06 Ocak 2026

Sömürgeciliğin temellerini Portekizliler attı

Sömürgecilik, Batı’nın tarih sahnesine açtığı en uzun ve en kanlı parantezlerden biri. Coğrafi keşiflerle başlayan bu süreç Portekiz’den Amerika’ya, Afrika’dan Asya’ya uzanan bir yağma düzeni kurdu. Bugün “neokolonyalizm” denilen yapı, bu tarihî mirasın farklı bir suretle hâlâ yaşadığını gösteriyor.

Batı merkezli başlatılan sömürgecilik faaliyeti, 20. asırda çözülünce pek çok ülke istiklalini ilan etti. Bundan sonraki safhaya “post-kolonyalizm” denilse de aslında sömürü/müstemleke mantığı yeniden organize olarak devam etti ve bu isimlendirme, daha doğru bir ifadeyle “neokolonyalizm” olarak adlandırıldı. Bunun tipik misali, kaynaklarının çokluğu sebebiyle ABD’nin Venezula’ya müdahalesi oldu.

Peki, sömürgecilik faaliyeti nasıl başlamıştı? El’an tesirlerini damarlarımıza kadar hissettiğimiz bu hikâyenin başlangıç noktası neydi?

Şimdi bu tarihî serüvenin mebdeine gidelim…

11. yüzyıldan Osmanlıların 15. yüzyıldaki denizlere açılmasına kadar Akdeniz ticaretini İtalyan şehir devletleri kontrol ediyordu. Başta Venedik ve Ceneviz olmak üzere bu şehir devletleri, bütün Doğu Akdeniz’in zenginliklerini çekiyordu. Zaten Rönesans bu biriken zenginlik ve tüccar finansmanıyla mümkün oldu.

Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192) esnasında, Venedik savaş ve ticaret gemileri, Karadeniz’e kadar sızmış vaziyetteydi. 1453’te İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethedilmesi ve ardından liman şehirlerinin alınmasından sonra İtalyan şehir devletlerinin bu kurdukları birinci “deniz aşırı imparatorluk” yıkıldı. Zaten hem Müslümanlar hem de Ortodokslar bu üstünlüğe karşıydı. Artık bu Avrupa insanı; kâşifleriyle, misyonerleriyle, askerleriyle yüzünü Akdeniz’den başka bir coğrafyaya çevirdi. 15. yüzyılın sonları 16. yüzyılın başlarında coğrafî keşiflerin gerçekleşmesi tesadüfî değildir.

Zaten Haçlı Seferleri’nden itibaren Papalık, deniz aşırı seferler yapılması için Hristiyan âlemini teşvik ediyordu. Üstelik Marco Polo’nun Seyahatnâme’si elden ele dolaşmış ve doğunun zenginliklerine ulaşma gayesi, bütün kâşiflerde hedef hâline gelmişti. Zira Avrupa, kurumlarını artık oturtmuş, iyi silahlanmış, örgütlenmiş, acımasız ve matbaa sayesinde bilgi sahibiydi.

Denizaşırı seferlerde Avrupa’yı sınırlandıracak bir güç de kalmamıştı. Ne Roma-Cermen İmparatorluğu o güçteydi ne de Papalık artık büyük askerî harekât başlatacak vaziyetteydi. Ayrıca Avrupa lortların, loncaların, feodal prenslerin, yükselmeye başlayan ulusal monarşilerin hatta üniversitelerin Avrupa’sıydı. Birimler birbirlerinden oldukça bağımsız ve serbest hareket edebiliyordu. Diğer taraftan milliyetçilik yükselmiş, dış dünyayla temas ettikçe bu düşünce, “ulus-devlet” modelini güçlendirmişti.

İlk denizaşırı seyahatler, İberik Yarımadası’nda Müslümanlarla mücadeleye girişen Portekiz ve İspanyollarda görüldü. Zira bunlar aynı zamanda denizci ülkelerdi. Zaten Portekiz’in tarihi, İspanya tarihi ile paralellik arz ediyordu.

İberik’te Endülüs Emevî Devleti’nin zayıflaması ve “reconquista” hareketiyle bölgenin yeniden Hristiyanlaştırılmaya çalışılması, ilk neticelerini bugünkü Portekiz’in kuzeyinde verdi. Portekiz’in müstakil devlet hâline gelişi 1095’ten itibaren başlamış, I. Alfons döneminde Leon Krallığı ile yapılan savaşın sonucunda 1143’te müstakil bir krallığa dönüşmüştü. Böylelikle Portekiz’de Burgonya Hanedanlığı kurulmuştu.

