22 Ocak 2026

Davos 2026: Vahşi kapitalizmin sonuna dair itiraf

Davos'ta bu yıl, uzlaşma temalı zirve, vahşi kapitalizmin derin krizini masaya yatırdı. Artık çöküşün yapısal olduğu kabul ediliyor. Kontrolsüz finansallaşma, derin eşitsizlikler, iklim maliyetleri ve teknolojinin yıkıcı etkileri, sistemin sürdürülemez olduğunu gösteriyor.

Davos, yalnızca küresel elitlerin bir araya geldiği sembolik bir zirve olmanın çok ötesinde, kapitalizmin kendi iç çelişkileriyle yüzleştiği ve her yıl “kendini yeniden anlatmaya” çalıştığı bir küresel vitrin işlevi görüyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun İsviçre’nin bu küçük kasabasında 1970’lerin başında başlayan hikâyesi, esasen II. Dünya Savaşı sonrası inşa edilen liberal ekonomik düzenin entelektüel ve kurumsal meşruiyetini pekiştirme çabasının bir uzantısıdır. Davos’un erken dönemlerinde tartışılan ana temalar, piyasa ekonomisinin etkinliği, özel sektör liderliğinin ekonomik kalkınmadaki rolü ve uluslararası sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması gibi, klasik liberal iktisadın temel önermeleriyle uyumluydu. Bu anlamda Davos Dünya Ekonomik Forumu, uzun yıllar boyunca kapitalizmin “aklıselim sesi” olarak konumlandı ve serbest piyasa düzeninin küresel ölçekte yayılmasının doğal, hatta kaçınılmaz olduğu varsayımını yeniden üreten bir platform olarak işlev gördü.

Piyasa her şeyi çözer mi?

Kapitalizmin bu kendinden emin anlatısı, özellikle 1990’ların sonu ve 2000’li yıllarla birlikte giderek aşınmaya başladı. Küreselleşmenin kazananları ile kaybedenleri arasındaki makas derinleşti; gelir ve servet eşitsizlikleri tarihsel olarak benzeri az görülür boyutlara ulaştı. 2008 küresel finans krizi ise Davos’un temsil ettiği ekonomik aklın en ciddi sınavlarından biri oldu. O güne dek “piyasa her şeyi çözer” önermesini neredeyse dogmatik biçimde savunan küresel elitler, devlet müdahalesinin zorunlu olduğu bir kriz ortamında, kendi yarattıkları finansal mimarinin sürdürülemezliğini kabullenmek zorunda kaldılar. Hatta bu “Acaba Keynes haklı mıydı” manşetlerinin atılmasına yol açtı.  Bu kriz, vahşi kapitalizmin, yani finansallaşmanın kontrolsüz biçimde derinleştiği, emeğin sistematik olarak değersizleştirildiği ve sosyal devletin geri çekildiği bir ekonomik modelin yapısal kırılganlıklarını görünür kıldı.

Davos’un bu dönemdeki söylemleri ise dikkat çekiciydi. Kriz sonrası yıllarda forumun gündeminde “daha kapsayıcı büyüme”, “sorumlu kapitalizm” ve “paydaş kapitalizmi” gibi kavramlar sıkça yer almaya başladı. Bu kavramsal dönüşüm, yüzeyde bir özeleştiri izlenimi verse de esasen kapitalizmin kendini yeniden üretme refleksinin bir yansımasıydı. Zira Davos, sistemi kökten sorgulamak yerine, sistemin yarattığı sorunları yine sistem içi düzenlemelerle aşmayı öneren bir yaklaşımı benimsedi. Buna rağmen, özellikle akademik çevrelerde ve gelişmekte olan ülkelerde, Davos’ta dile getirilen reformist söylemin pratikte karşılığının sınırlı kaldığı yönünde güçlü ve fakat her şeye rağmen yetersiz eleştiriler ortaya çıktı.

