Sanatkâr: II. Mahmud
Küllerin ateşe, kanın mürekkebe karıştığı tarih sayfalarında ruhunu sanatın ve zikrin derinliklerine gizleyen bir hükümdar… Cellatların gölgesinden devrimlerin zirvesine uzanan bu trajik öyküde, tahtın arkasındaki dervişane suretle tanışmaya hazır mısınız?
1808 yılının temmuz sıcağı, Dersaadet’in üzerine çöküyordu. Bâb-ı Âlî’den yükselen dumanlar, Alemdar Mustafa Paşa’nın saraya girişini müjdelese de bu geliş, tahtın genç varisi Şehzade Mahmud için ölüm ile kalım arasındaki o ince çizgiydi. III. Selim’in kanlı gömleği ve ağabeyi IV. Mustafa’nın fermanıyla peşine düşen cellatların ayak sesleri, Enderun bahçelerinde yankılanıyordu. Genç Mahmud, sarayın çatı katında, kalfası Cevri Kalfa’nın cellatların gözüne fırlattığı kızgın küllerin kazandırdığı birkaç saniyelik zaman diliminde kurtuldu.
O gün, tahta çıkacağı taht odasına doğru yürürken Mahmud; büyük bir imparatorlukla birlikte, kendi ruhunun da çehresini değiştirecek ağır bir yükü sırtlanmıştı. Cellatların elinden kıl payı kurtulan bu genç adam, devletin çöküşünü durdurmak için ne denli güçlü bir iradeye ihtiyaç duyacağını biliyordu. Fakat bu iradenin arkasında, hüsn-i hat kamışının ucundan dökülen mürekkeple dinlenen, neyin hüzünlü sesinde huzur arayan narin bir sanatçı ruhu gizliydi.
II. Mahmud, tahta çıktığında harap bir devlet ve her an patlamaya hazır bir Yeniçeri Ocağı buldu. Ancak o, reform fitilini ateşlemeden önce ruhunu sanatın ve ilmin derinliklerinde yontmayı seçti. Osmanlı tahtında oturan şair ve hat sanatçısı padişahlar silsilesinin son büyük ve ihtişamlı halkasıydı o. Sanat, onun için bir saray fantezisi ya da zaman geçirme vasıtası değil; travmalarla dolu çocukluğunun ve omuzlarındaki ağır devlet yükünün yegâne sığınağıydı.
Kelam, mürekkebi kuşanınca…
Padişahın sanat yolculuğunda en derin iz bırakan alan hiç şüphesiz hüsn-i hat sanatıydı. Mahmud, saray içi meşkhanelerde başladığı yazı yolculuğunu, dönemin hat üstatlarından Kebecizade Mehmed Vasfî Efendi’nin dizinin dibinde olgunlaştırdı. Hoca Kebecizade’nin vefatından sonra ise Türk hat sanatının kutuplarından biri sayılan Mustafa Râkım Efendi ile tanıştı. Bu tanışma; sadece bir öğrenci-hoca ilişkisi değil, aynı zamanda Osmanlı estetik anlayışının yeniden doğuşu oldu.
Sarayın sessiz bir odasında, ıhlamur kokulu mürekkep ile ambarlanmış kâğıdın buluştuğu zamanlarda Sultan, cihan padişahı unvanını kapının dışında bırakırdı. Elindeki kamış kalemi azami bir ciddiyetle yontan II. Mahmud, hocası Mustafa Râkım Efendi’nin önünde bir derviş hürmetiyle diz çökerdi. Râkım Efendi’nin celî sülüs yazıda çığır açan harf anatomilerini, istif estetiğini saatlerce meşk ederdi. Sultan Mahmud, sülüs ve celî sülüs hatlarında öyle bir mertebeye ulaştı ki yalnızca icazet almakla kalmadı, yazıları döneminin üstatlarını hayrete düşürecek kadar yetkin bir seviyeye erdi.