1385’e kadar sakin bir hayat süren Portekizliler, krallarının vâris bırakmayışı sebebiyle Kastilya tarafından işgal edilmek istense de iki yıl süren harbin neticesinde ülkede Aviz Hanedanlığı tesis edildi.

Denizaşırı sömürgecilik

Portekizliler bundan sonra denizaşırı sömürgeciliğe yoğunlaştı. Kral I. Joao (John)’nın oğlu “Gemici Henry” bir prens olarak keşif gezilerinin destekçisi oldu. Portekizliler Afrika’yı çok merak ediyor ve Hristiyanlığı yaymak istiyorlardı. Henry, Portekiz’in güneyinde küçük bir körfezde kendisine saray yaptırdı. Usta denizcileri, haritacıları, astronomları ve dönemin meşhur deniz aygıt yapımcılarını topladı ve çalışmalara başladı. Çeşitli limanları gezerek harita ve kitap toplattırdı. Gemicilerin yön bulmalarını sağlayan pusula ve usturlap geliştirip dayanıklı gemiler inşa ettirdi.

İlk denizaşırı seyahat, Kuzey Afrika’ya gerçekleştirildi. 1415’te Ceuta (Septe) ele geçirildi. Günümüzde İspanya’ya ait bir müstakil şehir olan Ceuta, Avrupa kıtasına en yakın Afrika kıyısıdır. Böylece Portekiz İmparatorluğu dönemi resmen başladı. Akabinde 1418’de Kuzey Atlantik’e açılarak Madeira ve Azor adaları işgal edildi.  

Buradaki kolonilerden Portekiz’e buğday ve şeker kamışı ihraç edilmeye başlandı. Şeker kamışı henüz o yıllarda Avrupa’da oldukça az üretildiği için bundan çok para kazanıldı. Ardından denizcilerin korkulu rüyası olup dünyanın sonu olduğuna inanılan Bojador Burnu’na inildi. Portekizli kâşif Gil Eanes, burayı aşarak Avrupalı denizcilere öncü oldu.

Güneye inen Portekizliler, kısa zamanda Moritanya açıklarında Arguin Adası’na ulaştı. Denizaşırı ilk ticaret merkezini burada kurup anakaraya akasya zamkı ve köle göndermeye başladı. Hatta Arguin’den Portekiz’e günlük 800 köle gönderildiği rivayet edilmektedir. Öyle ki 17. yüzyıla kadar da “zenci köle ticareti” Portekiz’in uhdesinde kalmıştır.

Akabinde Gine Körfezi’ne ulaşılıp Sierre Leone ve Yeşil Burun adaları sömürgeleştirildi. Bilahare Gana’ya ulaşılıp Elmina Kalesi işgal edilip ticaret merkezi buraya alındı. Aslında Portekizliler, Arap tüccarlara bağlı kalmaksızın Hindistan ile doğrudan ticaret yapabilmek için Asya’ya açılan bir deniz yolu arıyordu. Şimdi ele geçirilen müstemlekelerden altın, gümüş, fil dişi, tuz ve köle ticaretiyle kasasını doldurmuş ve deniz ticaretinde dünya lideri olmuştu.

Afrika’yı iyice kat ettikten sonra II. John’un finansmanıyla 1488’de Bartelemous Dias “Ümit Burnu”nu keşfetti fakat buraya “Fırtınalar Burnu” dedi. Zira Atlantik’in yüksek dalgaları, kimi zaman karşılaşılan rüzgârsız bölgeler Dias’ı oldukça bezdirmişti. Keza bu sularda birçok hastalık ve ölümle de yüzleşmişti. Bu sebeple Hint Okyanusu’na geçemedi. Ardından I. Manuel döneminde 1498’de Vasco de Gama, Dias’ın rotası ve bilgilerini kullanarak Hindistan’a ulaştı. Kendisini Arap ticaretinin ortasında buldu. Memluk, Arap ve Türk tüccarlarla savaştı. Hürmüz, Goa, Kuzey Afrika baharatını kontrolü altına alıp Çin, Yeni Gine, Maluka, Malay adalarına ticaret merkezleri inşa etti. Böylece Lizbon’da eski yolları kullanan Venedik’teki baharatın fiyatı, 1504’te beşte bir nispetinde azaldı. Hint baharatına ulaşan Portekiz bir taraftan da Afrika’da ilerlemeye devam etti ve Zanzibar, Angola, Mozambik’i kolonileştirdi.

