05 Mart 2026

İran Savaşı’nın etkileri: Petrol, enflasyon ve beklentiler

Orta Doğu’da tırmanan savaş, yalnızca askerî bir kriz değil; enerji fiyatları, enflasyon beklentileri ve ticaret kanalları üzerinden küresel ekonomiyi sarsan çok katmanlı bir şok yaratıyor. Türkiye için ise enerji faturası, turizm ve yatırım algısı üzerinden büyüyen yeni bir kırılganlık dönemi başlı

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askerî saldırılarıyla başlayan süreç, yalnızca bölgesel bir çatışma başlığı altında ele alınamayacak bir noktaya hızla ulaştı. Gelinen aşamada savaş, küresel ekonomi açısından enerji güvenliği, enflasyon dinamikleri, ekonomik beklentiler ve ticaret kanalları üzerinden çok boyutlu bir şoka dönüşürken; Türkiye açısından ise ekonomideki mevcut kırılganlıkların üzerine eklenen yeni ve daha karmaşık bir risk setini beraberinde getiriyor.

Bu yeni evrede asıl belirleyici unsur, fiilî çatışmanın ötesinde, savaşın yayılma ihtimalinin ve Hürmüz Boğazı merkezli enerji risklerinin ekonomik aktörlerin davranışlarını kalıcı biçimde değiştirmesi olacak.

Hürmüz: Arzdan önce beklentileri vuran darboğaz

Hürmüz Boğazı, küresel petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği, dünya ekonomisinin en stratejik ve en kırılgan geçiş noktalarından biridir. Burada yaşanacak her askerî gerilim, henüz fiziksel bir arz kesintisi ortaya çıkmasa bile, küresel enerji fiyatlarını yukarı çeken bir beklenti şoku üretebiliyor. Her ne kadar buradaki petrol ticaretinin küresel ekonomide homojen bir dağılımı söz konusu olmasa da bir diğer deyişle ticaretin asıl yöneldiği bölge Asya coğrafyası olsa da petrol piyasası gibi küresel nitelikte olan ve önemli sektörlerde bu azımsanmayacak etkilere sahip.

Bugün petrol fiyatlarını yukarı iten temel dinamik, fiilî arz-talep dengesinden ziyade, olası kesintilerin fiyatlanması aslında. Bu durum, enerji piyasalarında fiyat artışlarının geçici değil, beklentiler yoluyla kalıcı hale gelmesi riskini artırıyor. Özellikle sigorta maliyetleri, navlun fiyatları ve enerji taşımacılığına ilişkin risk primleri, petrolün varil fiyatına eklenen görünmez maliyetler olarak küresel enflasyonu daha da besliyor.

Küresel enflasyon: Asıl tehlike yeni zam dalgası

Petrol fiyatlarındaki artışın enflasyon üzerindeki etkisi teknik olarak iyi bilinen bir mekanizma. Ancak bu kez tabloyu tehlikeli kılan unsur, küresel ekonominin zaten yapışkan bir enflasyon paternine oturmuş olması. Dolayısıyla enerji fiyatlarındaki yükseliş, yalnızca mevcut fiyatları artırmakla kalmıyor; daha önemlisi, geleceğe ilişkin fiyatlama davranışlarını daha da bozarak yeni bir zam dalgasını tetikliyor.

Bu zam dalgasının mikroekonomik geri planında firmalar, artan jeopolitik riskleri gerekçe göstererek maliyet artışlarını henüz gerçekleşmeden fiyatlara yansıtırken; hane halkları, enerji ve gıda fiyatlarının kalıcı biçimde yükseleceği beklentisiyle tüketim ve ücret taleplerini öne çekiyor. Böylece savaş, enflasyonu maliyet kanalıyla değil, beklentiler kanalıyla kalıcılaştıran bir etki üretiyor diyebiliriz.

Bu durum, merkez bankalarının -ceteris paribus- modelledikleri dezenflasyon sürecini daha da zorlaştırıyor ve küresel ölçekte faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalmasına yol açıyor.

Türkiye ekonomisi: Enerji şokundan beklenti şokuna

İşte Türkiye için dünyada her ülkeden daha fazla bu etkileri büyüten şey burada gizli. Zira yaklaşık 3 yıldır kemerlerini bağlamış ve dişlerini sıkmış biçimde dezenflasyon politikasının netice vermesini bekleyen ekonomi yönetimi; zirai don, kuraklık, deprem, siyasi kriz gibi türlü sebepten sonra bir de savaşa bağlı etkilerle karşı karşıya…

Türkiye açısından savaşın ilk ve en doğrudan etkisi, enerji ithalatı üzerinden cari dengeye yansıyacaktır. Petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artış, enerji faturasını büyütürken, döviz ihtiyacını artıracak ve kur üzerinde yukarı yönlü baskı yaratacaktır. Merkez bankasının bu türlü senaryolara tedbiren tuttuğu rezervler bu sürecin kısa ve orta vadede kotarılmasını sağlayabilir. Ancak Türkiye ekonomisi için asıl tehlike, bu maliyet artışlarının enflasyon beklentilerini daha da yukarı sabitlemesi olacak.