Günümüz İstanbul’unun sokaklarında yürüyen bir kişi, farkında olmadan Sultan Mahmud’un sanatıyla yüz yüze gelir. Nusretiye Camii’nin heybetli kuşak yazıları, Sultanahmet’teki Bâb-ı Hümâyun üzerindeki celî sülüs kitabeler, Kaptan-ı Derya Tophane Çeşmesi ve Eyüp Sultan Camii’ndeki türbe iç yazıları, Sultan’ın bizzat ellerinden çıkan celî sülüs şaheserleridir. Yazılarında görülen derin, geniş ve akıcı hatlar; imzasını attığı cesur reformların, reformcu karakterinin estetik birer yansıması gibidir. Kamış kaleminden süzülen her harf, onun hem devlet adamı kimliğindeki kararlılığı hem de sanatçı ruhundaki inceliği gözler önüne serer.
Ruh, sese karışınca…
Sultan Mahmud’un sanatçı kişiliği hat sanatı ile sınırlı kalmadı; o aynı zamanda musikiye derinden bağlı, ney çalan ve tambur icra eden bir bestekârdı. Amcası III. Selim’in başlattığı Türk musikisi rönesansını yakından takip etmiş, onun meşk meclislerinde musiki zevkini geliştirmişti. Sultan’ın sesindeki hüzün, bestelediği peşrev, saz semaisi ve şarkılarda net bir şekilde hissedilirdi. Özellikle Hicaz ve Eviç makamlarında bestelediği eserler, geleneksel Türk musikisinin klasik formlarını korurken, iç dünyasındaki fırtınaları dışa vururdu. “Adlî” mahlasıyla yazdığı şiirlerini musikiyle birleştirir, neyinin nefesinde imparatorluğun hüzünlü akşamlarını dile getirirdi.
Ancak II. Mahmud, geleneksel musikiye olan bu derin sevgisine rağmen, vizyonunu sarayın surları dışına taşımayı bildi. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nı kaldırdıktan (Vaka-yı Hayriye) sonra, ocağa bağlı Mehterhane’yi de lavsetti. Ancak devlete modern bir ordu kurarken, o ordunun bir ruhu ve musikisi olması gerektiğinin bilincindeydi. Böylece Batı tarzı ilk askerî bando olan Müzika-yı Hümâyun’u kurdu.
İtalya’dan davet ettiği ünlü besteci Giuseppe Donizetti (Donizetti Paşa), saraya gelerek bu yeni kurumu yapılandırdı. Sultan Mahmud, geleneksel sazları iyi derecede icra etmesine rağmen, polyphonik (çok sesli) Batı musikisini öğrenmeye ve anlamaya açık bir zihin yapısına sahipti. Donizetti Paşa’nın sarayda verdiği konserleri ilgiyle dinler, Batı müziği notalarını ve enstrümanlarını saray erkanına tanıttırırdı. Bu yönüyle o, Doğu ile Batı estetiğini kendi potasında eritebilmiş nadir hükümdarlardandır.
Şiir, kâğıda dökülünce…
Ağır devlet işlerinin, Yeniçeri tazyikinin, Yunan İsyanı’nın ve Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile yaşanan amansız mücadelelerin ortasında Sultan, iç dünyasına çekilip kalemine sarıldığında “Adlî” mahlasını kullanırdı. “Adlî” ismi, onun adalete olan tutkusunu ifade ettiği kadar, şiirlerinde sığındığı bir derviş hırkasıydı.
Şiirlerinde divan edebiyatının klasik mazmunlarını usta bir dille işlerken, samimiyet ve tasavvufi derinlik ön plandaydı. Bir eserinde şöyle diyordu:
Oldu münevver cân u dil envâr-ı zikrullâh ile
Pak ola kalbin ey hümâm zikretmekle subh u şâm
Dil mahzeni dola tamâm esrâr-ı zikrullâh ile
Vahdet şarâbın kim içer bu cümle varlıktan geçer
Mir’ât-ı kalbini açar tekrâr-ı zikrullâh ile
Ehl-i tarîkât geldiler zikr ile Hakk’ı buldular
Esrâra vâsıl oldular âsâr-ı zikrullâh ile
Dersen kemâle eresin varup cânâna gidesin
Adlî gözün aç göresib dildâr-ı zikrullâh ile
Sultan II. Mahmud (Adlî), bu nutkunda Allah’ı anmanın (zikrullah) insanın iç dünyasında yarattığı manevi dönüşümü işler. Şaire göre gece gündüz yapılan kesintisiz zikir; insanın kalbini dünyalık düşüncelerden ve kirlerden arındırarak ilahi sırların dolduğu bir hazineye dönüştürür. Kalp aynası zikrin gücüyle parladığında insan benliğinden ve dünyevi varlığından vazgeçerek “vahdet” (birlik) anlayışına erişir. Nihayetinde şair, kemale ermenin, Hakk’a ulaşmanın ve basiret gözüyle hakikati görebilmenin tek yolunun kalbi zikirle diri tutmak olduğunu satırlarına işler.
