Ölüm ve dönüşüm üzerine

Haberin Eklenme Tarihi: 7.08.2026 11:21:00 - Güncelleme Tarihi: 7.08.2026 11:27:00

Çocukluğumun en güvenli, en sıcak köşesi anneannemin dizinin dibiydi. Küçükken başıma ne gelirse gelsin, dünya ne kadar karmaşık görünürse görünsün, onun şefkat dolu elleri saçlarımda gezindiği sürece güvende olduğumu bilir, evrenin tüm kargaşasından o sıcak kucağa sığınırdım. Benim ilk limanım, hayatı öğrenme rehberim, koşulsuz sevgiyi öğrendiğim ilk insan o olmuştu. Geçenlerde onu sonsuzluğa uğurladığımda, bir yakını kaybetmenin acısının yanında çocukluğumun o dokunulmaz kalesinin yıkılışını da yaşadım. Evimize ve ruhuma tarifsiz bir sükûnet çöktü. Peyami Safa’nın o çok haklı ifadesiyle: “Ölüm bir eve girince sağ kalanları da biraz öldürüyor. Bu sükût ondandır...” Gerçekten de birini kaybettiğinizde yalnızca o gitmiyor; sizin de onunla var olan bir parçanız sessizce eksiliyor, bardak masaya daha yavaş konuyor, nefes bile ses çıkarmadan alınıyor. Fakat günler geçip de ilk yakıcı keder, yerini derin bir tefekküre bıraktığında, odasında onun eşyalarına bakarken kendime sormaya başladım: Hakikaten yok mu oldu anneannem? Çocukluğumdan beri ruhuma ilmek ilmek işlediği o sevgi, o hayat dolu bakışlar, söylediği dualar bir anda hiçliğe mi karıştı? Montaigne Denemeler’de, “Ömrümüzün her günkü işi ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün içindesiniz” der. Evet, doğduğumuz günden itibaren her an bu büyük son durağa doğru yürüyoruz. Ancak o kapı kapandığında, arkasında kalan şey gerçekten zifiri bir karanlık ve mutlak bir yok oluş mu?   

Hiçliğin imkânsızlığı ve sevgi

Antik Çağ filozofu Parmenides’in sesine kulak verdiğimde içime derin bir serinlik düşüyor. Parmenides, var olan bir şeyin asla yok olamayacağını, hiçliğin ise ontolojik olarak imkânsız olduğunu savunur. “Nasıl yok olabilir var olan öyleyse?” diye sorar filozof. Anneannemin bana verdiği o koşulsuz sevgi, bende bıraktığı izler ve ruhu bir “gerçeklik”ti. Eğer var idiyse, bugün ansızın hiçliğe yutulmuş olamaz. Herakleitos’un evrensel döngü üzerine söylediği şu kelimeler zihnimde çınlıyor: “Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüzdür; biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını.” O, yaşamını benim varlığımda ve hafızamda sürdürürken; ben de onun yokluğunda, bana devrettiği mirasla hayata yeniden ve daha derin uyanıyorum. Sokrates de ölüme mahkûm edildiğinde zindanda dostlarına felsefeyle uğraşan birinin ölümden korkmayacağını söylemişti. Çünkü onun gözünde beden, ruhun geçici bir kılıfı, bir zindanıydı. Ölüm, ruhun bu dar kalıptan sıyrılarak hakikate ve ölümsüzlüğe kavuşmasıydı. Anneannemin son zamanlarında hastane odasında yorgun düşen bedenine baktığımda, Sokrates’in bu tespiti içimi aydınlattı. O fani beden çökmüştü belki ama ruhunun o parlak ışığı, o eşsiz sevgisi ölümün soğukluğuyla söndürülebilecek kadar zayıf bir şey değildi.   

