Forugh Farrokhzad ve “Ev Karadır”: Bir kadının şiirden sinemaya yolculuğu
Forugh Farrokhzad; şiir, sinema ve yalnızlık arasında kendi ışığını yakan bir devrimci. İran’ın toplumsal karanlığında kadın olmanın bedelini öderken, “Ev Karadır” ve şiirleriyle hem estetik hem etik bir miras bırakan sarsıcı bir ses.
Bir ismi duyar duymaz, insanın zihninde bazen yıldızlar yanar. “Forugh Farrokhzad” diyelim; fısıldayalım bu ismi Ahvaz’ın kızıl göğünde, Tahran’ın taş binalarında, New York’un yağmurlu Hudson kıyısında. Kimi için iflah olmaz bir şair, kimine göre isyankâr bir kadın, kimineyse İran sinemasının tekinsiz bir sesi... Farrokhzad’ın adı, çağrışımların göğünde bir bulut gibi dolaşır; şiir, sinema, yalnızlık, cesaret ve yıkıcı bir merhametle örülmüş bir kader. Onun hikâyesini anlatmak, yalnızca bir kadının yaşamını değil, aynı zamanda İran’ın toplumsal ve kültürel karanlığında kendi ışığını yakan bir devrimin öyküsüdür.
Her şey, Ahvaz’ın petrol sahalarında ansızın patlayan bir yangının gökyüzünü kızıl turuncuya boyadığı bir gecede başlar. 1958 yazı; yedi yaşındaki bir çocuk, damda, Güney İran’ın kavurucu sıcağında uyumaya çalışırken, gökyüzünün beklenmedik renklere bürünüşünü izler. O gece, bir canavarı alt etmek için Teksas’tan getirilen efsanevi Red Adair’in hikâyesi kadar, Ahvaz’ın ve İran’ın kadim suskunluğunda bir kadının şiirinin filizlenişine de tanıklık eder. Çünkü o yıllarda, Ahvaz’ın karanlığında, kimin haberi olurdu ki, Ebrahim Golestan ve kardeşi Shahrokh, tam da bu yangının belgeselini çekerken, Forugh Farrokhzad ilk kez sinemaya adım atıyor, bir filmde kurgucu olarak arz-ı endam ediyordu.
Kapalı bir evden açık bir yaraya
Farrokhzad’ın çocukluğu ve gençliği, askeri disiplinle yönetilen bir evde, annesinin titizliği ve babasının katılığı arasında geçer. O, 1935’te bir şairin olabileceği en kısıtlayıcı ailede doğar. Reza Şah’ın gölgesi, İran’ın üzerine çökmüşken, Farrokhzad zamanın zulmünden şiirsel hayal gücünün kanatlarıyla kaçar; on bir yaşında, Müttefik işgali altındaki Tahran’da, ilk şiirlerini karalamaya başlar. Akasya yapraklarını kazıyıp dereye fırlatma tutkusu, yıldızlı gecelerde damda kız kardeşiyle fısıldaşmaları, onun şiirinin hamurunu yoğurur. Henüz kimse bilmez; bu geceler, bir gün İran’ın en büyük kadın şairinin doğuşuna tanıklık eder.
On altı yaşında, ailesinin onayına karşı çıkarak yaşı büyük Parviz Shapour’la evlenir, Tahran’dan Ahvaz’a taşınır. Kaderin hükmü: Bir oda, birkaç yıl süren bir evlilik ve ardından derin bir yalnızlık. Oğul Kamyar’ın doğuşu, taşra evinin sıradanlığı ve kocasındaki hırs eksikliği, Farrokhzad’ın ruhunu daraltır. Hayallerinin, taşranın dar sınırlarına sığmadığını hisseder; babasına yazdığı mektuplarda pişmanlık, huzursuzluk ve özlem açıkça okunur.
Ama asıl yara, toplumun kadına biçtiği rol ve Farrokhzad’ın cinselliğine dair nahoş dedikodulardır. Edebiyat çevrelerinde ve halk arasında yayılan söylentiler, onun şiirinden çok, “skandal” kimliğini öne çıkarır. Şiirinin mucizevi dokusunu göremeyenler, aşk hayatını didik didik eder; Farrokhzad’ın benlik algısı, bu toplumsal körlüğün gölgesinde sarsılır. Oğlunu geride bırakmak, şiirinin yolunu seçmek zorunda kalır. Bu ayrılık, onun şiirinde yankılanan acının, arayışın ve yalnızlığın temelini oluşturur; bir annenin en ağır kararı, bir şairin en derin yarasıdır.
