyenler haşin buldukları bu bükülmez başı çok defa biraz da gerilere itmişler ve silik bırakmak istemişlerdir. Bunlara rağmen o kırılmadan, yılmadan yolunda yürümüş ve hayatının son döneminde, kadir bilirlerin en yükseği bir insan olan Atatürk’ün takdir ve teveccühüyle, onun Türk kültürünün temel inceleme ve araştırma cihazlarından biri olarak kurduğu Türk Tarih Kurumu’nun başına geçirilmiş ve ölünceye kadar bu sıfatla Türk tarihine ve irfanına hizmet imkânını bulmuştur. [4]

M. F. Togay, Akçura’yı şu cümlelerle tanıtır: “Yusuf Akçura yalnız Türkiye’nin değil, bütün Türk dünyasının malı olmuş bir varlıktır. Dahilde ve hariçte Türklüğü hayatını her zaman tehlikeye koyarak zindan ve mahbeslerin her türlü ızdırap ve işkencelerini göz önüne alarak son nefesine kadar çalışmış fedakâr bir Türk müverrihi idi.” Türk Tarih Kurumu'nun değerli üyelerinden rahmetli Profesör Rahmeti Arat da Akçura'nın biyografisini yazmaya teşebbüs etmiş, Akçura’nın eşi rahmetli Selma Hanım’dan Akçura’nın haberleşme ile ilgili mektuplarını ve bazı el yazmalarını emanet olarak almış ancak eserini kaleme almaya ömrü vefa etmemiştir. Biyografiler, çok defa fertlerin acı tatlı hatıralarını sübjektif olarak seren sevimli hikâye kitabı olmaktan ileri gitmezler.

Nadir bazı biyografiler ise fertlerin hayatı ile birlikte mensup olduğu ulusun ülkülerinin ve mücadelelerinin tarihçesidir. Akçura'nın hâl tercümesi bu cinstendir. Çekilen acılar, kimi insanın beden ve ruhunu çökertir. Mukavemet gücünü sıfıra indirir. Bu çeşit insanlar tevekkül ile ezilmeye mahkûmdurlar. Bunun aksine kimi insan da ıstıraplar, mücadele azmini ve gücünü arttırır, iradesini kamçılar. Tarihin kaydettiği ve etmediği gerçek kahramanlar bunlar arasından yetişir. Akçura bu tip bir insandır.

İsmail Gaspıralı'nın eşi Akçuralılardan olduğu için ailece de tanışırlar. İttifak Partisi’nin bir kongresinde İsmail Bey’in teklifi üzerine zabıtlar Türkçenin İstanbul şivesi ile kaydedilir. Kongre bununla da yetinmeyerek İ. Gaspıralı’nın Türk diline ait aşağıdaki teklifini şiddetli alkışlarla kabul eder: “Umum Türklerin aslı ve nesli birdir. Zaman ve mekân tehalüfü ile Türklerin şive ve âdetlerinde bazı farklar belirmiştir. Bu farklar, bazan birbirimizi anlamakta zorluk çekecek bir dereceye gelmiştir. Bunun için mekteplerimizdeki tedrisatı bundan sonra tek bir Türk edebî dilini umumileştirecek bir surette tanzim etmeliyiz. İttifak Kongrelerinin mektep ve medrese komisyonu tarafından hazırlanmış lâyihada Türk iptidaî mektepleri için dört senelik tedris müddeti tayin edilmiştir. Bunun ilk üç senesinde tedrisat mahalli Türk şivesi üzre yapılmalı ve son senesinde umumî Türk edebî diliyle yazılmış kitaplar okutturulmalıdır. İptidaî mekteplerde takip olunacak bu tedris usulü sayesinde muhtelif Türk şive ve lehçeleri tedricen birleşmiş olur.” [5]

Notlar

[1] Emel Esin, Yusuf Akçura Hakkında Bilinmeyen Kaynaklar ve F. Georgeon'un Araştırması Ankara, 1979, Türk Kültürü, XVII. cilt, 200-201-202. sayı, s. s.45.; Nadir Devlet, Yusuf Akçura'nın Hayatı (1876-1935), İstanbul, 1986, Türklük Araştırmaları Dergisi, 2. sayı, s. 89.

 [2] Nuri Yüce, Yusuf Akçura, TDV İslâm Ansiklopedisi, 1989, İstanbul, 2. cilt, s. 228.

[3] Ercümend Kuran, Türk Milliyetçiliğinin Gelişmesi ve Yusuf Akçuraoğlu, Ankara, 1966. Türk Kültürü, IV. cilt, 42. sayı, s. 530.

[4] Faik Reşit Unat, Prof. Yusuf Akçura ve Tarih Öğretimi, Ankara, 1970, Atatürk Konferansları II: 1964-1968, s. 39

[5] Hamit Z. Koşay, Yusuf Akçura 1876-12. 03. 1935, Ankara, 1977, Belleten, XLI. cilt, 162. sayı, s. 389-390, 394-395.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...