Görünmez kara listeler ve vicdanın endüstriyel tasfiyesi
“Büyük stüdyolar için artık imkânsızım.” Susan Sarandon’ın Venedik’teki bu çığlığı münferit değil; McCarthy dönemini aratmayan yeni bir kara listenin ilanı. Batı kültür endüstrisi, Filistin’deki yıkıma ses çıkaran sanatçıları sessiz bir ekonomik linçle tasfiye ederek sansürü kurumsallaştırıyor.
Sanat ve gösteri dünyası, kamusal vitrininde kendisini çoğulculuğun, tavizsiz ifade özgürlüğünün, muhalif estetiğin ve ezilen kitlelerin sığınağı olarak pazarlamayı tarih boyunca sevmiştir. Kırmızı halılarda takılan sembolik yakalıklar, ödül törenlerinde sergilenen iyi hesaplanmış öfkeler ve liberal hümanizmin güvenli sınırları içinde kalan ehlileştirilmiş başkaldırılar, Hollywood başta olmak üzere küresel kültür endüstrisinin en temel meşruiyet araçlarıdır. Ancak bu parıltılı vitrin; sermaye akışının, uluslararası lobi ağlarının ve yerleşik jeopolitik mutabakatların kırmızı çizgilerine temas ettiği anda çatlar.
Susan Sarandon’ın Venedik Film Festivali kulislerinde dile getirdiği sarsıcı gerçek -açıkça İsrail'in askerî politikalarını ve Filistin'deki yıkımı eleştirdiği için büyük stüdyolar tarafından aforoz edilmesi, yarım asırlık kariyerine rağmen menajerlik ajansından kovulması ve rollerinin elinden alınması- tekil bir talihsizlik ya da münferit bir iletişim krizi değil. Bu durum, Batı kültür endüstrisinin kurumsal omurgasına kazınmış yapısal sansür mekanizmasının ve ideolojik hegemonyanın en çıplak dışavurumu.
Sarandon’ın maruz kaldığı tecrit, McCarthy döneminin antikomünist histerisini ve o dönemin meşhur Hollywood kara listelerini kaçınılmaz olarak akla getirir. Fakat 21. yüzyılın kara listeleri artık yasal parlamento komiteleri veya mahkeme celpleriyle oluşturulmuyor. Aksine piyasa dinamikleri, algoritmik tecrit, menajerlik sözleşmelerinin tek taraflı feshi ve finanse edilemez, riskli ya da itibar zedeleyici ilan edilerek yürütülen sessiz, görünmez bir ekonomik linç üzerinden işletiliyor.
Seçici ahlak, ağlanabilir hayatlar ve makbul mağduriyet hiyerarşisi
Batı kültür endüstrisinin Filistin meselesi karşısındaki tavrını anlamak için öncelikle inşa edilen ahlaki hiyerarşiyi felsefi bir temelde çözümlemek gerekir. Filozof Judith Butler’ın Kırılgan Hayat (Precarious Life) adlı yapıtında ortaya koyduğu “Hangi hayatlar yas tutulabilir niteliktedir?” sorusu, bu krizin epistemolojik merkezinde yer alır. Butler’ın işaret ettiği üzere, küresel egemen söylem, belirli bedenlerin ve halkların maruz kaldığı şiddeti “kaçınılmaz bir istatistik” ya da “tali hasar” olarak kodlarken, hegemonik merkeze yakın öznelerin acısını evrensel bir mateme dönüştürür.
Ukrayna Savaşı patlak verdiğinde stüdyolar, yapım şirketleri, film festivalleri ve menajerlik ajansları neredeyse senkronize bir biçimde Rusya’yı kınayan kurumsal bildiriler yayımlamış, Rus sanatçılardan kamuoyu önünde bağlılık ya da ret bildirgeleri talep edilmiş, festivallerde sarı-mavi renkler dalgalandırılmıştı. Bu refleks, endüstrinin tarafsızlık ilkesine dayandığı savını kökünden çürütmüştü. Kültür endüstrisi hiçbir zaman tarafsız olmamıştı; yalnızca Batı hegemonik aklının onayladığı jeopolitik hizalanmaları evrensel insan hakları kisvesi altında piyasalaştırmıştı.
