12 Mart 2026

55. yılında 12 Mart 1971

12 Mart 1971 muhtırası, yalnızca bir hükûmeti devirmedi; Türkiye’de özgürlüklerin daraltıldığı, aydınların susturulduğu ve hukukun askerî vesayetin gölgesine girdiği bir “ara rejim” başlattı. Ziverbey’den Mamak’a uzanan bu dönem, demokrasinin kırılganlığını hatırlatan acı bir hafıza olarak kaldı.

12 Mart 1971 günü saat 13.00’te Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) haber bülteninde okunan üç maddelik metin, bir hükûmetin istifasıyla birlikte Türkiye’nin demokrasi tarihinde yaklaşık üç yıl sürecek olan ve "ara rejim" olarak adlandırılan karanlık bir dönemin başladığını haber veriyordu. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un imzalarını taşıyan bu muhtıra, parlamento ve hükûmeti ülkeyi "anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluk içine sokmakla" suçluyordu. Ancak bu sert metnin gerisinde, sokak hareketlerini durdurma arzusunun dışında 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortamı "lüks" olarak gören bir askerî bürokrasinin ve sağ siyasetin restorasyon projesi yatıyordu. Ankara’nın puslu havasında yankılanan bu bildiri, kısa süre içinde üniversitelerin kapısına kilit vurulmasına, yayınevlerinin basılmasına, aydınların topluca tutuklanmasına ve Erenköy’deki köşklerde yankılanan işkence çığlıklarına dönüşecekti.

1971 müdahalesini anlamak için 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşümü ve ekonomik tıkanıklığı analiz etmek zaruridir. 1961 Anayasası’nın sağladığı nispi özgürlükler, Türkiye’de sol düşüncenin kitleselleşmesine, Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) meclise girmesine ve öğrenci hareketlerinin ivme kazanmasına olanak tanımıştı. Ancak bu dinamizm, kurulu düzen ve ordu içerisindeki muhafazakâr kanatlar tarafından bir "ulusal güvenlik tehdidi" olarak kodlanmıştı.

Ekonomik düzlemde ise Türkiye, 1970 yılına gelindiğinde büyük bir darboğazdaydı. Siyasi istikrarsızlık ve dış ödemeler dengesindeki bozulma, Süleyman Demirel hükûmetini radikal kararlar almaya zorlamıştı. 9 Ağustos 1970 tarihinde gerçekleştirilen ve Türk Lirası’nın değerini %66,6 oranında düşüren devalüasyon, halkın yoksullaşmasına ve toplumsal tepkinin sokağa taşmasına neden olmuştu. Bu dönemde askerin ekonomik alandaki etkisi de Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK) üzerinden pekişmiş, ordu bir savunma gücünden daha çok ülkenin en büyük holdinglerinden biri haline gelmişti.

Dış politikada ise ABD ile yaşanan "haşhaş krizi" gerilimi tırmandırıyordu. Başkan Nixon yönetimindeki ABD, Türkiye’deki afyon üretiminin yasaklanması için büyük baskı uyguluyor, Demirel hükûmetinin bu konudaki tereddütlerini ve ülkedeki "sol anarşiyi" kontrol altına alamamasını kendi çıkarlarına aykırı buluyordu. İçeride ise 15-16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi, egemen sınıflar arasında "sosyal uyanışın ekonomik gelişmeyi geçtiği" yönündeki kanaati pekiştirmiş ve otoriter bir müdahalenin zeminini hazırlamıştı.

9 Mart ve 12 Mart: Ordunun kendi içindeki hesaplaşması

12 Mart Muhtırası, aslında ordu içindeki iki farklı darbe dinamiğinin çatışmasının bir sonucudur. Bir yanda kendilerini "Sol-Kemalist" olarak tanımlayan, 27 Mayıs ruhunu radikalleştirerek sürdürmek isteyen ve bir "Milli Demokratik Devrim" hedefleyen 9 Mart grubu vardı. Emekli Korgeneral Cemal Madanoğlu ve Doğan Avcıoğlu gibi isimlerin etrafında kümelenen bu yapı, ordu içindeki alt ve orta kademeli subaylar arasında ciddi bir desteğe sahipti. Ancak bu girişim, MİT’in sızdırdığı bilgiler ve dönemin Birinci Ordu Komutanı Faik Türün’ün karşı hamleleriyle akamete uğratılmıştı.

