09 Haziran 2026

Türk dış politikasının Güneydoğu Asya ufku

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Asya-Pasifik turu ve Seul hitabı ekseninde, Türk dış politikasının Güneydoğu Asya ile son yirmi beş yılda derinleşen siyasi, ekonomik ve teknolojik iş birliğini tarihe atıfla inceliyoruz.

Tarihçi Fernand Braudel, Akdeniz dünyasını anlatırken mekân ile zamanın birbirinin içine nasıl geçtiğini ve coğrafyanın, insan topluluklarının kaderini yapısal bir mengene gibi nasıl tayin ettiğini derinlemesine inceler. Ancak modern diplomasi, Braudel’in o statik coğrafya algısını esneten, mesafeleri entelektüel bir iradeyle anlamsız kılan proaktif bir eylemdir. Bu stratejik iradenin en somut ve güncel tezahürlerinden biri, son günlerde Asya-Pasifik hattında yaşanan olağanüstü yoğunluktaki diplomasi trafiğinde kendisini gösteriyor.

Takvimler 2 Haziran’ı gösterdiğinde Singapur’da temaslarda bulunan, hemen ardından 3 Haziran’da ise Endonezya’da kritik görüşmeler gerçekleştiren Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bu geniş çaplı Asya turunun en stratejik duraklarından biri olarak Güney Kore’ye geçti. Başkent Seul’de Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun ile ikili ve bölgesel ilişkilerin geleceğini şekillendiren kapsamlı bir görüşme gerçekleştiren Bakan Fidan, ardından Kore Üniversitesi tarafından düzenlenen “143. Uluslararası Politika Forumu”nda kürsüye çıktı. Kore Üniversitesi'ndeki bu akademik ve diplomatik hitap, yalnızca dönemsel bir dış politika aktüalitesinin parçası olmanın dışında Türkiye’nin son yirmi beş yıldır ilmek ilmek dokuduğu ve kurumsallaştırdığı “Yeniden Asya Girişimi”nin, kıtanın en doğusundaki entelektüel, siyasi ve felsefi yankısıydı.

Fidan’ın Seul semalarındaki bu diplomatik hamlesi, Türk dış politikasının 21. yüzyılda geçirdiği köklü paradigma dönüşümünü anlamak adına tek başına laboratuvar niteliğinde bir kesit sunuyor. Yüzyıllar boyunca yüzünü ağırlıklı olarak Batı kurumsallığına, transatlantik ittifaklara ve Avrupa merkezli bir modernleşme anlatısına dönmüş olan Ankara, yeni milenyumun getirdiği çok kutuplu dünya düzeninde, küresel gücün, üretimin ve stratejik ağırlık merkezinin Doğu’ya doğru kaydığını erken safhada teşhis etti. Bu bağlamda, Güneydoğu Asya ve genel anlamda Asya-Pasifik bölgesiyle kurulan ilişkiler, artık sadece dönemsel krizlerde kapısı çalınan ya da uzak coğrafyalara yönelik romantik birer dostluk anlatısı olmaktan çıktı; siyasi, ekonomik, ticari ve savunma sanayii alanlarında yapısal bütünleşmelere odaklanan rasyonel bir devlet stratejisine dönüştü.

Kan ortaklığından stratejik akla

Peki, Türkiye’yi Asya’nın bu uzak kıyılarına bağlayan tarihsel ve felsefi harç nedir? Bu sorunun cevabını hakkıyla verebilmek için, entelektüel perspektifimizi yarım asırdan fazla bir süre önce yazılmış bir dostluk ve askerî müttefiklik manifestosuna çevirmemiz gerekiyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe devletlerin ittifak arayışları genellikle realizmin soğuk, mekanik ve çıkara dayalı güç dengeleri üzerinden açıklanır. Nitekim 20. yüzyılda gerçekleşen I. Dünya Savaşı, Büyük Buhran, II. Dünya Savaşı ve ardından gelen Soğuk Savaş gibi küresel ölçekli sarsıntılar, devletleri uluslararası arenada yalnız kalmamak adına sürekli bir müttefik arayışına itmiştir.