Söz konusu İsrail devleti, onun Gazze'deki askerî operasyonları ve Filistin halkının onlarca yıllık mülksüzleştirilme tarihi olduğunda ise bu sözde evrensel hümanizm aniden yerini bürokratik bir temkine, ardından da sert bir aforoz mekanizmasına bırakır. Venedik Film Festivali Sanat Direktörü Alberto Barbera’nın festivalde Filistin bayrağı göndere çekilmesini “İtalya devleti Filistin'i resmen tanımadığı için imkânsız” diyerek reddetmesi, bürokratik paravanın arkasına sığınan kurumsal konformizmin tipik bir örneğidir. Sanat, ontolojik olarak devlet protokollerinin, sınırların ve diplomatik ezberlerin ötesine geçme iddiası taşırken; mesele Filistin olduğunda bir anda devlet aklının ve uluslararası reelpolitiğin noterine dönüşür.
Çarkların arasında ezilen sesler
Susan Sarandon vakası, uzun ve trajik bir tasfiye zincirinin yalnızca en görünür halkalarından biri. Gazze’de yaşanan yıkıma, sivil kayıplara ve apartheid uygulamalarına dikkat çeken figürlerin karşılaştığı kurumsal şiddet, endüstrinin farklı kademelerinde ibretlik bir disipline etme aygıtı olarak işletiliyor.
Popüler korku serisi Scream'in başrol oyuncusu Melissa Barrera, sosyal medya hesabından Gazze'deki durumu soykırım ve etnik temizlik bağlamında eleştiren, sivillerin katledilmesine dikkat çeken paylaşımlar yaptığı gerekçesiyle Spyglass Media Group tarafından derhâl kovuldu. Şirket, kararını “antisemitizme ve nefret söylemine sıfır tolerans” retoriğiyle gerekçelendirdi. Kariyerinin zirvesinde olan genç bir Latin aktörün tek bir gecede ana akım projelerden silinmesi, yeni nesil oyunculara verilmiş açık bir gözdağı niteliğinde. Statükoya itiraz ederseniz, geleceğiniz elinizden alınır.
Hollywood’un en kudretli yetenek ajanslarından Creative Artists Agency’nin (CAA) kıdemli menajeri ve Tom Cruise gibi A sınıfı yıldızların temsilcisi olan Maha Dakhil, Gazze’de yaşananları soykırım olarak niteleyen bir analizi yeniden paylaştığı için ajansın yönetim kurulundan istifaya zorlandı ve şirket içi liderlik rollerinden el çektirildi. Kurumsal sermaye piramidinin en tepesindeki bir yöneticinin dahi sorgulama anında marjinalleştirilebilmesi, endüstrinin ideolojik sınır bekçiliğinde ne denli acımasız olduğunu kanıtladı.
Sosyal adalete duyarlılığıyla bilinen Mark Ruffalo, 2021 yılındaki gerilimler sırasında İsrail’in Doğu Kudüs ve Gazze’deki eylemlerini apartheid ve soykırım kavramlarıyla eleştirdikten sonra, maruz kaldığı devasa kurumsal lobi baskısı karşısında kamusal bir özür metni yayımlamak zorunda bırakıldı. Bu vaka, ne kadar popüler ve yerleşik olunursa olunsun, belirli kavramların doğrudan kriminalize edilerek geri adım attırma taktiğinin nasıl kusursuz çalıştığını gösterir.
Pink Floyd’un kurucu aklı Roger Waters, yıllardır Filistin halkının meşru haklarına verdiği tavizsiz destek ve BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar) hareketine katılımı nedeniyle sürekli bir karalama kampanyasının hedefi oldu. Konserlerinin iptal edilmesi için şehir konseylerine baskı yapıldı, konaklayacağı oteller tarafından rezervasyonları iptal edildi ve nihayetinde BMG gibi müzik devleri onunla olan editoryal ve yayın anlaşmalarını feshetti. Waters’ın İsrail devlet mekanizmasına yönelttiği politik eleştiriler, bilinçli bir operasyonla antisemitizm çuvalına doldurularak kriminalize edildi.
2024 Oscar Töreni’nde Holokost’u anlatan The Zone of Interest filmiyle En İyi Uluslararası Film ödülünü kazanan Musevi yönetmen Jonathan Glazer, ödül konuşmasında Yahudiliklerinin ve Holokost’un, Gazze’de pek çok masum insanın ölümüne yol açan bir işgal tarafından gasp edilmesini reddettiklerini açıkladı. Bu konuşmanın ardından yüzlerce Hollywood yapımcısı, yönetmeni ve aktörü Glazer’ı hedef alan ortak bir kınama mektubu imzaladı. Kendi kimliğini ve tarihsel travmasını bir başka halkın ezilmesine kalkan yapmayı reddeden bir sanatçı bile anında öz-nefret duyan Yahudi şablonuyla yaftalanarak sistem dışına itilmek istendi.
