EMDR terapisi görenlerin tanıklığı güvenilir mi?
Travma sonrası uygulanan EMDR terapisi, bazı hukuk sistemlerinde “ifadelerin güvenilirliği” tartışmasını yeniden gündeme taşıdı. Peki terapi görmek gerçekten hafızayı etkileyip tanıklığı zayıflatır mı? Yoksa bu tartışma, terapiden çok hafızanın doğasına dair daha büyük bir yanılgıyı mı gösteriyor?
Travmatik bir olayın ardından terapi görmek, çoğu insan için iyileşmenin önemli bir parçası kabul ediliyor. Ancak bazı hukuk sistemlerinde bu durum beklenmedik bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Özellikle EMDR terapisi alan kişilerin ifadelerinin mahkemede ne ölçüde güvenilir sayılması gerektiği, son yıllarda psikoloji ve hukuk çevrelerinde yeniden gündemde.
Bu tartışmaya somut bir örnek olarak Avustralya’nın New South Wales eyaletinde, EMDR terapisi sonrasında elde edilen ifadelerin davalarda kullanılabilmesi için savcılık makamının özel onayına ihtiyaç duyulabilmesi gösteriliyor. Uygulama, travma mağdurlarının hem terapi alma hem de adalete erişme hakkı arasında bir gerilim yaratabileceği gerekçesiyle eleştiriliyor. Tartışmanın merkezinde ise EMDR’ın hafızayı etkileyerek sahte ya da çarpıtılmış anılara yol açabileceği iddiası yer alıyor.
EMDR’a yönelik eleştirilerin önemli bir bölümü, 1990’larda gündeme gelen “bastırılmış anı terapileri” tartışmalarıyla birlikte şekillendi. O dönem bazı terapi yaklaşımlarının yanlış ya da yönlendirilmiş anılar oluşturabileceğine ilişkin endişeler, hipnoz benzeri tekniklerle birlikte EMDR’a yönelik şüpheleri de artırdı.
Ancak Avustralya’daki UNSW Sydney Üniversitesi’nde yayımlanan güncel bir değerlendirme, bu iddiaları destekleyen doğrudan bilimsel kanıt bulunmadığına dikkat çekiyor. Prof. Richard Bryant tarafından yapılan analizde, EMDR’ın sahte anılar oluşturduğunu gösteren güçlü klinik bulgular olmadığı, buna rağmen bazı hukuk uygulamalarında terapi görmüş kişilerin ifadelerine temkinli yaklaşıldığı belirtiliyor.
Travma sonrası stres bozukluğunun tedavisinde kullanılan EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme), uluslararası klinik kılavuzlarda etkinliği kabul edilen terapiler arasında yer alıyor. Terapide kişiler travmatik anıları belirli göz hareketleri eşliğinde yeniden işlerken, yöntemin hafıza üzerindeki etkilerine ilişkin tartışmalar ise sürüyor. Uzmanlara göre mevcut bilimsel tablo, EMDR’ı tek başına “güvenilmez tanıklık” nedeni olarak göstermeye yeterli görünmüyor.
Konuyla ilgili görüştüğümüz Ankara Üniversitesi, DTCF Psikoloji Bölümü, Klinik Psikoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şennur Tutarel Kışlak da mevcut bilimsel verilerin EMDR’ın hafıza güvenilirliğini bozduğunu gösteren yeterli kanıt sunmadığını belirtti. Tartışmaların ancak metodolojik açıdan güçlü bilimsel çalışmalarla daha net biçimde değerlendirilebileceğini vurgulayan Kışlak, bilimsel sürecin doğası gereği soru ve belirsizlikler üzerinden ilerlediğine dikkat çekti.
“Tartışmaların nihayete erebilmesi, ancak bilimsel bulgularla mümkün”
Prof. Dr. Kışlak, “Söz konusu tartışmaların nihayete ermesi, zaman içerisinde metodolojik açıdan güçlü bilimsel çalışmaların sunacağı bulgularla mümkün olacaktır. Esasen bilimsel süreç; doğası gereği sorular, meraklar, belirsizlikler ve şüpheler üzerine inşa edilir. Gelecekteki bulgular EMDR protokollerinin yeniden yapılandırılmasını gerektirse veya mevcut prosedürün geçerliğini teyit etse de her iki senaryoda da EMDR’ın kuramsal ve uygulama zemininde güçlenerek gelişimini sürdüreceği öngörülebilir” dedi.