Sosyal devletin hayaleti

2020’li yıllara gelindiğinde ise vahşi kapitalizmin krizinin artık geçici değil, yapısal olduğu daha net biçimde görülmeye başlandı. COVID-19 pandemisi, küresel tedarik zincirlerinin ne denli kırılgan olduğunu; sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik gibi kamusal alanların piyasaya terk edilmesinin toplumsal maliyetlerini çarpıcı biçimde ortaya koydu. Pandemi süreci, bir yandan devletin ekonomik hayattaki rolünün yeniden hatırlanmasına yol açarken, diğer yandan küresel eşitsizlikleri daha da derinleştirdi. Bu dönemde Davos’un gündeminde yer alan tartışmalar, kapitalizmin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve siyasal bir kriz içinde olduğunu ima eder hâle geldi.

Kapitalizm nereye evrilecek?

İşte 2026 Davos Toplantısı, tam da bu tarihsel birikimin ve artan sistemik gerilimlerin ortasında gerçekleşiyor. “Diyalog Ruhu” teması, yüzeyde uzlaşma ve iş birliği çağrısı gibi görünse de daha derin bir okumayla, küresel ekonomik düzenin meşruiyet krizine verdiği bir yanıt olarak değerlendirilebilir. Zira günümüz dünya ekonomisi, bir çoklu kriz ortamıyla karşı karşıyadır: büyüme oranlarının kalıcı biçimde düşmesi, borçluluk düzeylerinin sürdürülemez hâle gelmesi, iklim krizinin ekonomik maliyetlerinin hızla artması ve teknolojik dönüşümün emeği dışlayan bir yapıya evrilmesi. Bu koşullar altında vahşi kapitalizmin, yani yalnızca kâr maksimizasyonunu merkeze alan ve toplumsal refahı ikincil gören bir ekonomik anlayışın sürdürülebilirliği ciddi biçimde sorgulanıyor.

2026 Davos’ta öne çıkan tartışmalar, bu sorgulamanın artık marjinal bir söylem olmaktan çıktığını gösteriyor. Yapay zekâ ve dijitalleşme başlığı altında yürütülen tartışmalar, teknolojik ilerlemenin otomatik olarak toplumsal refah artışı yaratmadığını açık biçimde ortaya koyarken, birçok büyük şirketin yapay zekâ yatırımlarından beklenen verimliliği elde edememesi, teknolojik determinizmin sınırlarını gözler önüne seriyor. Daha da önemlisi, bu teknolojilerin işgücü piyasaları üzerindeki etkileri, Davos’ta giderek daha eleştirel ve tepkili bir perspektifle ele alınıyor. Düşük ve orta vasıflı işlerin hızla ortadan kalktığı, buna karşın yeni yaratılan işlerin dar bir nitelikli işgücüne hitap ettiği bir ekonomik yapı, zaten son yıllarda bozulan gelir dağılımını daha da bozma potansiyeli taşıyor. Bu durum, vahşi kapitalizmin dijital çağda aldığı yeni biçimlerden biri olarak okunabilir.

Küreselleşme: Tamam mı, devam mı?

Jeopolitik gelişmeler de 2026 Davos’un temelde yer alan arka planını oluşturuyor. Küreselleşmenin geri dönüşü olmayan bir süreç olduğu varsayımı, yerini bölgeselleşme, ticaret savaşları ve ekonomik milliyetçilik eğilimlerine bırakmıştı. Büyük ekonomiler arasındaki rekabet, yalnızca ticaret politikalarıyla sınırlı kalmayıp, teknoloji, enerji ve finans alanlarına da yayılma gösteriyor. Bu bağlamda Davos’ta dile getirilen “küreselleşme başarısız oldu” yönündeki görüşler, aslında vahşi kapitalizmin küresel ölçekte yarattığı dengesizliklerin bir itirafı niteliğindedir. Serbest ticaretin ve sermaye hareketlerinin sınırsız biçimde serbestleştirilmesi, beklendiği gibi evrensel refah artışı yaratmazken; aksine bazı ülkelerde sanayisizleşme, istihdam kaybı ve toplumsal huzursuzluklara yol açtı.