9 Martçıların tasfiye edilmesiyle birlikte, ordunun emir-komuta zincirini korumak isteyen üst kademe, hiyerarşiyi bozmadan sivil yönetime el koyma yolunu seçecekti. 12 Mart günü verilen muhtıra, bir yandan Demirel hükûmetini düşürürken diğer yandan ordu içindeki radikal sol kanadı tamamen temizlemeyi hedeflemişti. Bu müdahale, parlamentoyu feshetmeyerek ve partileri kapatmayarak "demokratik bir görünüm" sergilemeye çalışsa da aslında sivil siyaseti tamamen askerin vesayeti altına sokmuştu.

Muhtıra sonrası kurulan Nihat Erim hükûmetleri, "partilerüstü" ve "reform hükûmeti" iddialarıyla yola çıksa da, asli görevleri ordunun talebi olan sertlik politikalarını hayata geçirmek olacaktı. Nihat Erim’in başbakanlığa getirilmesiyle birlikte, 1961 Anayasası’nın "özgürlükçü karakterini zayıflatan" anayasa değişiklikleri süreci başlatıldı. Erim'in kamuoyuna yansıyan "Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir" ifadesi, dönemin ruhunu özetleyen ve daha sonra yapılacak operasyonlara isim babalığı yapacak olan bir tehditti.

Balyoz Harekâtı ve İstanbul'un büyük gözaltı günleri

12 Mart rejiminin en somut ve sert uygulaması, "Balyoz Harekâtı" olarak bilinen kitlesel tutuklama ve baskı zinciridir. Bu süreci tetikleyen en önemli olay, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) militanlarının 17 Mayıs 1971’de İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırması olmuştu. Militanlar, o dönemde yakalanmış olan Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyorlardı.

Hükûmetin bu eyleme tepkisi, sadece faillerin peşine düşmek değil, tüm sol muhalefeti ezmek yönünde olmuştu. Sadi Koçaş tarafından radyoda okunan sert bildiride, Elrom’un öldürülmesi durumunda THKP-C ile ilişkisi olduğu iddia edilen herkesin "rehin" muamelesi göreceği ve "başlarının ezileceği" ilan edildi. 22 Mayıs’ta Elrom’un cesedinin bulunmasının ardından, 23 Mayıs gecesi İstanbul’da 15 saatlik sokağa çıkma yasağı ilan edilerek "Fırtına-I" operasyonu başlatıldı.

Bu operasyon kapsamında 30 bin asker ve polis, İstanbul’u ev ev aramış, binlerce kişi gözaltına alınmıştı. Ancak ilginç olan, yakalananlar arasında Elrom’u kaçıran militanların değil, ülkenin önde gelen yazarlarının, şairlerinin, akademisyenlerinin ve gazetecilerinin olmasıdır. Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Mümtaz Soysal, Muammer Aksoy ve Uğur Mumcu gibi isimler bu süreçte "sakıncalı" görülerek gözaltına alınan yüzlerce aydından sadece birkaçıydı. Kitaplar yasaklanmış, evlerdeki kütüphaneler "suç delili" sayılarak toplanmış ve meydanlarda yakılmıştı. Balyoz Harekâtı, aslında militan bir örgüte karşı yapılan operasyonun ötesinde, Türkiye’nin entelektüel birikimine karşı yürütülen planlı bir tasfiye hareketine dönüşecekti.

Ziverbey Köşkü: İşkencenin ve hukuksuzluğun adresi

12 Mart döneminin toplumsal bellekte bıraktığı en derin iz, şüphesiz işkence iddiaları ve bu iddiaların merkez üssü haline gelen Ziverbey Köşkü’dür. Kadıköy Erenköy’de, Zihni Paşa’ya ait olan bu köşk, MİT ve Kontrgerilla tarafından bir sorgu merkezine dönüştürülmüştü. Köşke getirilen tutukluların gözleri bağlanıyor, kendilerine "Burası anayasanın ve yasaların bittiği yerdir. Burada sadece biz varız ve biz Genelkurmay’a bile hesap vermeyiz" şeklinde psikolojik baskı yapılıyordu.

Ziverbey’deki sorgulama yöntemleri, Orta Çağ karanlığını aratmayacak fiziksel ve psikolojik teknikleri içeriyordu. Falaka, elektrik işkencesi, askıya alma, günlerce uykusuz ve aç bırakma gibi yöntemler, sanıklardan istedikleri ifadeleri almak için sistematik olarak kullanılmıştı.  Sorgucuların temel amacı, ordu içindeki 9 Martçı subaylarla sivil aydınlar arasındaki bağı "kanıtlamak" ve sol hareketi tamamen yasadışı bir zemine oturtmaktı.