EMDR ve benzeri travma terapilerinin hafıza ve tanıklık süreçlerine etkisine ilişkin iddiaların mevcut literatürde yeterli düzeyde kanıtlanmadığını ifade eden Kışlak, klinik gözlemler ile deneysel araştırmalar arasındaki ayrıma da vurgu yaptı.
“Klinik bulgular ile deneysel çalışmalar arasındaki temel ayrım, metodolojik açıdan kontrol ve nedensel çıkarım kapasitesinde yatar. Nitekim ampirik zemini güçlendirmek adına, metodolojik açıdan titizlikle tasarlanmış bilimsel çalışmaların sürdürülmesi kritik öneme sahiptir. Tekil vakalara dayanan klinik gözlemlerin aksine; kontrollü ve yarı-deneysel çalışmalar, bilimsel geçerlilik açısından çok daha yüksek bir değere sahiptir” ifadelerini kullanan Prof. Dr. Kışlak, özellikle seçkisiz kontrollü çalışmaların kanıta dayalı değerlendirme açısından önem taşıdığını belirtti.
“Kanıtlara henüz rastlanmadığı görülmektedir”
Travma terapisi görmüş bireylerin mahkemelerdeki tanıklıklarının tamamen geçersiz sayılmasını destekleyen bir bilimsel konsensüs bulunmadığını kaydeden Kışlak, adli süreçlerde uzman değerlendirmesinin önemine işaret etti. Prof. Dr. Kışlak, “Mevcut bilimsel literatür incelendiğinde, müdahalenin güvenirliğini ampirik düzeyde sarsacak nitelikte kanıtlara henüz rastlanmadığı görülmektedir. Bununla birlikte, bir tedbir olarak adli süreçlerde; bilirkişi sıfatına haiz, EMDR üzerine yetkin bir klinik psikoloğun veya terapistin, uygulanan tedavi protokolü ve seans içerikleri hakkında birincil terapistten ayrıntılı bilgi talep etmesi yerinde bir yaklaşım olabilir” dedi.
Prof. Dr. Kışlak ayrıca, EMDR uygulayıcılarının etik sınırlar ve telkin riski konusunda güncel literatüre hâkim olması gerektiğini belirterek, “EMDR eğitici eğitimini yürüten uzmanların, literatürdeki bu güncel tartışmalara hâkim olmaları ve ‘telkin’ gibi müdahalelerin klinik sonuçlar üzerindeki potansiyel etkilerini eğitim verdikleri uygulayıcılara aktarmaları, mesleki etik ve uygulama standartlarının korunması açısından kritik bir öneme sahip olduğu düşünülmektedir” değerlendirmesinde bulundu.
Klinik Psikolog Damla Çetinkaya Turna ise tartışmanın merkezine yalnızca “EMDR alıp almama” meselesinin yerleştirilmesinin bilimsel açıdan yeterli olmadığını söyledi. Turna, Prof. Dr. Şennur Tutarel Kışlak’ın da işaret ettiği gibi mevcut literatürde EMDR’ın doğrudan sahte anı oluşturduğunu gösteren güçlü bir bilimsel konsensüs bulunmadığını belirtirken, hukuki değerlendirmelerde terapi sürecinin niteliğine odaklanılması gerektiğini vurguladı.
“EMDR’ın klinik etkinliği ile tanıklık değerlendirmesi birbirinden ayrı ele alınmalıdır”
Turna, “EMDR terapisi, travma sonrası stres bozukluğu ve travmatik yaşantılara bağlı belirtilerin tedavisinde etkinliği birçok uluslararası kılavuz tarafından kabul edilmiş, kanıta dayalı bir psikoterapi yöntemidir. Ancak hukuki süreçler açısından EMDR’ın klinik etkinliği ile tanıklık/delil değerlendirmesi birbirinden ayrı ele alınmalıdır. Klinik bağlamda EMDR’ın amacı, kişinin travmatik anıya eşlik eden yoğun duygusal ve bedensel yükü işlemesine yardımcı olmaktır. Amaç, anının tarihsel içeriğini ‘kanıtlamak’, ‘değiştirmek’ ya da kişiye yeni bir olay hatırlatmak değildir” dedi.