Türkiye ve Güney Kore arasındaki ilişkilerin kurucu miti ve başlangıç noktası da tam olarak bu küresel kamplaşmanın bir ürünü. 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore’nin sınır ihlallerini öne sürerek Güney Kore'ye saldırmasıyla başlayan ve 20. yüzyılın en kanlı trajedilerinden birine dönüşen Kore Savaşı, iki ülkenin kaderini hiç beklenmedik bir şekilde birleştirdi. Dönemin Türk Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü’nün “Türkiye, BM çerçevesi içinde kendine düşen gerekleri yerine etmekle sorumludur” beyanıyla resmîleşen süreç, Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu'nun meclis kararı olmaksızın aldığı radikal bir kararla 4500 kişilik bir Türk savaş birliğinin Birleşmiş Milletler emrine verilmesiyle sonuçlanmıştı.

Türk askerinin okyanusları aşarak Kore Yarımadası’na ayak basması, uluslararası sistemde çok yönlü yapısal sonuçlar doğurdu. Bir yandan sosyalist ve liberal blokların çarpıştığı bu cephede liberal görüş lehine savaşan Türkiye, müttefiklerine sağladığı olağanüstü askerî başarılar sayesinde transatlantik ittifakın kapısını aramış ve 1952 yılında NATO’ya resmen üye olmuştu. Diğer yandan, iki toplumun aynı cephede omuz omuza çarpışması, iki halk arasında “kan kardeşliği” olarak nitelendirilen derin ve duygusal bir sosyokültürel bağ yarattı. Kore Savaşı’nda görev alan Türk tugayının gösterdiği kahramanlıklar, cephe gerisinde kurulan dostluklar ve hatta Türk subaylarının Koreli yetimler için açtığı okullar, iki ülke ilişkilerini sıradan bir askerî iş birliğinin ötesine taşıyarak inşacı bir ortak kimlik zeminine oturttu.

1950'lerden 21. yüzyıla rol değişimi

Tarihsel dostlukların ve manevi bağların tek başına modern küresel politik ekonominin sert ve pragmatik rüzgârlarına dayanması mümkün değil. İlişkilerin sürdürülebilirliği, bu tarihsel sermayenin ekonomik ve teknolojik iş birlikleriyle tahkim edilmesini zorunlu kılıyor. Her iki ülkenin kalkınma serüveninde ibretlik bir rol değişimi ve performans farklılaşması müşahede ediyoruz. 1950'li ve 1960'lı yıllarda hem Türkiye hem de Güney Kore, özü itibarıyla tarıma dayalı, sanayi altyapısı zayıf, yüksek enflasyon sarmalıyla boğuşan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan ekonomik yardımlarına (Marshall Planı ve benzeri fonlar) bağımlı iki gelişmekte olan ülkeydi. İlginçtir ki 1950'lerde Türkiye ekonomisi, Güney Kore ekonomisine kıyasla çok daha avantajlı bir konumdaydı; Türkiye, Güney Kore'den yaklaşık 3 kat daha fazla kişi başına düşen gelire ve 15 kat daha fazla ihracat kapasitesine sahipti. Ancak sonraki otuz yıl içinde uygulanan iktisat politikaları, iki ülkenin kalkınma grafiklerini tamamen zıt yönlere savurdu.

1960’lardan itibaren iki ülkede de planlı kalkınma dönemleri başladı. Güney Kore’de askerî darbe ile yönetime gelen Park Chung-hee liderliğinde, köylü nüfusun ağır vergilendirilmesi ve düşük işçi ücretleri pahasına da olsa, tamamen ihracata dayalı radikal bir sanayileşme modeli ve agresif Beş Yıllık Kalkınma Planları devreye sokuldu. Güney Kore’nin bu dönemdeki öncelikli stratejisi; geleceğin umut vadeden sektörlerini tespit etmek, teşvikleri bu alanlara kanalize etmek, yabancı sermayeyi ülkeye çekmek ve okuma-yazma oranını %100’e çıkararak nitelikli bir iş gücü yaratmaktı. Türkiye ise aynı dönemde (1960-1980 arası) yüksek gümrük duvarlarıyla korunan, dışa kapalı bir ithal ikameci dış ticaret politikası benimsedi. Bu model, iç pazarı canlandırsa da bilim, teknoloji ve Ar-Ge alanındaki yatırımların geri planda kalmasına ve yapısal bir döviz darboğazına neden oldu.