Bu mekanizma 21. yüzyılın bir icadı değil; kökleri derinde. 1978 yılında Julia filmiyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kazanan Vanessa Redgrave, ödül konuşmasında Filistin davasına verdiği destek nedeniyle dışarıda toplanan fanatik grupları ve Hollywood içindeki gerici baskı unsurlarını “Siyonist haydutlar” olarak nitelediğinde, salonun bir kısmı tarafından yuhalanmış ve dönemin senaristi Paddy Chayefsky tarafından canlı yayında azarlanmıştı. Redgrave, on yıllar boyunca bu onurlu duruşunun mesleki ve ekonomik bedelini ödemek zorunda bırakıldı.
Bu tarihsel süreklilik, Susan Sarandon’ın işaret ettiği gibi, meselenin münferit birer gaf, üslup sorunu ya da radikal çıkış olmadığını; aksine İsrail'i eleştiriden muaf tutan ve bu dokunulmazlığı sorgulayan her özneyi mesleki ölüme mahkûm eden organize bir sansür rejimi olduğunu ortaya koyuyor.
Düşüncenin ifrit edilmesi
Bu sansür mekanizmasının en sofistike, en tahripkâr silahı; kavramların ontolojik anlamlarının boşaltılması ve manipüle edilmesidir. İsrail devletinin askerî doktrinlerine, uluslararası hukuku hiçe sayan yerleşimci sömürgecilik pratiklerine ve sivil nüfusun yok edilmesine yöneltilen rasyonel, hukuki ve ahlaki eleştirilerin tamamı, kasıtlı bir retorik hileyle “antisemitizm” torbasına dolduruluyor.
Susan Sarandon’ın 2023 yılında bir mitingde sarf ettiği, "Şu anda birçok insan Yahudi olmaktan korkuyor ve bu ülkede Müslüman olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimliyor" sözleri; aslında 11 Eylül sonrası Amerikan toplumunda derinleşen İslamofobi’ye, azınlık olma tecrübesine ve toplumsal linç psikolojisine dair son derece empatik, sosyolojik bir gözlemdi. Fakat bu ifade, bağlamından ustaca koparılarak Yahudi karşıtı bir nefret söylemi gibi sunuldu ve United Talent Agency (UTA) tarafından sözleşmesinin feshine meşru bir kılıf yapıldı.
Buradaki entelektüel facia şu; bir ulus devletin politikalarını, askerî eylemlerini veya belirli bir ideolojiyi eleştirmek ile belirli bir etnik/dinî kimliğe nefret duymak arasındaki temel epistemolojik ayrım kasten buharlaştırılıyor. Bu sınırın yok edilmesi iki yönlü bir felaket. Hem insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden biri olan Holokost'un mirasını ve gerçek anlamdaki antisemitizm tehlikesini politik bir kalkan hâline getirerek sıradanlaştırıyor, hem de Filistin halkının varoluşsal çığlığını duyulamaz ve telaffuz edilemez kılıyor.
Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği eserinde kavramsallaştırdığı “Kültür Endüstrisi”, kitleleri yalnızca edilgen tüketicilere dönüştürmez; aynı zamanda neyin rasyonel neyin radikal, neyin meşru neyin tabu olduğunu belirleyen ideolojik koordinatları çizer. Bugün bu koordinatlar, İsrail eleştirisini otomatik olarak akıl ve ahlak dışına itecek, onu sistemik olarak kamusal alanın dışına sürecek biçimde tahkim edildi.
Yankı odasının ironisi ve bağımsız estetiğin sığınakları
Susan Sarandon’ın Venedik’te dünya prömiyerini yaptığı filminin adının The Echo Chamber (Yankı Odası) olması, meselenin sembolik derinliğini artıran trajikomik bir ironi. Küresel stüdyolar, kurdukları devasa dağıtım ağları ve medya tekelleriyle bizzat yarattıkları ideolojik yankı odalarında yalnızca kendi onayladıkları seslerin rezonansına izin veriyorlar. Bu sterilize edilmiş yankı odasında işgal, abluka, mülksüzleştirme ve insan hakları ihlalleri; yalnızca Batı'nın stratejik ortakları olmayan coğrafyalar için telaffuz edilebilir kavramlar. Sarandon’ın, "Büyük bir stüdyo söz konusuysa, bence bu sadece benim için değil, diğer insanlar için de imkânsız" tespiti, kurumsal tekelin ulaştığı totaliter boyutu tescil ederken; cümlenin devamı alternatif bir ontolojik alanı fısıldıyor; “Ailemi buldum, insanlarımı buldum ve iyiyim.”
