Anlamı sırtında taşıyan insan: Bir Tutam Karanfil
Pandemiden günümüz göç hikâyelerine uzanan yurtsuzluk hissi, “Bir Tutam Karanfil” filminin sessizliğinde yankılanıyor. Ölümün ve yasın bile mekânsızlaştığı modern çağda; insanın anlamı kaybetmeme ve ait olduğu meskeni arayış mücadelesi, sinemanın gösterişsiz dilinde hayat buluyor.
Pandeminin ilk dönemlerinde hayatlarımız, irademiz dışında daha önce deneyimlemediğimiz bir yere sürüklendi. Günlük hayatın olağan akışı durdu, mekânla ilişkimiz daraldı. Yerle ve yurtla kurduğumuz bağ, telaşın ve belirsizliğin sardığı küçük evlere sıkıştı. O günlerde yeniden elime aldığım Yersiz Yurtsuz kitabında Edward Said, kendisini "yersiz yurtsuz" biri olarak tanımlıyordu. Çocuk yaşta Filistin'den koparılmanın onda bıraktığı duygu; onu yalnızca vatanından değil, ev hissinden de sürmüştü. Bir yere ait hissedememek, yaşadığı yere yerleşememek... Said hayatı boyunca bu duyguyu gittiği her yere taşımıştı. Artık kendi evinde bile tam anlamıyla evinde değildi. Ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Suriyeli arkadaşlarla yaptığımız sohbetlerde de benzer duygulara rastlıyordum. Tıpkı Belkıs'ın ifade ettiği gibi: "Hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman oranın düzenini altüst eder, halkının onurlu insanlarını zelil hâle getirirler" (Kur'an-ı Kerim, Neml 27:34).
Uzun bir süredir bu coğrafyada savaş haberleri, göç hikâyeleri ve sürgün anlatıları gündelik hayatın bir parçasına dönüşmüş durumda. Doğduğumuzda bir Filistin meselesi vardı; büyüdük, yetişkin olduk, hâlâ var. Filistin'in yanına başka ülkeler, başka yıkımlar ve başka ayrılıklar eklendi. Bir zamanlar uzaktan baktığımız hikâyeler giderek yakınımıza geldi. İnsan, bu hikâyelerde bir gün kendi hayatının da yerinden sökülebileceğini öğreniyor. Bu görüntülerin karşısında huzursuz, tedirgin ve biraz da mahcubuz. Farkında olsak da olmasak da bu duygu hepimizin içine yerleşmiş durumda. Artık yalnızca uzaktan bakan insanlar değiliz.
Belki de bu yüzden Bir Tutam Karanfil'i (2023) izlerken aklımda son yıllarda tanıklık ettiğimiz bütün bu yurtsuzluk hikâyeleri vardı. Yönetmen Bekir Bülbül, filminde insanın mekânla, yasla ve aidiyetle kurduğu bağı savaşın geride bıraktığı yıkım üzerinden anlatıyor. Acı büyük olmasına rağmen anlatının dilini gösterişsiz kuruyor; bağırmak yerine fısıldıyor. Sessizliğe, boşluğa ve görüntünün kendi ritmine güveniyor.
Film, göçmen bir dede ile torununun cenazelerini kendi topraklarına defnetmek üzere çıktıkları yolculuğu farklı katmanlarla düşünmeye açıyor. Göç hikâyesiyle başlayan anlatı, insanın bu kısa dünya serüveninde içinde sakladığı şeyi görünür kılan küçük aynalara dönüşüyor. Bir noktadan sonra onların yolculuğundan çıkıp kendi hayat yolculuğumuzun içine düşüyoruz.
Film tam da burada evrensel bir yere ulaşıyor. Modern savaşların ve göçlerin yalnızca insanları yerinden etmediğini; ölümü de mekânsız bıraktığını söylüyor. Eskiden ölümün bir evi, bir toprağı, bir ritüeli, bir topluluğu vardı. Şimdi ise kefene sarılı bir beden, ait olduğu toprağa kavuşamadan yollar arasında kalıyor; yas tutulamıyor, vedalar tamamlanamıyor, ölüm sıradan bir görüntüye dönüşüyor. İnsanla birlikte anlam da ölüm de yersiz yurtsuz bırakılıyor.
Yolun içindeki yurt
İnsan dünyaya bir mekân aidiyetiyle gelir. İlk seslerini duyduğu ev, çocukken baktığı pencere, aynı sofranın etrafında biriken mutluluklar... Duvarların arasında konuşmalar, sevinçler, kayıplar ve hatıralar birikir. Mekân, yürüdüğümüz sokaklarda, uğradığımız fırında, sahildeki balıkçıda, komşuluklarda ortaya çıkan hikâyelerin taşıyıcısı olur. Zamanla fiziksel bir yer olmanın ötesine geçer; güven duygusunun, hafızanın ve insanın kendisini dünyada konumlandırma biçiminin parçasına dönüşür. Aidiyet de tam burada başlar: İnsanın bir yere yalnızca bedeniyle değil, hatıralarıyla da yerleşebilmesinde.