Hukuki açıdan temel sorunun “Kişi EMDR aldı mı?” olmaması gerektiğini ifade eden Turna, asıl değerlendirmenin terapi sürecinde yönlendirici ya da telkin edici müdahalelerin bulunup bulunmadığı üzerinden yapılması gerektiğini söyledi.
Turna, “Hafıza araştırmaları, insan belleğinin birebir kayıt yapan bir sistem değil, yeniden yapılandırıcı bir süreç olduğunu göstermektedir. Travmatik anılar da duygu yoğunluğu, dissosiyasyon, zaman geçişi, tekrar anlatım, dışsal bilgiler ve sorgulama biçimi gibi faktörlerden etkilenebilir. Ancak anının duygusal yükünün azalması, otomatik olarak anının içeriğinin değiştiği veya kişinin sahte anı geliştirdiği anlamına gelmez” ifadelerini kullandı.
“Hukuki sistem açısından en sağlıklı yaklaşım, EMDR görmüş bireylerin beyanlarını kategorik olarak dışlamak değildir”
EMDR’ın standart ve etik biçimde uygulanmasıyla, yönlendirici ya da bastırılmış anıları ortaya çıkarmaya dönük hatalı terapötik uygulamaların birbirinden ayrılması gerektiğini belirten Turna, “Güncel literatür, EMDR ve benzeri yöntemlerin bazı koşullarda anı kalitesini, canlılığını veya duygusal tonunu etkileyebileceğini fakat bunun doğrudan tanıklığın güvenilirliğini ortadan kaldırdığı şeklinde yorumlanmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla hukuki sistem açısından en sağlıklı yaklaşım, EMDR görmüş bireylerin beyanlarını kategorik olarak dışlamak değildir” dedi.
Klinik çalışmalar ile deneysel hafıza araştırmalarının aynı bağlamda değerlendirilmemesi gerektiğini söyleyen Turna, laboratuvar ortamında elde edilen bulguların gerçek yaşam travmalarına doğrudan genellenemeyeceğine dikkat çekti.
Turna, “Klinik çalışmalar, EMDR’ın TSSB belirtilerini, kaçınmayı, yeniden yaşantılamayı, bedensel uyarılmışlığı ve işlevsellik kaybını azaltıp azaltmadığına bakar. Deneysel hafıza çalışmaları ise çoğunlukla kontrollü laboratuvar koşullarında yürütülür. Bu çalışmalar anının canlılığı, duygusal tonu, ayrıntı miktarı, yanlış bilgiye açıklık veya hatırlama doğruluğu gibi değişkenleri ölçer. Bu nedenle deneysel bulgular, hafızanın değişebilirliğini anlamamız açısından kıymetlidir. Ancak doğrudan klinikte travma mağduru bir kişinin gerçek yaşam tanıklığına genellenmemelidir” değerlendirmesinde bulundu.
Travma terapisi görmüş bireylerin tanıklıklarının otomatik biçimde “güvenilmez” sayılmasının mevcut bilimsel literatürle tam olarak uyumlu görünmediğini ifade eden Turna, daha bilimsel ve vaka bazlı değerlendirme mekanizmalarına ihtiyaç olduğunu söyledi.
“Yalnızca terapi öyküsüne dayanarak kişinin tanıklığını geçersiz saymak, bilimsel konsensüsle tam uyumlu görünmemektedir”
Turna, “Bilimsel konsensüs daha dengeli bir noktadadır. Güncel literatür, travma terapilerinin kişinin anıyı deneyimleme biçimini, duygusal yoğunluğunu ve anlatım tarzını etkileyebileceğini kabul eder. Fakat standart, etik ve telkinsiz biçimde uygulanan travma terapilerinin otomatik olarak ‘sahte anı’ ürettiğini desteklemez. Bu nedenle yalnızca terapi öyküsüne dayanarak kişinin tanıklığını geçersiz saymak, bilimsel konsensüsle tam uyumlu görünmemektedir” dedi.