Şiirden kameraya: Golestan’la açılan yeni yol
Farrokhzad’ın hayatında, taşranın tekdüzeliğinden kurtulup Kamalülmülk Sanat Okulu’na gitmesi dönüm noktasıdır. Zihni uyuşturan Pers kralları tarihi, gereksiz istatistikler ve Pahlavi hanedanının yapay görkemleriyle dolu eğitimden kaçar; terzilik ve resimle ruhunu besler, şiire yönelir. Edebiyat dergilerine yayılan şiirleri, bir kadının sesiyle İran’a yeni bir nefes getirir.
“Esir” (1955), “Duvar” (1956) ve “İsyan” (1958)... Bu üç şiir kitabı, modern Fars şiirinin tarihinde istisnai bir olaydır. Farrokhzad, ruhunu tüm dünyaya, zalim bir tarihe açıkça sergilemektedir. Zarif, kırılgan ama yılmaz bir kadın sesi; bin yıllardır bastırılmış kadınsı arzuların gür bir yankısı. Bu arzular yalnızca kadınlara özgü değildir; Farrokhzad, evrensel hakikatin sesini bulur, sıradan hayal gücünü aşar. Onun yolculuğu, içe doğru; bastırılmış, unutulmuş, tehlikeli olanın diyarına yaratıcı bir keşiftir.
Kadın şair olmanın bedeli ağırdır: Tutucu toplumun dedikodusuna, edebiyat çevrelerinin küçümsemesine, aile ve gelenek baskısına rağmen, Farrokhzad’ın sesi susturulamaz. İran şiir geleneğinde kadın şairlerin köklü bir geçmişi olsa da her neslin hafızası kısa; Parvin Etesami, Shams Kasmai, Tahireh Qorrat al-Ayn... Hiçbiri Farrokhzad’ın gençlik ve eğitim yıllarında şiirsel anlamda İran’da varlık gösterememiştir. O, kendi çağının kadınıdır; duyarlılığının ve arzularının sesi, bir tek ona mahsustur.
1954-1958 arasında yaşanan sinir krizinin ardından, Farrokhzad yeniden ayağa kalkar. Avrupa’ya seyahat eder, üç şiir kitabı yayımlar, “serbest” bir kadın olarak ünü yayılır. Ama asıl değişim, Ebrahim Golestan’la tanıştığı 1958’den sonra başlar. Golestan Film’de sekreter olarak işe başlayan Farrokhzad, kısa sürede sinema üretiminin daha ciddi alanlarında aktif rol üstlenir. Golestan’ın desteğiyle Avrupa’ya sinema eğitimi için gider, dönüşte “Ateş” ve “Su ve Sıcaklık” gibi filmlerde belirleyici olur. Sinema ve şiir arasında gidip gelen ruhu, yeni bir yolculuğa çıkar.
Karanlığın içinde bir film: “Ev Karadır”
1962 sonbaharında, Golestan Film ekibiyle birlikte Tabriz’deki Baba Dağı cüzzam kolonisinde yalnızca on iki gün süren çekim: “Ev Karadır” doğar. Kolonideki insanların güvenini kazanır, bir çocuğu evlat edinir, Tahran’a döner ve filmin kurgusunu bizzat yapar. “Ev Karadır”, İran’da ilk kez Tıp Fakültesi’nde, kraliyet ailesinden üyelerin de izlediği bir gösterimde sunulur. Sinemacılara gösterildiğinde ise acımasızca eleştirilir, alaya alınır. “Güzel bir kadın olmaya çalışsın, sinemacı olmasın” denir; kadın sanatçının çilesi, bir kez daha İran toplumunun yüzeyindeki kronik hastalığı ortaya çıkarır.
“Ev Karadır”, Farrokhzad’ın sinemaya dair tek ciddi girişimi sayılır; tıpkı şiirindeki üslup gibi, bu kısa belgesel de hem İran sinemasını hem de Farrokhzad’ın yaratıcı karakterini anlamada anahtar rol oynar. Bir başka film yapma fırsatı bir daha gelmez; Farrokhzad, şiirine verdiği önemi sinemaya göstermez. Filmi çekmiş, kimileri alaya almış, kimileri övmüş, o ise meseleyi zihninden çıkarmış bile.
Ama “Ev Karadır”, sonraki kuşaklarca bambaşka bir gözle incelenir; Farrokhzad’ın genel yaratıcı serüveninde bu filmi dikkatle izlemek, nerede ve ne zaman ortaya çıktığını anlamak gerekir. Şiiri hakkında yorum yapanlar filmi laf olsun diye anarken, filmi ciddiye alanlar şairliğine yüzeysel göndermeler yapmıştır. Oysa bu iki alanın buluştuğu nokta hâlâ keşfe açık. Şair olarak göğe yükselen Farrokhzad, filmini ciddiyetle ele almamızı engellemiş; öte yandan filmi üzerine özenli bir okuma, onun şiirini neredeyse arka plana itmiştir. Ancak biri olmadan diğeri anlamını bulamaz; şiir ve sinema, Farrokhzad’ın evreninde bir köprü kurar.