Ana akım sermayenin ve dev stüdyoların aforoz ettiği figürler, kaçınılmaz olarak bağımsız yapımlara, Avrupa ve Asya sinemasının daha esnek üretim alanlarına ya da kolektif dayanışma modellerine yönelmek durumunda kalıyor. Bernardo Bertolucci’nin son senaryosundan uyarlanan ve Andrea Pallaoro gibi bağımsız bir sinemacının yönettiği bir filmde Sarandon’ın kendisine yer bulabilmesi, sanatın kurumsal ambargolara karşı geliştirdiği kadim hayatta kalma refleksini simgeliyor. Ancak bu alternatif alanların varlığı, merkezdeki devasa çürümenin üzerini örtemez; aksine kitle kültürünü yöneten mekanizmanın nasıl bir ideolojik hizalanma kampına dönüştüğünü apaçık ilan eder.
Kurumsal korkaklığa karşı entelektüel sorumluluk ve vicdan
Amerikan ve dünya kamuoyunun tabanında Gazze'deki trajediye karşı uyanan kitlesel öfke, Columbia’dan Harvard’a, Sorbonne’dan Londra’ya üniversite kampüslerinden sokaklara taşan protestolar ve Uluslararası Adalet Divanı ile Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin aldığı tarihi kararlar, tabanda geri döndürülemez bir dönüşümün yaşandığını kanıtlıyor. Sarandon'ın ifadesiyle, “Tarihsel önem ve Siyonistlerin Amerika siyasetiyle bağları açısından anlatı tamamen değişti; bu, kitleler için büyük bir aydınlanma oldu.”
Fakat toplumun vicdanı ve entelektüel bilinci hızla ilerlerken, sermayenin ve endüstriyel kurumların muhafazakârlığı tam tersi yönde katılaşıyor. Çünkü büyük medya holdingleri ve stüdyolar için belirleyici olan şey ahlaki hakikat ya da insan onurundan ziyade hisse senedi değerleri, lobi dengeleri, reklam gelirleri ve mevcut güç mimarisinin bekası. Bu durum, Jean-Paul Sartre’ın “aydının ve sanatçının çağından sorumlu olduğu” yönündeki varoluşçu uyarısını yeniden güncel kılıyor. Susan Sarandon gibi figürler, suskunluğun suç ortaklığı anlamına geldiği tarihsel kavşaklarda, kariyer konforunu feda ederek entelektüel ve etik sorumluluğun gereğini yerine getiriyorlar.
Bugün Susan Sarandon, Melissa Barrera, Jonathan Glazer veya Roger Waters gibi figürlerin maruz kaldığı görünmez ambargolar, yarının kültür tarihçileri tarafından 1950'lerin utanç verici cadı avlarıyla, Galileo’nun susturulma çabalarıyla ya da Émile Zola’nın Dreyfus Davası sürecinde tecrit edilişiyle aynı ahlaki kefeye konulacak. Tarih, gücün ve sermayenin yanında saf tutarak meslektaşlarını açlığa, sessizliğe ve itibarsızlaştırmaya mahkûm eden stüdyo şeflerini, menajerlik ajanslarını ve festival yöneticilerini değil; konforunu ve itibarını ezilenlerin hakkını savunmak uğruna riske atan sanatçıları haklı çıkaracak.
Susan Sarandon’ın Venedik salonlarında dakikalarca ayakta alkışlanması, yarım asırlık usta bir oyuncunun performansına duyulan saygının ifadesinden daha çok endüstriyel riyakârlığa, görünmez kara listelere ve sermayenin tahakkümüne boyun eğmeyen diri bir vicdanın selamlanması. O alkış, kültür endüstrisinin inşa ettiği çelikten duvarların ardında susturulmaya çalışılan hakikatin, eninde sonunda kendi çatlağını açıp sızacağını ve vicdanın endüstriyel filtreleri mutlaka aşacağını gösteren tarihi bir şerh.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.