Ziverbey Köşkü’nün en bilinen tanıklığı, gazeteci-yazar İlhan Selçuk’a aittir. İlhan Selçuk, ağır işkenceler altında kendisine dikte ettirilen ifadeyi yazarken, tarihe geçecek bir zekâ ve direniş örneği sergilemişti. Selçuk, yazdığı metnin her cümlesindeki sondan ikinci kelimenin ilk harflerini birleştirerek bir şifre oluşturmuştu. İfade deşifre edildiğinde ortaya çıkan cümle şudur: "Zincire vuruldum, işkence altındayım". Bu akrostiş, daha sonra mahkeme aşamasında ifadenin işkence altında alındığının en büyük kanıtı olarak sunulmuş ve İlhan Selçuk’un beraat etmesini sağlamıştı. Selçuk’un yaşadıklarını anlattığı "Ziverbey Köşkü" kitabı, bu dönemde kurumsallaşan devlet şiddetinin en sarsıcı belgelerinden biri olarak kabul edilir.

Mamak Askerî Cezaevi ve “Sakıncalı piyade”

Ankara’daki baskının ve yargılamaların merkezi ise Mamak Askerî Cezaevi olacaktı. 12 Mart rejimi, üniversite gençliğini ve akademisyenleri "anarşinin odağı" olarak gördüğü için binlerce öğrenci ve öğretim üyesini Mamak’a hapsetmişti. Burada kurulan sıkıyönetim mahkemeleri, savunma hakkının kısıtlandığı, iddia makamının mutlak üstünlüğüne dayalı bir yargılama düzeni yürüttü.

Uğur Mumcu, bu dönemin en trajikomik hikayelerinden birinin baş kahramanıdır. Yazdığı bir yazı nedeniyle "orduya hakaret" suçlamasıyla tutuklanan Mumcu, Mamak Cezaevi’nde yaklaşık bir yıl hapis yattı. Mumcu, cezaevinden çıktıktan sonra askere sevk edildiğinde, hukukçu ve yedek subay adayı olmasına rağmen "sakıncalı" görülerek piyade eri olarak Patnos’a gönderildi. Mumcu, bu süreci "Sakıncalı Piyade" kitabında ironik ve sarsıcı bir dille anlatmıştı.

Mumcu’nun kitabında yer alan "Efendiim, işte gördünüz, suç büyük: Önce Leninist, sonra Maoist, sonra Kürtçü. Üçü bir arada. Üçü bir arada olursa kurtuluş yok" sözleri, dönemin yargı mantığındaki absürtlüğü ve "herkesi suçlu çıkarma" gayretini yansıtır. Mumcu, askerî hiyerarşinin ve yargının nasıl birer baskı aracına dönüştüğünü şu sözlerle eleştirir: "Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze". "Sakıncalı Piyade", sadece bir anı kitabı değil, aynı zamanda 12 Mart rejiminin hukuk dışı uygulamalarının ve aydınlara yönelik sistematik aşağılamanın bir anatomisidir.

Anayasa değişiklikleri: Özgürlükçü ruhun tasfiyesi

12 Mart rejimi, sadece insanları hapse atmakla kalmamış, bu baskı düzenini yasallaştırmak için 1961 Anayasası’nı da temelinden sarsmıştı. 1971 ve 1973 yıllarında yapılan iki büyük anayasa değişikliği ile "kamu düzeni" gerekçesiyle temel hak ve özgürlüklerin alanı daraltıldı. Bu süreçte ordunun ve sağ siyasetin en çok hedef aldığı konuların başında özerk kurumlar geliyordu.

TRT ve üniversitelerin özerkliği, 12 Mart’ın en büyük kurbanları olacaktı. 1961 Anayasası’nın 121. maddesiyle tanınan TRT’nin idari ve mali özerkliği kaldırılarak kurum, devletin ve hükûmetin bir propaganda aracı haline getirilmişti. Üniversitelerin akademik ve idari özerklikleri ciddi biçimde sınırlandırılmış, öğretim üyelerinin görevlerine son verilmesi veya üniversite dışı mekanizmalarca denetlenmesi yasal hale getirilmişti.

Yargı alanında ise Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kurulması ve Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’nin tesisi gibi kararlar, "hukuk içinde bir hukuksuzluk" alanı yaratacaktı. Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin verilmesi, yürütmeyi yasama karşısında mutlak bir güç haline getirmiş ve parlamenter sistemin denge-denetleme mekanizmalarını felç etmişti. Bu anayasal düzenlemeler, Türkiye’de devletin vatandaş karşısında güçlendiği, ancak hukukun bireyi koruma işlevini yitirdiği otoriter bir yapının temellerini attı.