Yeni sömürgelere doğru

1521’deki veba salgını, 2 milyonluk Portekiz’in yarı yarıya nüfusunu kaybetmesine yol açtı. Bu ölümlerin çoğu, zirai üretimde çalışan kölelerden olduğu için ekonomiyi oldukça sarsmıştı. Hatta Portekiz hububat ithal eden bir devlet konumuna dahi düşmüştü.

Bu sebeple yeni sömürgelere ihtiyaç duyuyordu. Bu tarihlerde İspanya ve İngiltere, Yeni Dünya’ya ayak basmış ve buraları kolonileştirmişti. Zaten Papa VI. Alexander Borgia, 1494’te Tordesillas Anlaşması ile dünyayı ikiye bölmüş ve Portekiz’e dünyanın doğusu düşmüştü. Bu istikamette hareket eden Cabral isimli Portekizli kâşif, Hindistan için yola çıksa da fırtınaya tutulduğundan Güney Amerika’nın doğu sahillerine sürüklendi. Çıktığı coğrafyada gördüğü kor renkli ağaçlardan dolayı buraya “braz” dedi ve ülkeye Brezilya adı verilip işgal edildi.

Avrupalıların “Keşif Çağı” olarak adlandırdığı bu dönemler, aslında Avrupa haricindeki insanlar için bir vahşetti. Bir müddet sonra Brezilya’daki yerliler kendilerine saldırdığı için Portekizlileri geri püskürtmüş, fakat İber kuvvetleri 50 gemilik bir filoyla 1532’de Brezilya’yı tekrar işgal etmişti. Ekonomisi bozulmuş olan Portekiz, bu dev kolonisinden temin ettiği altın, gümüş, elmas, şeker kamışı ve kakao sayesinde toparlandı. Ancak 1580’e kadar…

1580’de Portekiz Kralı I. Sebastian Fas’ta Osmanlılarla yapılan savaşta hayatını kaybedip ardında vâris bırakmayınca Portekiz’in idaresi İspanya Kralı II. Philipe’ye geçti. Bu idare 80 yıl sürdü. Akabinde Portekiz soyluları isyan çıkarak IV. John’u aralarında kral ilan edip 1640’ta müstakil oldu ve 1910’a kadar Portekiz’i idare edecek olan “Bragança Hanedanlığı” kuruldu. Fakat İspanya hâkimiyetindeyken Seylan, Malakka gibi bazı müstemlekeleri Hollanda’ya kaptırdı. Portekiz o eski gücüne bir daha kavuşamadı ve sömürgelerindeki ayaklanmaları bastıramadı.

1800’lü yılların ilk çeyreğinde Brezilya nüfusunun %40’ı köleydi. 1822’de burada başlayan isyan, her yere yayıldı. Portekiz, Brezilya’nın istiklalini dünyaya tanıtmamak için çok uğraşsa da başarılı olamadı. 1824’te Brezilya bir anayasa ortaya koydu ve onu ilk tanıyan da ironik bir biçimde ABD oldu.

Böylece Portekiz Güney Amerika’daki ayağını kaybetmişti. Gücünü Afrika’ya teksif etti. Fakat kendi ülkesinde de monarşi karşıtı hareketler başlamış ve 1910’da cumhuriyet ilan edilmişti. Yine de Portekiz’deki kaos bitmedi. 1926’da bir askerî darbe oldu ve 1933’te Salazar tarafından aşırı sağcı bir hükûmet kuruldu.  

1961’de Angola, 1963’te Gine, 1964’te Mozambik’te başlayan bağımsızlık hareketleri Portekiz’i oldukça zayıflattı. Bu sırada Salazar beyin kanaması geçirmiş, yerine Caetano geçmişti ancak istikrar bir türlü sağlanamadı. Kargaşa içindeki ülkede, 1974’te solcu askerler darbe (Karanfil Devrimi) yaptı ve Afrika’daki sömürge devletlerini tanıdı. Lakin Portekiz’in son sömürgeleri Endonezya’nın bitişiğindeki Doğu Timor ve Çin’deki Makao 1999’a kadar kendilerine bağlı kalmaya devam etti.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...