Başka bir eserinde ise:
Mülket-i cân ü dile verdi fenâ
Gark-ı isyan olmuşam iğfir lenâ
Rabbenâ yâ rabbenâ fağfir lenâ
Adlî-i gamhârı nâçâr eyleme
Sana yâr et nefsine yâr eyleme
Cennet eyle yerini nâr eyleme
Rabbenâ yâ rabbenâ fağfir lenâ
Sözleriyle Sultan, bu münacatında kulun acziyetini ve günahlarını itiraf ederek Allah’ın sonsuz merhametine sığınışını işler. Sultan; can ve gönül mülkünün dünyalık olan her şeyden geçip fani olduğunu, kendisinin ise günahlara battığını dile getirerek bağışlanma diler. Kederli hâlini ve çaresizliğini içtenlikle ortaya koyarken; Allah’tan kendisini nefsinin eline bırakmamasını, yalnızca Kendisine dost kılmasını ve ahiretteki makamını cehennem değil cennet eylemesini niyaz eder.
Sultan’ın, sanatla seması…
Sultan II. Mahmud’un yaşamı, Sanayi Devrimi’nin dünyayı dönüştürdüğü bir çağda, çökmekte olan köklü bir imparatorluğu ayakta tutma mücadelesidir. Kıyafet devriminden takvimin düzenlenmesine, Mekteb-i Tıbbiye’nin açılmasından posta teşkilatının kurulmasına kadar attığı her adımda radikal değişimlere imza attı. Ancak onu diğer ıslahatçılardan ayıran en temel nitelik, bu değişimleri bir kültür ve sanat zeminine oturtma çabasıydı.
Resim sanatına olan ilgisi de dönemine göre devrim niteliğindeydi. Kendi portrelerini (Tasvir-i Hümâyun) yaptırıp devlet dairelerine astırması, o dönem için büyük tartışmalara yol açsa da onun görsel sanatların gücünü devlet otoritesiyle birleştirme vizyonunun bir yansımasıydı.
1839 yılının sıcak bir temmuz gününde, akciğer tüberkülozunun getirdiği ağır krizler sonucunda hayata gözlerini kapadığında, arkasında sadece fesli ve pantolonlu yeni bir bürokrasi değil; cami kubbelerini süsleyen celî sülüs hatlar, ney üflenen meşkhaneler ve hem Batı hem Doğu musikisinin yankılandığı saray salonları bıraktı.
Cellatların elinden kurtulduğu o trajik günden son nefesine kadar II. Mahmud; kılıç ile kalemi, inanç ile sanatı, Batı’nın tekniği ile Doğu’nın ruhunu aynı bünyede birleştirmeyi başarmış, Osmanlı tarihinin en estetik, en dramatik ve en etkileyici şahsiyetlerinden biri olarak tarihteki eşsiz yerini aldı.
Kaynakça
Talha Günaydın & Mirac Betül Kaptan. “Şiirleri Bestelenen Sultan Şairler ve Sultanlarda Peygamber Sevgisi”. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, 2023.
Elif Özkan. “Müzik İnkılabına Karşı Bir Direniş Alanı Olarak Osmanlı – Türk Müziği Taş Plakları”. 2021.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal. “Hoş Sadâ: Son Asır Türk Musikişinasları”. Ketebe Yayınları, 2019.
İbnülemin Mahmud Kemal İnal. “Son Hattatlar”. Ketebe Yayınları, 2026.
Ali Alparslan. “Osmanlı Hat Sanatı Tarihi”. Yapı Kredi Yayınları, 2016.
İlber Ortaylı. “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı”. Kronik Kitap, 2019.
Necdet Sakaoğlu. “Bu Mülkün Sultanları”. Alfa Yayınları, 2017.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.