Hukuk sistemlerinde travma hafızasına ilişkin bilimsel bilgi düzeyinin artırılması gerektiğini kaydeden Turna, özellikle terapötik görüşme ile adli görüşme süreçlerinin sınırlarının netleştirilmesinin önemine işaret etti. Turna, “Hukuki açıdan temel mesele ‘Kişi terapi aldı mı?’ sorusundan çok, ‘Kişinin anlatımı hangi koşullarda oluştu, nasıl işlendi ve ne ölçüde bağımsız delillerle destekleniyor?’ sorusudur. Daha uygun yaklaşım; terapi sürecinin niteliğini, kullanılan yöntemleri, anlatımın tutarlılığını ve bağımsız delilleri birlikte değerlendiren vaka bazlı bir inceleme yürütmektir” ifadelerini kullandı.
“Travma anılarının parçalı hatırlanması normaldir”
EMDR Avrupa Akredite Danışmanı Halil İbrahim Duran ise tartışmanın sağlıklı değerlendirilebilmesi için öncelikle travma hafızasının doğasının anlaşılması gerektiğini söyledi. Travma sırasında beynin korku ve tehdit algısıyla ilişkili bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiğini, buna karşılık olayları zaman ve mekân bağlamına oturtan sistemlerin baskılanabildiğini belirten Duran, bu nedenle travma mağdurlarının yaşadıklarını parçalı, kronolojik olmayan ya da boşluklar içeren biçimde hatırlamasının olağan olduğunu söyledi.
Duran'a göre tartışmanın temelinde ise EMDR'ın travma anıları üzerinde yarattığı değişimin adli süreçlerde nasıl yorumlanması gerektiği sorusu yer alıyor.
“EMDR'ın sahte anı ürettiğine dair bilimsel kanıt bulunmuyor”
EMDR'ın standart protokole uygun biçimde uygulandığında sıfırdan gerçek dışı anılar oluşturduğunu gösteren bilimsel kanıt bulunmadığını söyleyen Duran, yöntemin travma sonrası stres bozukluğu tedavisindeki etkinliğinin uzun yıllardır araştırmalarla desteklendiğini vurguladı. Duran, “EMDR'ın ‘sahte anı ürettiği’ iddiası, bilimsel literatürde kanıtlanmış bir gerçek değil, aşırı genelleştirilmiş bir hipotezdir. Mevcut bilimsel konsensüs, standart protokolde uygulanan EMDR'ın travmatik anının özünü değiştirmeden, onunla ilişkili olumsuz duygu, beden duyumu ve işlevsiz inançları dönüştürdüğü yönündedir” dedi.
Bazı deneysel hafıza çalışmalarında göz hareketleri gibi çift görev uygulamalarının hatalı hatırlama oranlarını artırabildiğine ilişkin bulgular bulunduğunu hatırlatan Duran, bu araştırmaların çoğunlukla düşük duygusal yüklü laboratuvar uyaranlarıyla yürütüldüğünü ve gerçek yaşam travmalarına doğrudan genellenmesinin metodolojik açıdan sorunlu olduğunu kaydetti.
“EMDR sonrasında bazı anlatımlar daha tutarlı hâle gelebilir”
EMDR'ın anılar üzerindeki en tutarlı etkisinin, travmatik anının yarattığı duygusal yoğunluğu ve görsel canlılığı azaltmak olduğunu belirten Duran, bunun olayın doğruluğunun bozulduğu anlamına gelmediğini söyledi.
Duran, “Klinik gözlemler, EMDR sonrasında danışanların travmatik olayın ne olduğu, kim tarafından gerçekleştirildiği ve nerede yaşandığı gibi çekirdek bilgileri koruduklarını göstermektedir. Değişen unsur, çoğu zaman anıya eşlik eden yoğun bedensel duyumlar ve işlevsiz inançlardır” ifadelerini kullandı.
Travma sonrası parçalanmış anıların terapi sürecinde daha bütünlüklü biçimde işlenebildiğini belirten Duran, “Paradoksal olarak bazı mağdurların anlatımları EMDR sonrasında daha bağlamsal ve daha tutarlı hâle gelebilmektedir” dedi.
“Sorun yöntemden çok, telkin ve yönlendirme riskiyle ilgilidir”
EMDR sırasında ortaya çıkan yeni anı parçalarının tek başına sorun olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Duran, asıl önemli noktanın bu anıların nasıl ortaya çıktığı olduğunu söyledi.