İdamlar: 6 Mayıs 1972 ve vicdanlardaki yara

12 Mart döneminin en karanlık ve geri dönülemez noktası, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmesiydi. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO) kurucuları olan bu üç genç, banka soygunu, adam kaçırma ve anayasal düzeni değiştirme suçlamalarıyla yargılandıkları sıkıyönetim mahkemelerinde ölüm cezasına çarptırıldılar.

Bu idam kararları, hukuki bir gereklilikten ziyade siyasi bir intikam aracı olarak görüldü. O dönem parlamentoda "Üç bizden, üç onlardan" (Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamına atıfla) zihniyetiyle hareket eden sağ partilerin vekilleri, idamların onaylanması için "El kaldırın" talimatlarına uydular. 6 Mayıs 1972 gecesi Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde infaz edilen bu idamlar, Türkiye’nin toplumsal vicdanında hala kanayan bir yaradır. Deniz ve arkadaşlarının idamı, üç gencin hayatını sonlandırmakla kalmadı Türkiye’de gençlik ve devlet arasındaki bağı koparmış, radikalleşmenin ve şiddetin meşrulaştığı bir dönemin kapısını araladı.

12 Mart’ın yarattığı travma, Türk edebiyatında "12 Mart Romanları" adı verilen özgün bir türün doğmasına yol açmıştı. Çetin Altan’ın "Büyük Gözaltı" romanı, bu dönemin ruhunu en iyi yansıtan eserlerden biridir. Roman kahramanının bir gece vakti evinden alınarak bilinmeyen bir yere götürülmesi ve sorgu odasındaki fiziksel acı ile geçmişe dair hatırlayışları arasındaki gidiş-gelişler, binlerce kişinin yaşadığı ortak tecrübenin edebi bir ifadesidir.

Bu eserlerde işkence, sadece bir fiziksel şiddet eylemi olarak değil, insanın kimliğini, onurunu ve iradesini kırmaya yönelik ideolojik bir aygıt olarak işlenir. 12 Mart, yazar ve aydınların hapsedildiği, kitapların yakıldığı bir dönem olduğu için, edebiyat bu dönemde bir direniş ve tanıklık mevzisi hâline gelmişti. Aziz Nesin gibi mizah ustalarının bile tutukluluk anılarında derin bir hüzün ve "yarın korkusu" hakimdir. Nesin, toplumun tüm fertlerinin "yarın korkusundan" kurtulması gerektiğini savunurken, aslında 12 Mart’ın yarattığı belirsizlik ve güvensizlik ortamını eleştirir.

12 Mart'ın siyasi mirası ve 12 Eylül'e giden yol

12 Mart ara rejimi, 1973 seçimleriyle birlikte yerini sivil bir hükûmete bıraksa da, Türkiye siyasetinde kalıcı hasarlar bırakmıştı. Birçok siyaset bilimci ve tarihçiye göre 12 Mart, 12 Eylül 1980 darbesinin bir "laboratuvarı" veya "provası" niteliğindedir. 12 Mart’ta temelleri atılan otoriter anayasal düzen, devletin "milli güvenlik" kavramını her şeyin üzerinde tutan yaklaşımı ve Kontrgerilla tipi yapıların legalleşmesi, sekiz yıl sonra gelecek olan çok daha kanlı müdahalenin altyapısını hazırlamıştı.

12 Mart döneminde yaşananlar, ordu içindeki hiyerarşinin siyaseti nasıl şekillendirdiğini ve sivil siyasetçilerin askerî vesayet karşısındaki çaresizliğini (veya iş birliğini) açıkça ortaya koymuştu. Süleyman Demirel’in "şapkasını alıp gitmesi" ve ardından anayasa değişikliklerine destek vermesi, Türk siyasetinin bu dönemdeki pragmatist ve ilkesiz duruşunun bir örneğidir. Öte yandan, Bülent Ecevit’in CHP içindeki çıkışı ve muhtıraya karşı sergilediği duruş, onu kitlelerin gözünde yeni bir umut hâline getirmiş ve İnönü döneminin kapanmasına zemin hazırlamıştı.

12 Mart 1971 Muhtırası ve ardından gelen ara rejim, Türkiye’nin demokrasi arayışına vurulmuş ağır bir "balyoz"dur. Ziverbey’in karanlık dehlizlerinden Mamak’ın hücrelerine, Gezmişlerin sehpasından Mumcuların sürgününe kadar uzanan bu süreç, adaletin ve hukukun nasıl birer baskı aracına dönüşebileceğinin en acı örneklerini sunar. Tarihsel arka planı, ekonomik tetikleyicileri ve toplumsal sonuçlarıyla 12 Mart, bugün hâlâ Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi mücadelesinde dersler çıkarılması gereken bir "hafıza durağı" olarak varlığını sürdürüyor. 

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...