1980’li yıllar her iki ülke için de küreselleşen dünyaya entegre olma adına kritik birer dönemeç oldu. Türkiye, 24 Ocak 1980 kararları ve ardından iktidara gelen Turgut Özal hükûmetiyle ithal ikameci modeli terk ederek dışa dönük, liberal ve ihracata öncelik veren bir çizgiye kaydı. Hatta Özal, Güney Kore’nin ekonomik mucizesini yakından incelemek üzere Seul’e özel heyetler gönderdi. Ne var ki, Güney Kore bu esnada çoktan bambaşka bir ligin hazırlıklarını tamamlamıştı. 1980'lerde “yeni ekonomi” kavramıyla tanışan ve bilim-teknoloji altyapısını devasa Ar-Ge harcamalarıyla destekleyen Seul, fason üretimden yüksek teknolojili ürün üretimine geçişi başardı. 1990’lara gelindiğinde durum tersine dönmüş; Güney Kore, teknoloji ve inovasyon kulvarında hızla ilerleyerek makroekonomik alanda Türkiye’yi fersah fersah geride bırakmış ve Türkiye’den 3 kat daha fazla GSYİH değerine ulaşmıştı.

Mal ticaretinden yüksek teknolojiye

21.yüzyıla, yani son yirmi beş yıla adım attığımızda, Türk dış politikasının ve ekonomi bürokrasisinin bu tarihsel tecrübeden çok hayati dersler çıkardığını görüyoruz. Küresel rekabetin geleneksel, katma değeri düşük ürünlerden ziyade; küçük boyutlu, fonksiyonel ve ileri teknolojiye dayalı ürünler üzerinden döndüğü bu yeni çağda, Ankara yüzünü Güneydoğu Asya’ya dönerken artık sadece bir “Pazar” ya da “ham madde” arayışında değil.

2000'li yıllardan itibaren Türkiye ile Güney Kore ve genel olarak bölge ülkeleri arasındaki ilişkiler, ardı ardına imzalanan kurumsal anlaşmalarla hukuki ve yapısal bir güvenceye kavuşturuldu. İki ülke arasında imzalanan “Mal Ticareti Anlaşması”, “Yatırım Anlaşması” ve “Hizmet Ticareti Anlaşması” gibi enstrümanlar, ikili ticaretin önündeki gümrük engellerini büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

Bu serbestleşme dalgası, Güney Kore’nin küresel ölçekteki dev elektronik, otomotiv ve madencilik firmalarının (Hyundai, Samsung, Goldstar vb.) üretim üslerini Türkiye’ye kaydırmalarının önünü açacaktı. Türkiye'nin sahip olduğu genç ve dinamik nüfus, rekabetçi iş gücü maliyetleri, jeopolitik konumu sebebiyle Avrupa ve Ortadoğu pazarlarına olan lojistik yakınlığı, bu yatırımları Asya sermayesi için son derece cazip kıldı.

Bu stratejik ortaklığın en görkemli ve anıtsal simgeleri ise şüphesiz iki ülkenin ortak mühendislik ve finansman gücüyle inşa edilen dev altyapı projeleriydi. İstanbul Boğazı’nın iki yakasını bir araya getiren Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve ardından Türk-Kore konsorsiyumunun dünya mühendislik tarihine geçen bir uyumla tamamladığı 1915 Çanakkale Köprüsü, bu yapısal iş birliğinin sadece kâğıt üzerinde kalmadığının, çelik ve betona dönüşerek coğrafyayı yeniden şekillendirdiğinin en açık kanıtı.

Dahası, son yirmi beş yılda iki ülke arasındaki diplomatik temaslar en üst düzey başkanlık ve başbakanlık ziyaretleriyle kurumsallaştı. 2005 yılında Roh Moo-hyun’un, ardından Lee Myung-bak ve Moon Jae-in’in dönemlerinde gerçekleşen zirve toplantıları, ilişkileri saf bir ticari ortaklıktan “Stratejik Ortaklık” seviyesine taşıdı. Özellikle 2018 yılında Güney Kore’de imzalanan yükseköğretim, bilgi ve iletişim teknolojileri, uydu ve uzay araştırmaları, sanayi, enerji ve tıp bilimleri alanlarındaki Mutabakat Zaptları (MoU), Türkiye’nin Yeniden Asya Girişimi kapsamında hedeflediği teknolojik sıçramanın yapı taşlarını oluşturuyor. Türkiye, savunma sanayii ve teknoloji transferi alanlarında Asya-Pasifik'in bu dinamik gücüyle ortak Ar-Ge faaliyetleri yürüterek kendi yerli sanayisini tahkim ediyor.