Duran, “Eğer anılar terapistin yönlendirici soruları, telkini veya baskısı sonucunda ortaya çıkıyorsa, bu durum standart EMDR protokolünün bir parçası değildir. Bu tür vakalar, EMDR yönteminin kendisinin değil, standart protokol dışına çıkılmış uygunsuz terapötik uygulamaların sonucudur” değerlendirmesinde bulundu.
“EMDR görmek tek başına bir beyanı geçerli ya da geçersiz kılmaz”
Travma terapisi almış kişilerin ifadelerinin kategorik olarak güvenilir ya da güvenilmez ilan edilmesinin doğru olmadığını vurgulayan Duran, adli değerlendirmelerde terapi sürecinin niteliği, uygulamanın standart protokole uygunluğu, anlatımın ortaya çıkış biçimi ve diğer delillerle uyumunun birlikte incelenmesi gerektiğini söyledi.
Duran, “EMDR görmüş olmak, tek başına bir beyanın kabulü veya reddi için yeterli bir ölçüt değildir. Önemli olan uygulamanın nasıl yürütüldüğü, anıların ortaya çıkış şekli ve beyanın diğer delillerle ne ölçüde örtüştüğüdür” dedi.
Mahkemelerin bu tür dosyalarda travma psikolojisi ve hafıza alanında uzman bilirkişilerden görüş almasının yararlı olacağını belirten Duran, “EMDR bir psikolojik müdahale yöntemidir, bir adli sorgulama yöntemi değildir. Psikolojik müdahale amacıyla yürütülen terapi süreci ile adli amaçla alınan ifadeler arasındaki farkın gözetilmesi hem ruh sağlığı profesyonellerinin hem de hukukçuların sorumluluğudur” ifadelerini kullandı.
“Mağdur ve müştekilerin beyanları büyük önem taşımaktadır”
Bu tartışmaya ilişkin dördüncü değerlendirme ise ceza yargılaması pratiği içinde uzun yıllardır görev yapan Avukat Mustafa Tırtır’dan geldi. Tırtır, EMDR gibi terapötik müdahalelerin beyan delili üzerindeki etkisinin tek başına bir “güvenilirlik” ya da “güvensizlik” sonucu doğuramayacağını, belirleyici olanın her zaman dosya bütünlüğü olduğunu vurguladı.
Tırtır, EMDR terapisi ve benzeri travma müdahalelerine ilişkin tartışmalara hukuki açıdan yaklaşırken, ceza yargılamasında beyan delilinin merkezî rolüne dikkat çekti: “Öncelikle belirtmek gerekir ki ceza yargılamasında beyan delili en önemli delillerden biridir. Tanıklar, olayla ilgili beş duyuları ile algıladıkları hususları mahkeme huzurunda yemin ederek anlatırlar ve mahkeme de bu beyanları diğer delillerle birlikte değerlendirir. Mağdur ve müştekilerin beyanları da özellikle bazı suç tiplerinde büyük önem taşımaktadır.”
Tırtır, özellikle travmatik olaylara ilişkin dosyalarda zaman faktörünün ve hafıza süreçlerinin yargılamanın doğal bir parçası olduğunu belirterek şu değerlendirmeyi yaptı: “Bilhassa cinsel suçlar, aile içi şiddet olayları ve ağır travmaya neden olan dava konularında, kimi zaman olaydan yıllar sonra soruşturma veya dava açıldığı görülmektedir. Uygulamada on yıl, hatta daha uzun süre sonra mağdurların mahkeme huzuruna çıkarak yaşadıklarını anlattıkları dosyalar bulunmaktadır. Bu nedenle insan hafızasının travmatik olaylar karşısındaki işleyişi, modern ceza hukukunun ve psikolojinin ortak ilgi alanlarından biri hâline gelmiştir.”
“Beyanlarını tamamen güvenilmez hâle getirdiğini söylemek mümkün değildir”
EMDR gibi terapötik müdahalelerin tek başına beyanın güvenilirliğini ortadan kaldıran bir unsur olarak değerlendirilemeyeceğini belirten Tırtır, önceki uzman görüşleriyle de paralel biçimde şu ifadeyi kullandı: “Travmanın etkilerinin azaltılması amacıyla kullanılan çeşitli terapi yöntemlerinden olan EMDR uygulanmış olması; tek başına, beyanlarını tamamen güvenilmez hâle getirdiğini söylemek mümkün değildir.”