Bir Tutam Karanfil’in derin sorularından biri de burada ortaya çıkar: Film de insanın yaşadığı bir mekân olabilir mi? Eğer mekân, insanın kendisiyle ve dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamlandırdığı bir alansa, film seyirci için tam da böyle bir mekân kuruyor.
Filmin ana karakterleriyle ilk kez bedensel olarak sığındıkları geçici bir mekânda karşılaşıyoruz. Soğuktan camları buhar tutmuş kırmızı bir arabanın arka koltuğunda yaşlı bir adam ve küçük bir çocuk yan yana oturuyor. Sanki zorunlu olarak aynı yolculuğu paylaşan iki yabancı gibiler. Açılış sahnesinden itibaren kendimizi ait olunmayan bir dünyanın içinde buluyoruz. Şehir merkezi yok, kalabalık yok, düzenli bir yaşam akışı yok. Bozkırın ıssızlığında boş yollar, çorak araziler ve bitmek bilmeyen mesafeler var. Çevredeki ıssızlık hissi insanların bedenlerine, suskunluklarına ve birbirlerine yaklaşma biçimlerine yerleşiyor. İzlerken bu boşluk hissinden kaçmak, bir yere tutunmak istiyoruz. Fakat film bizi sürekli olarak mekânsızlığın sert yüzüyle baş başa bırakıyor.
Musa’nın (Demir Parscan) torunu Halime (Şam Zeydan) ile çıktığı yolculuk tek bir araçla ilerlemiyor; sürekli başka araçlara aktarılıyorlar. Kamyonlar, traktörler, yol üstünde rastlanan insanlar... Her durak geçici. Kimse yolculuğun tamamına dâhil olmuyor. “Bizim köy şu tepede”, “buradan devam edersiniz” gibi cümlelerle yol yeniden bölünüyor. Yol uzadıkça yurt somut bir yer olmaktan çıkıp yaşlı adamın, zamandan ve mekândan kopmuş bedeninde adeta mekânın kendisine dönüşüyor. Omuzlarının çöküşü, yürüyüşünün ağırlığı ve sessizliği; bilmediğimiz bir geçmişin, şahit olmadığımız bir acının anlatıcısı oluyor.
Filmin en insani duraklarından biri ise çobanın sofrası. Çobanın açtığı sofrada dede ile torunun yalnızlığı yük olmaktan çıkıp yeniden insanî bir anlam kazanıyor. Halime çocuklar gibi şen, yaşlı adamın bedeni ise ilk kez rahatlıyor. Misafirler, çoban, taşınan tabut, arkadan gelen koyunlar ve köpekle birlikte kurulan görüntü neredeyse zamansız bir kafile hissi yaratıyor.
Bu kabul ve ağırlanma duygusu mağara sahnesinde daha derin bir katmana taşınıyor. Musa’nın kırılmış tabutu sırtında taşıyarak mağaraya girmesi, Halime’yi tabutun içine yatırması ve ateşin karşısında kefenli bedenle birlikte sessizce beklemesi, ölümle yaşamı aynı çerçevede buluşturuyor. Sahneye eşlik eden güvercin sesleri görüntüye kadim bir atmosfer katıyor. Film bunu açık bir sembolizme dönüştürmeden yapıyor. Dede ile Halime bir yandan bugüne ait, bir yandan da toprağın, sürgünün, ölümün ve dönüş arzusunun zamansız yolcularıdırlar. Belki de tam bu yüzden film, seyircinin içinde daha derin şiirsel bir yankı bırakıyor.
Öte yandan filmin şiirsel ve sessiz anlatım dili, Halime karakterinin bazı yönlerini yer yer geri planda bırakıyor. Başlangıçta dede ile torununu neredeyse iki yabancı gibi izliyoruz. Bu mesafe, savaşın ve yasın ağırlığını hissettiren güçlü bir tercih olsa da film ilerledikçe Halime'nin dedesiyle ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin neden bu kadar sınırlı kaldığı tam olarak karşılık bulmuyor. Özellikle Havva'nın samimiyeti ya da karakoldaki kadının şefkati karşısında karakterin tamamen içine kapanık kalması, onu zaman zaman yaşayan bir çocuktan çok simgesel bir figüre yaklaştırıyor. Benzer bir durum Halime'nin çizimlerinde de hissediliyor. Halime, dış dünyanın dayattığı gerçekliği olduğu gibi kabul etmek yerine onu çizimleriyle yeniden kuruyor. Resimleri, kendisine bir yer açma çabasının izlerini taşıyor. Ancak bu çizimler, filmin kurduğu düşünsel hattı derinleştiren doğal bir anlatıdan çok, yer yer sahnelerin arasına bırakılmış imgeler olarak kalıyor.
