Bir Harlan Coben labirenti: I Will Find You
Harlan Coben’ın Amerikan taşrasına ve elitlerin kirli sırlarına geri döndüğü yeni Netflix uyarlaması “I Will Find You”, bir babanın adalet arayışını nefes kesen tempoyla ekrana taşıyor. Hitchcockvari bu kaçış hikâyesini, türün hakkını veren oyunculukları ve sürükleyici yapısıyla masaya yatırıyoruz.
Sinema eleştirmenliğinin duayen isimlerinin sıklıkla vurguladığı üzere, yedinci sanat bir hikâye anlatma mekanizmasının ötesinde coğrafyaların, mekânların ve insan ruhunun karanlık dehlizlerine yapılan nostaljik bir yolculuk. Bugün dijital ekranların o devasa gerilim madeni hâline gelen Netflix semalarında, edebiyat dünyasının en üretken kalemlerinden Harlan Coben’ın gölgesi geziniyor. Yazarın “Harlan Coben Koleksiyonu” adı altında sunulan ve adeta pazar eki estetiyle paketlenen yapımları, izleyicileri ekran başına kilitleyen gizemli kayboluşlar ve ailevi sırlar üzerine inşa edilmiş.
Bu devasa “Adaptasyon Fabrikası”nın on üçüncü meyvesi olan I Will Find You, yazarın henüz 2023 tarihli romanı mürekkebi kurumadan, hatta kitap basılmadan önce şov yapımcısı Robert Hull ile kafa kafaya vererek geliştirdiği, tasarımıyla da şaşırtan özgün bir miniseri. Coben uyarlamalarının o alışık olduğumuz kasvetli İngiliz banliyölerinden, İspanyol veya Polonya sokaklarından sıyrılarak ilk kez tamamen Amerikan topraklarına, Doğu Yakası'nın o gri ve puslu atmosferine taşınması, sinemaseverler için dikkat çekici bir yön değişimi. I Will Find You, bir yandan yazarın aşina olduğumuz entrika şablonunu harfiyen uygularken, diğer yandan Amerikan suç dramalarının o büyük bütçeli, geniş caddeli ve bol silahlı estetiğini kuşanıyor.
Bir babanın kâbusu ve kaçışın geometrisi
Öykünün merkezinde, üç yaşındaki oğlu Matthew’u vahşice öldürmekle suçlanan ve Maine’deki Briggs Penitentiary hapishanesinde ömür boyu hapse mahkûm edilen eski Boston hukuk profesörü David Burroughs yer alıyor. David, suçsuzluğunu haykırmaktan yorulup kaderine razı olmuşken, eski baldızı ve eski The Boston Globe muhabiri Rachel Mills'in beklenmedik ziyaretiyle sarsılıyor. Rachel’ın getirdiği ve Payne Industries tarafından özel bir etkinlik için kiralanan Six Flags eğlence parkında çekilmiş bir fotoğrafta, arka planda Matthew ile tıpatıp aynı doğum lekesine sahip bir çocuğun varlığı, bu kederli babayı beş yıllık uykusundan uyandırıyor ve David, içerideki dostları Philip Mackenzie ve oğlu Adam'ın yardımıyla hapishane müdürünün otomobiliyle firar ederek adaletin ve gerçeğin peşine düşüyor. Ancak bu kaçış, sadece polisten değil, geçmişin dehşet verici sırlar zincirinden de kaçışı beraberinde getirecek.
David'in babası, ölümcül kolon kanseriyle pençeleşen eski polis Lenny Burroughs ve Philip, beş yıl önce David’i korumak adına cinayet aleti olan beyzbol sopasını gömdüklerini itiraf ederler; zira David’in oğlunu bir gece terörü esnasında yanlışlıkla öldürdüğüne inanmışlar. Oysa mahkemede yalan tanıklık yapan Hilde Winslow (yeni adıyla Harriet Winchester), rüzgârın yönünü tamamen değiştirecek büyük komplonun ilk halkası. İşin içine İsviçre’deki bir yetimhaneden kaçırılan Martin Bischof adındaki çocuk ve Cayman Adaları’ndaki paravan şirketlerden rüşvet alan gardiyan Ted Wesson girdiğinde, hikâye adeta bir yapboz oyununa dönüşüyor.
Edebî metin ile dijital ekranın yol ayrımı
Edebî eser ile televizyon uyarlaması arasındaki yapısal makas, hikâyenin ritmini doğrudan etkileyen yaratıcı tercihler barındırır. İki anlatı biçimi arasındaki temel farklılıklar ve bu sapmaların dramatik sonuçları incelendiğinde dikkat çekici yapısal değişiklikler göze çarpar. Romandaki orijinal yapı David Burroughs'un birinci şahıs iç sesiyle samimi bir tonda ilerlerken, Netflix uyarlamasında çok açılı, üçüncü şahıs anlatımı tercih edilerek aksiyon ve takip hissi ön plana çıkarılmış. Kitapta kötü adamın kimliği ve çocuğun yaşadığı gerçeği okuyucuya çok erken bir aşamada sunulurken mini dizide bilgi akışı kısıtlanarak gerilim son bölümlere kadar büyük bir sır perdesi olarak muhafaza edilir. Soruşturmanın romanda görece pasif bir gözlemcisi olan Rachel, ekranda eski bir araştırmacı gazeteci kimliğiyle olayları fiilen yönlendiren aktif bir kahramana dönüşür.