“Hallyu” ve entelektüel etkileşim

Uluslararası ilişkilerin derinleşmesi, sadece diplomatların masada attığı imzalar veya iş insanlarının yaptığı yatırımlarla sınırlı kalamaz. Gerçek bir jeopolitik ortaklık, toplumların birbirlerinin kültürlerini, sanatını ve yaşam felsefesini anlamasıyla, yani Joseph Nye’ın kavramsallaştırdığı anlamda “yumuşak güç” etkileşimiyle mümkündür.

Türkiye ve Güney Kore arasındaki kültürel temasların temeli 1971 ve 1972 yıllarında imzalanan resmî kültür anlaşmalarına ve Ankara ile Seul’ün “kardeş şehir” ilan edilmesine kadar uzanıyor. Edebî alanda Yaşar Kemal’in ölümsüz eseri İnce Memed'in 1982 yılında Koreceye çevrilmesiyle başlayan entelektüel köprüler, 21. yüzyılda küresel bir fenomene dönüşen “Hallyu” ile yepyeni bir boyut kazandı.

1997 Asya ekonomik krizinin ardından Güney Kore Kültür Bakanlığı’nın yerel yetenekleri ve yaratıcı endüstrileri destekleme kararıyla başlayan bu süreç; sinema, dünya müzik listelerini altüst eden K-Pop grupları ve küresel dijital platformları istila eden Kore dizileriyle dünya çapında devasa bir kültürel endüstri yarattı. Türkiye, coğrafi olarak uzak olmasına rağmen, toplumsal değerlerin benzerliği, aile bağlarına verilen önem ve tarihsel sempati nedeniyle Kore Dalgası’nı en yoğun ve olumlu karşılayan ülkelerden biri oldu. Bu kültürel etkileşim, iki ülke gençliğinin birbirine yaklaşmasını, dil öğrenme eğilimlerinin artmasını ve turizm hareketliliğinin katlanarak büyümesini beraberinde getirdi. 2007 yılında imzalanan Turizm Anlaşması da bu sosyolojik hareketliliğin devletler düzeyinde teşvik edilmesinin önünü açtı.  

Yeni bir küresel ittifak modeli

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Singapur ve Endonezya’nın ardından Seul’de Kore Üniversitesi kürsüsünden dünyaya ilan ettiği vizyon, Türk dış politikasının Soğuk Savaş ezberlerinden sıyrılarak küresel ölçekte çok boyutlu, esnek ve vizyoner bir satranç oyuncusuna dönüştüğünün tescili.

Türkiye ve Güney Kore arasında kurulan bu yetmiş yıllık köklü ilişkinin ulaştığı seviye, uluslararası ilişkiler disiplinine “Türkiye-Güney Kore Modeli” adıyla yeni bir müttefiklik ve kalkınma teorisi armağan etme potansiyeline sahip. Bu model; coğrafi olarak birbirine binlerce kilometre uzaklıkta olan, tamamen farklı kültürel havzalardan gelen iki devletin, ortak tarihsel hafıza, karşılıklı ekonomik çıkar, teknolojik uyum ve hepsinden önemlisi küresel barışa katkı sunma iradesiyle nasıl sarsılmaz bir stratejik ortaklık kurabileceğinin canlı bir nişanesi.

Güneydoğu Asya, artık Türk dış politikası için uzak bir coğrafya ya da egzotik bir gezi rotası değil; aksine, savunma sanayiinden uzay teknolojilerine, serbest ticaretten kültürel diplomasiye kadar 21. yüzyıl Türkiye’sinin küresel vizyonunu tamamlayan asli bir stratejik kulvar. Entelektüel bir dış politika akılcılığı, rasyonel ekonomik planlama ve kararlı müttefiklik ilişkileri, coğrafyanın önümüze koyduğu sınırları aşarak insanlığın ortak refahı ve istikrarı adına yepyeni bir gelecek inşa etme gücüne muktedir. Seul semalarında yankılanan Türk diplomasisinin sesi, tam olarak bu yeni şafağın müjdecisi.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...