Yeni bir emperyalizm çağı mı?
Haberin Eklenme Tarihi: 14.01.2026 12:51:00 - Güncelleme Tarihi: 14.01.2026 12:52:00Nicolás Maduro'nun bir ABD özel askerî operasyonuyla ele geçirilmesi ve ardından Donald Trump ile diğer isimlerin yaptığı açıklamalar, tüm dünya medyasında öngörülebilir bir heyecan yarattı. Ancak tam olarak neyin kayda değer olduğu, anlatıdan anlatıya bazen çarpıcı biçimde farklılık gösteriyor. Bu olaylara çığır açıcı bir anlam yükleyen iddiaların çoğu, daha yakından bir incelemeye dayanamıyor.
Operasyonun bir "rejim değişikliği" olarak nitelendirilmesi konusunda; sadece tek bir kişiyi değil, kendine has tüm yönetim yöntemini kapsayan Venezüella rejiminin, başkanın yakalanmasından ölümcül bir darbe alıp almadığını söylemek için henüz çok erken. Bazı (hepsi değil) siyasi mahkumların serbest bırakılması, gelecekteki kozmetik veya esaslı bir değişimin erken bir göstergesi olsa da Chavismo'nun geleneksel güç odaklarının Venezüella'yı yönetmeye devam ettiğini söylemek güvenli bir tespittir. Rejim muhaliflerine yönelik baskılar sürmektedir.
Bu durum, Venezüella operasyonunu; ABD'nin geçmişte gerçekleştirdiği ve benzer hukuksuzluk protestolarına yol açan 2003 Irak, 1989 Panama veya 1983 Grenada müdahaleleri gibi gerçek rejim değişikliği operasyonlarından siyasi sonuç bakımından muhtemelen daha az önemli kılıyor. Yerleşik normları yıkmak açısından bakıldığında, bazıları uyuşturucu kaçakçılığına karışmış olsa da sivil teknelere yönelik yapılan vahşi ve gereksiz saldırılar çok daha fazla sınır ihlali teşkil ediyordu. Her halükârda, bu eylem kuşkusuz yasa dışı olsa da bölge de dâhil olmak üzere emsalsiz değildir. Trump'ın ülkenin uzun süredir muzdarip olan petrol endüstrisine yönelik önerdiği yatırımlar, eğer uluslararası petrol şirketleri riskli, uzun vadeli ve muhtemelen sigortalanamaz yatırımlar yapmaya ikna edilebilirse, aslında Delcy Rodríguez hükümeti için faydalı olacaktır.
Bazı eleştirmenler, en azından bazı hava saldırıları gerçekleşmiş olsa da, ABD özel operasyon kuvvetleri ile Maduro’nun Kübalı ve Venezüellalı muhafızları arasındaki şiddetli çatışma raporlarının gerçekliğini sorguladı. Rejim güvenliğine bu kadar odaklanmış —ve bu konuda yetkin— bir hükümet varken, operasyonun sahada bile neredeyse zahmetsiz ve kayıpsız tamamlanmış görünmesi tuhaf duruyor. Chavista elitlerinin, daha kararlı bir müdahaleden kaçınmak için başkanı teslim etmiş olabileceği izlenimi, Maduro’nun bazı aile üyelerinin arzuladığı siyasi rolden duyulan hoşnutsuzlukla ilgili söylentilerle örtüşüyor. Sonuç olarak, Maduro'nun paketlenip çıkarılması, ne kinetik şiddet ne de norm ihlali açısından sansasyonel bir yenilik arz ediyor.
Bu hamle Şi Cinping’i Tayvan'ı işgal etmeye özendirir mi?
Bazıları ise operasyonun önemini, diğer otoriter liderlerin davranışları üzerindeki olası etkisinde görüyor. Maduro'nun başarılı bir şekilde ele geçirilmesi Şi Cinping’i Tayvan'ı işgal etmeye özendirir mi? Pek sayılmaz; büyük bir savaş başlatmak gibi sonuçları ağır kararlar, diğer ülkelerin davranışlarına bakılarak alınmaz. Ya da bir yorumcunun yukarıdaki öneriye tepki olarak alaycı bir dille belirttiği gibi: "Putin bile Ukrayna'yı işgal edebilir!" Onun bunu zaten yapmış olması, Venezüella operasyonunun devrimsel bir ihlal olmadığını, ancak toprak bütünlüğü normunun giderek marjinalleşmesine bir veri noktası daha eklediğini gösteriyor. Aslında Şi, bir süredir demokratik adanın Çin ana karasına şiddet yoluyla yeniden dâhil edilmesini açıkça düşünüyor; hatta bu projenin tamamlanması gereken yıl olarak 2027'yi işaret edecek kadar ileri gidiyor. Özellikle Çin Halk Cumhuriyeti'nin Tayvan meselesini bir iç mesele olarak gördüğü düşünülürse, denizaşırı ülkelerden bir teşvike muhtemelen ihtiyacı olmayacaktır. Hiçbir koşulda bu iki durumun eşitlenmesini istemeyecektir.
Operasyonun algılanan başarısının Donald Trump'ın davranışları üzerinde ne tür bir etki yaratacağı ise tamamen farklı bir sorudur. Avrupa güvenlik çevrelerinde, ABD'nin Grönland'ı işgal etme ihtimaline dair huzursuzluk arttı; başkanın Kolombiya, Küba ve Meksika hakkındaki yorumları da Latin Amerika genelinde benzer endişelere yol açtı. Bazı yorumcular, olayların yeni “Donroe Doktrini” çerçevesinde anlaşılması gerektiğini, yani tıpkı 1904'te Monroe Doktrini'ne eklenen Roosevelt Kararı'nda olduğu gibi, ABD'nin Batı yarımkürede tek taraflı müdahale hakkını saklı tutacağını ve böylece Sovyetler Birliği'nin Brejnev Doktrini ile iddia ettiğine benzer bir nüfuz alanı yaratacağını varsaydılar.
Yine de ikinci Trump yönetiminin dış politikasını doktrinler ve stratejiler üzerinden yorumlama girişimleri erkendir. Nüfuz alanına dayalı herhangi bir strateji, ABD'nin son İran saldırıları veya yönetimin Alman iç politikasına dair tekrarlanan açıklamaları göz önüne alındığında, muhtemelen kendisini sadece Batı yarımküre ile sınırlamayacaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki; Trump'ın Rusya'yı "yakın çevresinde" bir nüfuz alanına sahipmiş gibi algılaması, Rusya'nın yaklaşık dört yıldır süren tam ölçekli bir savaşta Ukrayna direnişini boyunduruk altına almaktan aciz olduğu gerçeğiyle tutarsızdır. Eğer tutarlı bir nüfuz alanı doktrini uygulansaydı, o zaman Rusya kendisini bir Çin nüfuz alanının içinde bulabilirdi.
Belki de Trump'ın emirleriyle gerçekleştirilen silahlı müdahaleler arasında not edilebilecek tek düzenlilik, şimdiye kadar hepsinin kan, hazine ve kamuoyu açısından oldukça düşük maliyetli olmasıdır. Bu durum Küba, Grönland veya Meksika sakinleri için sahte bir güvenlik hissi yaratabilir. Elbette bunlardan herhangi birini hedef alan bir operasyon, bu üç kategoriden birinde veya daha fazlasında çok daha maliyetli olacaktır. Ancak tüm düzenliliklerin bu denli geçici göründüğü bir dönemde, böyle bir kurala ne kadar güvenilebilir?