Orijinal metinde yan bir karakter olarak arka planda kalan Hayden Payne, televizyon uyarlamasında Rachel ile olan geçmiş ilişkisi üzerinden olayların hem duygusal merkezine hem de komplonun odak noktasına yerleştirilir. Kitapta daha standart kolluk kuvvetleri olarak resmedilen federal ajanlar, dizide Max Williams ve Sarah Greer arasındaki baba-kız çatışması üzerinden dramatik bir derinlik kazanır.
Oyuncular resmî geçidi ve karakterlerin gizemi
Sinema eleştirmenlerinin ve dikkatli sinefillerin her daim gözettiği gibi, bir filmin veya dizinin ruhu, oyuncuların yüzlerindeki çizgilerde ve ses tonlarındaki titreşimlerde saklı. James Cameron’ın epik Avatar destanıyla küresel bir ikona dönüşen Sam Worthington, David Burroughs rolünde Avustralya kökenlerinden gelen o sert, dayanıklı ve tavizsiz duygusunu başarıyla taşıyor. Worthington, fiziksel aksiyon sahnelerinde son derece rahat görünürken, acılı bir babanın içsel çöküşünü de abartısız bir kırılganlıkla vermeyi başarıyor.
Severance dizisinin o tekinsiz dünyasından hatırlanan Britt Lower, canlandırdığı Rachel karakterine entelektüel bir keskinlik kazandırırken, Worthington ile yakaladığı kimya diziyi ayakta tutan en sağlam sütunlardan biri oluyor. This Is Us dizisinde canlandırdığı sıcak aile babası rolüyle geniş kitlelerin sevgilisi olan Milo Ventimiglia ise Hayden Payne karakterinde adeta izleyiciyi ters köşeye yatırıyor. Ventimiglia'nın o sempatik, güven veren çehresinin ardında gizlenen sosyopat villain portresi, Coben ve Hull’un senaryoda onun rolünü neden bu denli genişlettiğini açıkça ortaya koyuyor.
Yeşilçam’ın melankolik kraliçelerini andıran o asil duruşuyla Madeleine Stowe, Payne ailesinin soğuk ve kudretli matriarkı Gertrude Payne rolünde karşımıza çıkarken, adeta 90’lı yıllardaki parlak dönemine selam gönderiyor. Clancy Brown’ın canlandırdığı eski toprak gangster Nicky Fisher ile Chi McBride’ın tecrübeli FBI ajanı Max Williams performansı, diziye aranan o tekinsiz ve oturaklı tonu fazlasıyla kazandırıyor.
Coğrafi illüzyonlar ve eleştirmenlerin bölünmüş kanaati
Şov dünyasında sıklıkla başvurulan "coğrafi illüzyon" bu yapımda da kendini hissettiriyor. Hikâye Maine, Boston ve New York üçgeninde geçiyor gibi görünse de çekimlerin büyük bölümü Kanada’nın Ontario bölgesinde, Kingston Cezaevi ve Toronto Üniversitesi Mississauga kampüsünde gerçekleştirildi. Ekibin sadece son aşamada Washington Square Park ve Times Square gibi gerçek New York mekânlarına çıkması, yapıma bir nebze olsun sokak canlılığı kazandırmış. The Machinist gibi bir kült klasiğe imza atmış olan yönetmen Brad Anderson’ın varlığı, hapishane ve kaçış sahnelerindeki o klostrofobik ve tekinsiz atmosferi belirgin kılıyor.
Ancak Fraser Brown ve Boris Mojsovski’nin görüntü yönetimi, yer yer televizyon estetiğinin o düz, gri ve uninspired renk paletine yenik düşerek sinemasal bir derinlik yaratma şansını kaçırıyor. Dizinin temposu, mantık hatalarını ve inanılması güç tesadüfleri, örneğin kaçak David ve Rachel’ın New York’ta Hayden’ın boş dairesine sığınması ve Hayden’ın onları güvenlik kamerasından izlemesi, unutturacak kadar hızlı. Eleştirmenlerin “adeta bir oyun hamurundan yapılmış senaryo” ve “inanılmaz derecede izlenebilir bir saçmalık” olarak nitelendirdiği bu durum, Coben uyarlamalarının doğasında var olan o tatlı hafiflikle açıklanabilir.
Çerezlik bir bulmaca mı bir hayal kırıklığı mı?
I Will Find You, sinema tarihinde derin izler bırakacak sanatsal bir devrim vaat etmiyor. Ancak türün meraklıları için özellikle de Dünya Kupası maçlarının veya günlük haberlerin arasında ekranın bir köşesinde akıp gidecek, merak duygusunu sürekli kamçılayan ve izleyiciyi bir sonraki bölüme geçmeye zorlayan bağımlılık yapıcı bir formül sunuyor.
Sam Worthington ve Britt Lower’ın inandırıcı performansları, Madeleine Stowe’un asil varlığı ve Robert Hull’un kitaptaki ipuçlarını ekrana başarıyla porsiyonlayan senaryo zekâsı, bu sekiz bölümlük seriyi vasatın üzerine çıkarmaya yetiyor. Büyük iddialar barındırmayan ancak vaat ettiği heyecanlı bulmacayı son ana kadar başarıyla çözen bu yapım, hafta sonu ekran başında keyifli vakit geçirmek isteyen sinefiller için güvenli bir liman olarak değerlendirilmeyi hak ediyor.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.