Boş sandalye
José Saramago, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş romanında ölümün ortadan kalktığı bir dünya tasavvur ederek alışılmışın tersinden bir sorgulama yapar. Kimsenin ölmediği bu dünyada, ilk bakışta kurtuluş gibi görünen durum zamanla hayatın düzenini bozmaya başlar. Bir Tutam Karanfil ise bizi başka bir kırılma noktasına götürür. Burada ölüm ortadan kalkmaz; tam tersine insanların arasında dolaşır. Sandalyede oturur, kamyon kasasında diğer yüklerle birlikte taşınır, yol kenarlarında bekler. İnsanlar onun yanından geçer, onu taşır fakat onunla gerçekten karşılaşamazlar. Ölümün hayat içindeki yeri açısından film ile Saramago'nun romanı arasında güçlü bir düşünsel bağ vardır. İkisinde de ölüm alışılmış yerinden edilmiştir.
Marangoz sahnesi bu yüzden sarsıcıdır. Musa’nın torunu Halime'yle kırılan tabutu yaptırmak için gittikleri marangozda, kefenli beden bir sandalyede oturur. İlk bakışta gerçeküstü görünen bu görüntü kısa süre sonra olağanlaşır. İnsanlar onunla aynı ortamda çay içer, sohbet eder. Ardından cenaze bir karton kutunun içine yerleştirilir. Ölüm, insanın yaratılışındaki hikmeti hatırlatan bir hakikat olmaktan çıkar; kamyon kasasında diğer yüklerin arasında yerini alan sıradan bir nesne olur. Musa’nın sırtında taşıdığı tabut bu yüzden yalnızca ölen eşinin bedenini değil, yerinden edilmiş bir ölümün ağırlığını da taşır.
Tam da bu noktada Havva karakteri filmde başka bir kapı açar. Marangoz sahnesinde karton kutunun içine sıkışan ölümü, yeniden yaratılışın döngüsü içindeki yerine yerleştirir. Kış gelir. Çiçek solar. Bahar gelir. Yenisi açar. Havva'nın Musa’nın ağrıyan dişi için verdiği karanfil bu döngünün tohumu olur. Önce yaşayanın acısını dindirir, sonra karton kutunun içindeki cenazeye eşlik eder. Musa, karanfilleri kutunun içine bırakıp elini üzerinde gezdirir, ölümün bir prosedüre ya da taşınacak bir nesneye dönüşmesine karşı sessizce direnir.
Filmin sonuna doğru, bir kamyonun radyosunda hayatın anlamı üzerine bir konuşma duyulur. Sunucunun sorusuna konuşmacı kısa bir cevap verir: “Bence hayatın bir anlamı yok.” İlk bakışta geçip giden bu cümle, filmin başından beri dolaşan bir sorudur: İnsan, başına gelen şeylerin içinden nasıl geçer ve oradan ne inşa ederek çıkar?
Ana karakterler karşılaştıkları bazı duraklarda bu sorunun cevabını usulca biriktirirler. Çobanın sofrasında kabul görmenin sıcaklığı, mağarada ölümle yaşamın aynı sessizliğin içinde yan yana durması, karanfilin şifa olması, ölümün yeni bir başlangıç olarak hatırlanması... Bunların hiçbiri büyük olaylar değildir. Ancak dünyada anlamın bütünüyle kaybolmadığını hatırlatan küçük işaretlerdir. Düğün sahnesi ise bütün bu durakların ulaştığı son nokta olur. Yaşlı adamın yolculuk boyunca kullandığı tek söz olan hudut, burada başka bir anlam kazanır.
Ortada oturan gelin, yöresel müzikler eşliğinde eğlenen insanlar ve gelinin yanındaki boş sandalye. İçinde hem hüznün hem de huzurun dolaştığı bu sahnenin neden bu kadar güçlü bir duygu taşıdığını ilk anda açıklamak zordur. Eksik kalan her şey sanki sahnenin merkezindeki o boş sandalyede toplanır. Yaşlı adam sandalyeye oturduğunda yeniden bir topluluğun, bir hafızanın ve bir hikâyenin içine yerleşir.
Bir düğünün ortasında boş bir sandalye hudut olur. Yol tamamlanır. Arayış sona erer. Ölüm yerini bulur. Yas tutulur. Hafıza yerine ulaşır.
Film bittiğinde geriye, gelinin yanındaki boş sandalyede oturan yaşlı adamın bıraktığı duygu kalır: İnsanın anlamı kaybetmemek için verdiği sessiz çabanın sonunda ait olduğu meskene ulaşması.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.