Film, ilk gösterildiği zaman İran’da acımasız eleştirilere maruz kalır; fakat 1963’te Almanya’daki Oberhausen Uluslararası Kısa Film Festivali’nde en iyi ödülü kazanır. “Ev Karadır”, toplumsal cüzzamı bir metafor olarak kullanır, bilginin ve şifanın dinde değil bilimde olduğu mesajını verir. Sıradan bir belgeseli kalıcı bir sanat eserine dönüştürür; çirkin bir gerçekliğin ortasında güzelliğin işaretini yükseltir. Bu yönüyle İran yeni gerçekçiliğine atılan ilk gerçek adım, Jonathan Rosenbaum’un tabiriyle “radikal hümanizm”in somut örneği olur.
Film, Farrokhzad’ın gençlik dönemi şiiri ile olgun şiirsel biçimi arasında eksik halkadır. “İsyan” (1958) ile “Bir Başka Doğuş” (1964) arasındaki sıçramada, bu film şiirsel bir ışık, tıpkı şiirlerinde sinematik bir gölge gibi parlar. Nihai, belirleyici şiirsel üslubuna ulaşmak için görsel bir sapmaya ihtiyaç duyar gibidir. Onun şiirini ciddi biçimde okuyanlar, erken dönem şiir kitaplarıyla son iki kitabı arasında dağlar kadar fark olduğunu bilir; bu iki uzak bölge arasında yalnızca “Ev Karadır” vardır.
“Ev Karadır”, Farrokhzad’ın şiirsel evrenini sinemaya taşır; cüzzamlıların acısı, güzellik arayışı, toplumsal yaralar, insanın yalnızlığı... Şiir, kameranın merceğinden bir kez daha hayata döner. Farrokhzad’ın sesi, şiirden sinemaya, oradan toplumsal bilince ulaşır.
Bir mirasın ışığı: Farrokhzad’dan sonra
Farrokhzad’ın yaratıcı yaşamı, bir kadının İran toplumunda kendini var etme mücadelesinin en çarpıcı örneğidir. Şiirde ve sinemada gösterdiği cesaret, kadın sanatçılara bir yol, bir ufuk açar. Onun mirası, toplumsal tabulara karşı koyan, kendi ruhunun yarasına dokunan ve bu yaradan evreni yeniden kuran bir kadının öyküsüdür.
Kadın sanatçılar, Farrokhzad’ın açtığı patikada yürümeye devam ederler. Onun şiirindeki içtenlik, yalnızlık, arayış ve cesaret; filmdeki güzellik arayışı ve toplumsal eleştiri, İran edebiyatı ve sinemasının kökenlerinde yer alır. Farrokhzad’ın şiirsel ve sinemasal başarısı, uluslararası alanda da yankı bulur; Bernardo Bertolucci’nin onun hakkında kısa bir belgesel çekmesi, Avrupa festivallerinde aldığı ödüller, onun adının dünya sahnesine taşındığını gösterir.
Bugün, “Ev Karadır” ilk yapıldığı dönemde ne kadar küçümsenip alaya alındıysa, şimdi bir o kadar övgüyle anılır. İran sinemasının kökenlerine dair hikâyenin bütünleşebilmesi için bu film mutlaka eklenmelidir. Yüceltmelerin ötesinde, bu kısa belgesel Farrokhzad’ın şiirsel evreninde ve ahlaki duruşunda neyi temsil etmektedir? Bütün övgüler ve eleştiriler, nihayetinde bir sanatçının kendi karanlığında ve kendi ışığında nasıl bir yol bulduğunu gösterir.
Forugh Farrokhzad’ın ismi, çağrışımlarımızda bir yara ve bir ışık olarak kalır. Onun hayatı, şiiri, tek filmi, İran’ın sosyal ve kültürel tarihinin en keskin dönemeçlerinde parlayan bir yıldızdır. Şiir ile sinema arasındaki köprüde, bir kadının yalnızlığı, cesareti ve yaratıcılığı ölümsüzleşir. Farrokhzad’ın mirası, yalnızca İran edebiyatı ve sinemasında değil, kadın sanatçıların mücadelesinde, toplumsal bilincin derin sularında yankılanır.
Belki de Farrokhzad’ın yıldızlı gecelerinde fısıldaşan sesi, bugün hâlâ yaşadığımız dünyada, bize hep aynı soruyu sorar: “Karanlığın içinde bir ışık bulabilir misin?” Onun şiirsel ve sinemasal yolculuğu, cevabın hissedilmeden anlaşılmayacak kadar derin olduğunu gösterir. "Ev Karadır", o cevabın en gerçekçi, en dokunaklı ve en evrensel yankısıdır.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.