Yaşamın hakkını vermek

Büyürken anneannem bana hayatın zorlukları karşısında dik durmayı, şikâyet etmeden kabullenmeyi öğretmişti. Roma İmparatoru ve Stoacı filozof Marcus Aurelius’un şu satırları tam da onun metanetli duruşunu özetliyor: “Korkulması gereken şey ölüm değil, doğaya uygun yaşamaya hiç başlayamamaktır.” Anneannem dolu dolu, sevdiklerine adanmış ve karşılıksız sevgiyi merkezine alan bir hayat yaşadı. Doğanın bu kaçınılmaz döngüsüne sitem etmek yerine, Seneca’nın dediği gibi ölümün “ruh zincirlerini kırdığı gün” olduğunu kabul etmek gerekiyor. Ölümü, hayatımıza vurulan kalleş bir darbe olarak değil, yaşam denen muazzam tablonun doğal bir tamamlayıcısı olarak anlamlandırmalıyız. Ölümün bir bitiş olmadığını en naif ve derin biçimde idrak etmemi sağlayan ise elbette Hz. Mevlânâ oldu. Hz. Pir, kendi ölüm gecesini bir matem gününden ziyade; “Şeb-i Arus”, yani bir “düğün gecesi” olarak adlandırır. Ama sakın bu durumu Sevgili’ye kavuşma olarak düşünmeyin, ayrı olanlar kavuşur hakiki sevgiliyle. Hz. Pir hiç ayrılmamıştı ki… Hz. Mevlânâ’nın tohum benzetmesine yakından bakıyorum, derinlemesine incelemeye gayret gösteriyorum. “Yere hangi tohum ekildi de bitmedi? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir sanıya düşersin?”

Anneannemi toprağa verdiğimiz o gün, bir sonu değil; onun ebediyet toprağında yeni bir hayata uyanışını izledik aslında. Ten kafesi kırılmıştı ama ruhu bakiydi. O, bir tohum gibi toprağın bağrına bırakıldı; onun içime ektiği şefkat, merhamet ve güçlü olma tohumları ise bende filizlenmeye, yarın kendi çocuklarıma aktaracağım köklü bir çınara dönüşmeye devam ediyor.

Spinoza, Ethica’da zihnin şeyleri “ebedîlik türü altında” kavramasından söz eder. Spinoza’ya göre zihnimizle kavradığımız hakikatler ve kurduğumuz derin sevgi bağları zamanın sınırlarını aşar. Beden zaman içinde yok olup gitse bile, ruhumuzda bıraktığı iz ebediyen var kalır. Derrida ise yas tutmanın ve hayatta kalmanın” ne anlama geldiğini harika bir şekilde açıklar. Derrida’ya göre sevdiğimiz birini kaybettiğimizde, onun hayatta kalması bizim hafızamızda gerçekleşir. Yas tutmak, arkasından ağlamaktan ibaret değildir. Ölen kişiyi kendi bilincimizde bir konuk gibi ağırlamak, onun bakışını, sesini ve öğrettiklerini kendi adımlarımızda yaşatmaktır. Anneannem şimdi benim gözlerimle dünyaya bakıyor, benim ellerimle bir yoksula uzanıyor, benim mutfağımda bir yemeğin kokusunda yaşıyor, benim sesimle bir çocuğu teselli ediyor. O, tamamen benim içimde var olmaya devam ediyor.   

Bir bitiş değil, sonsuz bir devamlılık

Bugün arkama dönüp baktığımda, çocukluğumun o güvenli kucağının fiziksel olarak yok olduğunu görsem de ruhumda açtığı derin izin asla silinmeyeceğini biliyorum. Ölüm; sevdiğim kadını benden söküp alan bir yok oluş asla değil, onun varlık biçimini değiştiren felsefi ve aşkın bir dönüşüm. Parmenides’in varlık anlayışıyla yokluğun imkânsızlığına inanıyor, Hz. Mevlânâ’nın müjdesiyle toprağa düşen tohumun yeni bir hayata doğduğunu görüyor ve Derrida’nın öğrettiği gibi onun hatırasını her gün kendi yaşamımda sürdürüyorum. Anneannem ölmedi; o fani dünyanın dar kılıfından sıyrılıp hafızamın, sevgimin ve ebediyetin zamansız kucağına çekildi. Ve ben, onun büyüttüğü o küçük kız çocuğu olarak, onun içime ektiği ışıkla yoluma devam ediyorum.

Tuğrul’un cenaze arabasının arkasından el sallarken söylediği gibi “görüşürüz Konkon”…