Terapi süreçlerinin hafıza ve anlatım üzerindeki etkilerinin bilimsel olarak tartışılmasının doğal olduğunu ifade eden Tırtır, mahkemelerin zaten beyanı tek başına değil bütün deliller içinde değerlendirdiğini hatırlattı: “Bununla birlikte, terapi süreçleri gibi diğer tüm süreçlerin, kişinin hatırlama biçimi üzerindeki etkilerinin bilimsel olarak tartışılması ve mahkemeler tarafından değerlendirilmesi de son derece doğal bir durumdur. Gerçekten birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de mahkemeler, mağdur veya tanık beyanlarının doğruluğunu, tutarlılığını ve diğer delillerle uyumunu değerlendirerek karar vermektedir.”
Tırtır, ceza yargılamasında verilen kararların ağırlığına dikkat çekerek, hafıza ve travma alanındaki bilimsel tartışmaların hukukla kesişiminin önemine şu sözlerle işaret etti: “Bazı davalarda bu beyanlara göre sanık hakkında 10 yıl, 15 yıl ya da müebbet hapis cezaları gibi özgürlüğünü yıllarca etkileyecek mahkûmiyet kararlarının temel dayanaklarından biri olabilmektedir. Bu nedenle hafıza, travma ve terapi yöntemlerinin beyanlar üzerindeki etkilerinin bilimsel açıdan incelenmesi önem taşımaktadır.”
"Hukuk ile psikolojinin kesiştiği bir alan"
Bu tartışmaya ilişkin son değerlendirme ise ceza yargılaması pratiği içinde uzun yıllardır görev yapan Avukat Yurdal Kılıçer’den geldi. Kılıçer, EMDR’ın güçlü bir psikoterapi yöntemi olduğunu ancak bu tür tartışmaların hukuk ile psikolojinin farklı bilgi üretme biçimlerinden kaynaklanan doğal bir kesişim alanında ortaya çıktığını ifade etti.
Kılıçer, hukuk sisteminin delil değerlendirme mantığına dikkat çekerek şu değerlendirmeyi yaptı: “EMDR, (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme), güçlü bir psikoterapi yöntemidir. Bu konu hukukun katı ve şekilci ispat kuralları ile psikolojinin ve psikiyatrinin dinamik yapısının kesiştiği bir alandır. Hukuk sistemi; masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gibi temel güvenceler üzerine kuruludur. Bu nedenle dava konusu olay bakımından maddi gerçeğe ulaşabilmek için mümkün olduğunca nesnel, doğrulanabilir ve şüpheden uzak delillere ihtiyaç duyar. Buna karşılık modern psikoloji ve nörobilim, hafızanın statik olmadığını; her hatırlama sürecinde kısmen yeniden yapılandırılan dinamik bir mekanizma olduğunu ortaya koymaktadır.”
EMDR gibi travma terapilerinin hafıza üzerindeki etkisine ilişkin tartışmalara da değinen Kılıçer, sürecin doğasına ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “EMDR gibi yoğun travma terapilerinde travmatik anıların nörolojik olarak yeniden işlenmesi amaçlanır. Bu süreçte, bazen bastırılmış detaylar su yüzüne çıkabilir veya anının algılanış biçimi değişebilir. Avustralya’daki kısıtlayıcı uygulamaların temelinde de işte tam da bu nedenlerle, mahkemelerin bu yeniden işleme sürecini, hatırlanan olayların terapötik süreçlerden etkilenebilme ihtimali veya telkine açıklık riski bakımından değerlendirmesi yatmaktadır.”
“Doğrudan sahte anı oluşturduğunu gösteren bilimsel kanıt bulunmuyor”
Tartışmanın sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi için iki ayrı başlığın birbirinden ayrılması gerektiğini belirten Kılıçer, bunlardan ilkinin EMDR sonrası verilen ifadelerin hukuki güvenilirliği, diğerinin ise sahte anı iddialarına ilişkin bilimsel kanıt düzeyi olduğunu söyledi.