Zira zaten yüksek ve kalıcı enflasyonla mücadele eden bir ekonomide, enerji kaynaklı yeni bir şok, fiyatlama davranışlarını daha agresif hale getiriyor ve bu da kur geçişkenliği yüksek olan Türkiye ekonomisinde kur–enflasyon sarmalını yeniden besliyor. Bu sarmal, yalnızca fiyat istikrarını değil, yatırım kararlarını ve ekonomik güveni de aşındırıyor.

Turizm kanalı: Görünmeyen ama kritik kayıp

Savaşın Türkiye ekonomisine etkileri yalnızca enerji ve finansman kanallarıyla sınırlı olmayacak. Turizm sektörü, bu sürecin en kırılgan alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Orta Doğu’daki her gerilimi doğrudan hisseden bir ülke algısına sahip. Bu algı, fiilî bir güvenlik sorunu olmasa bile, uluslararası turistlerin risk değerlendirmelerinde belirleyici oluyor. Daha önce pek çok sefer bunu deneyimleyen bir sektör söz konusu.

Bölgesel savaş ihtimalinin güçlenmesi, özellikle Avrupa ve Uzak Doğu kaynaklı turistler açısından Türkiye’yi “yüksek riskli destinasyonlar” kategorisine yaklaştırma tehlikesi taşıyor ve sezona henüz biraz daha süre olsa da sürecin uzaması halinde rezervasyon iptallerini, sigorta maliyetlerinin artmasını, tur operatörlerinin Türkiye’ye yönelik paketlerini daraltmasını beraberinde getirebilir.

Turizm gelirleri, kuşkusuz Türkiye açısından yalnızca hizmet ihracatı değil, aynı zamanda döviz kazandırıcı en kritik kalemlerden biri. Bu gelirlerde yaşanacak bir zayıflama, cari denge üzerindeki baskıyı daha da artırarak enerji faturası kaynaklı kayıpları telafi etme imkânını zayıflatacaktır.

İhracat ve lojistik kanalı: Maliyetler ve pazar kaybı

Öte yandan, savaşın uzaması halinde Türkiye’nin ihracat performansı da çok yönlü baskı altında kalacaktır. Orta Doğu pazarlarında yaşanabilecek daralma, Türkiye’nin geleneksel ihracat rotalarını zayıflatırken; artan navlun ve sigorta maliyetleri, ihracatçı firmaların rekabet gücünü aşındıracaktır. Özellikle Orta Doğu ve Körfez ülkelerine yapılan ihracatta, deniz taşımacılığına bağımlı sektörlerde, finansman maliyetinin yükselmesi ile düşük kâr marjıyla çalışan KOBİ’lerde bu maliyet artışlarının etkisi daha sert hissedilecektir.

Bu durum, ihracat gelirlerinin döviz kurundaki artışı telafi etme kapasitesini sınırlayarak, dış denge sorununu daha yapısal hale getirecektir. Zaten bu savaş başlamadan kısa bir süre önce de bu konuda Türkiye ekonomisinin gidişinin pek parlak olmadığı pek çok mecrada tartışılmaktaydı, bunu da hatırlatalım…

Savaşın Türkiye’ye sıçrama ihtimali

Türkiye’nin dış politika geçmişi doğrultusunda savaşın Türkiye’ye doğrudan sıçraması olasılığı düşük olarak öngörülüyor. Ancak bu ihtimalin fiyatlanması bile ekonomik maliyet üretmeye yeterli. Nitekim Türkiye’ye yönelen ve fakat düşürülen füzeler vb. gündemler bunun için yeterli bir zemin yaratıyor. Finansal piyasalar açısından algı, çoğu zaman gerçeklerden daha hızlı ve daha yıkıcı çalışıyor.

Bu noktada belki de en kritik başlıklardan biri, savaşın fiilen Türkiye topraklarına sıçraması ihtimalinden ziyade, bu ihtimalin ekonomi üzerindeki jeoekonomik risk primi etkisi olacak. Bölgesel çatışmaların derinleşmesi, Türkiye’nin yatırımcı algısında daha yüksek risk grubuna itilmesine yol açabilecek bir etken. Bu algı; CDS primlerinin yükselmesi, dış borçlanma maliyetlerinin artması, doğrudan yabancı yatırımların ertelenmesi şeklinde somut sonuçlar üretebilir.

Geçici şok değil, yeni normal

Gelinen noktada İran merkezli savaş ve Hürmüz meselesi, küresel ekonomi için olduğu kadar Türkiye ekonomisi için de geçici bir dalgalanma değil, kalıcı bir baskı rejimi anlamına geliyor. Petrol fiyatlarındaki artışlar enflasyonu yükseltirken, asıl tehlike beklentilerin bozulmasıyla birlikte yeni ve daha sert bir zam dalgasının tetiklenmesi olacak ve bu koşullar ekonominin “yeni normallerinin” oluşması için temel teşkil ediyor.

Turizm gelirlerinden ihracata, finansman koşullarından beklentilere kadar uzanan bu çok katmanlı etki seti, Türkiye ekonomisinin uzun süredir ihmal edilen yapısal sorunlarını daha görünür ve daha maliyetli hale getirecek. Bu nedenle mesele, yalnızca dışsal bir jeopolitik risk değil; ekonomik kırılganlıklarla yüzleşme zorunluluğu olarak ele alınmalıdır. Defalarca vurgulandığı üzere, yüzleşmekten kaçınılan bu yapısal sorunlar her yeni gündemle birlikte ülke ekonomisinin karşı karşıya kaldığı meseleler olmaya devam ediyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...