İklim krizi ve yeşil dönüşüm tartışmaları da vahşi kapitalizmin sınırlarına işaret eden önemli bir eksen oluşturuyor. İklim değişikliğinin ekonomik maliyetleri artık soyut senaryolar olmaktan çıkıp, somut bütçe kalemleri ve büyüme kısıtları hâline geldi. Buna rağmen, yeşil dönüşümün finansmanı ve maliyetlerin kim tarafından üstlenileceği sorusunun, hâlâ net bir yanıt bulamadığını görüyoruz. Bu bağlamda gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumlulukları ile gelişmekte olan ülkelerin kalkınma ihtiyaçları arasındaki gerilim, kapitalizmin eşitsiz doğasını bir kez daha görünür kılıyor. Vahşi kapitalizm, çevresel maliyetleri uzun yıllar boyunca dışsallaştırarak büyümesini sürdürürken; bugün bu maliyetlerin geri dönüşü, sistemin kendisini tehdit eder hâle geliyor.

İtiraflar ve restleşmeler

Davos Zirvesi’ndeki bu tartışmaların dünya ekonomisi açısından anlamı, bir “sonuç üretme” kapasitesinden ziyade bir “farkındalık eşiği” yaratıyor olması diyebiliriz. Zira Davos, vahşi kapitalizmin çöktüğünün açıkça ilan edilebileceği bir platform olmasa da artık bu modelin sürdürülemezliğini örtük biçimde kabul eden bir söyleme ev sahipliği yapıyor. Paydaş kapitalizmi, kapsayıcı büyüme ve sürdürülebilirlik gibi kavramlar, bu kabulün kavramsal araçları olarak nitelenebilir. Ne var ki bu kavramların içinin ne ölçüde doldurulacağı, Davos sonrası politika tercihlerine bağlı olacaktır.

Zirvede dile getirilen itiraflar ve restleşmelerden hareketle, Davos’un küresel ekonomik düşüncenin geçirdiği paradigmatik sarsıntıyı yansıtması açısından işlevsel olduğunu söyleyebiliriz. Bu tartışmalar bize neoliberal dönemin “tek doğru” olarak sunulan politikalarının artık ikna gücünü yitirdiği bir döneme girdiğimizi gösteriyor. Vahşi kapitalizmin çöküşü, ani bir yıkımdan ziyade, uzun süredir biriken çelişkilerin görünür hâle gelmesi şeklinde tezahür ediyor. Davos ise bu çelişkilerin dile getirildiği, fakat henüz radikal çözümlerin üretilemediği bir ara durak olarak kabul edilebilir.

Sonuç olarak 2026 Davos Dünya Ekonomik Zirvesi, kapitalizmin geleceğine dair kesin yanıtlar sunmaktan çok, mevcut modelin sınırlarını ve açmazlarını berraklaştırma misyonunu üstleniyor. Küresel ekonominin, yalnızca büyüme oranları ve finansal göstergelerle değerlendirilemeyecek kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunun bir kez daha vurgulanması bakımından bunun yeni bir fırsat olarak değerlendirilmesi gerekiyor. Sosyal adalet, çevresel sürdürülebilirlik ve demokratik meşruiyet gibi unsurların, ekonomik analizlerin ayrılmaz bir parçası hâline geldiği ve vahşi kapitalizmin çözülmeye başladığı bu tarihsel eşikte, Davos’un rolünün, sistemi kurtarmak ile sistemi dönüştürmek arasındaki gerilimde şekillendiğini vurgulamamız gerekir. Bu gerilimin hangi yönde sonuçlanacağı ise, Davos’un ötesinde, ulusal politikaların ve toplumsal taleplerin belirleyiciliğiyle ortaya çıkacağı aşikârdır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...