Bilimsel literatüre ilişkin değerlendirmesinde ise Kılıçer, şu ifadelere yer verdi: “Bazı deneysel çalışmalar, göz hareketlerinin anıların canlılığını azaltırken yanlış bilgiye açıklığı artırabileceğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte mevcut araştırmalar, bu bulguların doğrudan klinik EMDR uygulamalarına genellenemeyeceğini vurgulamaktadır. Nitekim UNSW tarafından yapılan değerlendirmede, EMDR’ın sahte anı oluşturduğunu gösteren doğrudan bir bilimsel kanıt bulunmadığı, aynı durumun diğer travma odaklı terapi yöntemleri için de geçerli olduğu belirtilmektedir.”
Hukuki çerçeveye ilişkin değerlendirmesinde Kılıçer, tartışmanın çoğu zaman güvenilirlik ile delilin kabul edilebilirliği arasındaki sınırın karıştırılmasından kaynaklandığını ifade etti: “Avustralya’daki tartışmanın merkezinde, travma terapisi görmüş bir kişinin mahkemede vereceği ifadenin güvenilirliği ile delilin kabul edilebilirliğinin birbirine karıştırılması yer almaktadır. Travmanın etkilerini azaltmaya yönelik bilimsel bir terapi yönteminin yalnızca teorik riskler gerekçe gösterilerek dışlanması; özellikle cinsel saldırı, aile içi şiddet ve çocukluk çağı travmaları gibi dosyalarda mağdurların adalete erişim hakkı bakımından önemli sakıncalar doğurabilir.”
Kılıçer, EMDR geçmişinin tek başına belirleyici bir ölçüt olarak kullanılmaması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam etti: “EMDR geçmişi, tek başına bir tanıklığın veya mağdur beyanının güvenilirliğini ortadan kaldıran bir unsur olarak kabul edilmemelidir. Ancak somut olayın özellikleri çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gereken bir faktör olarak dikkate alınabilir.”
“EMDR görmüş bir tanık veya mağdurun ifadesi doğrudan çürütülmek yerine…”
İsabetli yaklaşımın kategorik kabul veya kategorik dışlama olmadığını belirten Kılıçer, değerlendirme ölçütlerini şu şekilde sıraladı: “EMDR görmüş bir tanık veya mağdurun ifadesi doğrudan çürütülmek yerine; beyanın oluşum süreci ayrıntılı şekilde incelenmeli, terapi sürecine ilişkin kayıtlar uzman görüşü eşliğinde değerlendirilmeli, ifade iç tutarlılığı ve zaman içindeki sürekliliği bakımından analiz edilmeli, maddi deliller ve diğer destekleyici kanıtlarla karşılaştırılmalı, bilirkişi incelemeleri güncel bilimsel veriler ışığında yürütülmelidir.” Kılıçer’e göre bu yaklaşım hem adil yargılanma hakkının hem de travma mağdurlarının adalete erişim hakkının birlikte gözetilmesini mümkün kılmaktadır.
Bu son değerlendirmeyle birlikte uzman görüşleri, farklı disiplinlerden gelen vurgulara rağmen bazı ortak noktalarda kesişiyor. EMDR ve benzeri travma terapilerinin varlığı, tek başına bir beyanı ne otomatik olarak güvenilir kılıyor ne de doğrudan geçersiz hâle getiriyor. Psikoloji ve hukuk alanındaki değerlendirmeler, belirleyici unsurun terapi geçmişinden ziyade ifadenin oluşum koşulları, terapötik sürecin niteliği ve beyanın diğer objektif delillerle kurduğu ilişki olduğunu ortaya koyuyor.
Dolayısıyla tartışmanın odağında artık “EMDR görmüş bir ifade güvenilir midir?” sorusundan çok, “Bu ifade hangi bağlamda, hangi yöntemlerle ve hangi destekleyici verilerle birlikte değerlendirilmelidir?” sorusu yer alıyor. Bilimsel literatür ve hukuk pratiği birlikte okunduğunda ise yaklaşımın kategorik kabul ya da dışlama yerine, her somut olayın kendi dinamikleri içinde, çok katmanlı ve delil temelli bir değerlendirmeye dayanması gerektiği görülüyor.

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.