Mısır olmadan Orta Doğu güvenliği kurulabilir mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile gerçekleştirdiği zirve, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad’a gerçekleştirdiği günübirlik çalışma ziyareti kapsamında Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile bir araya gelmesi, bölgesel diplomaside yeni bir güvenlik hattının kurulup kurulmadığı tartışmasını yeniden canlandırdı. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın aynı masada buluşması, savunma iş birliği, deniz yollarının güvenliği, Kızıldeniz’de seyrüsefer serbestisi, kritik boğazların korunması ve İran-İsrail geriliminin ürettiği kırılganlıklar bakımından dikkat çekici bir gelişme olarak okunmalıdır.
Ancak Riyad’daki zirve; yalnızca katılan ülkeler bakımından değil, toplantıda yer almayan aktörler açısından da dikkat çekici. Bu çerçevede en fazla öne çıkan ülke hiç şüphesiz Mısır’dır. Kahire’nin görüşmede bulunmaması, doğrudan dışlandığı ya da bölgesel güvenlik alanındaki olası iş birliği arayışlarına karşı çıktığı anlamına gelmez. Nitekim zirve, resmî olarak Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gerçekleştirilen üçlü bir görüşme olarak ilan edildi. Buna rağmen son yıllarda Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bölgesel güvenlik meseleleri üzerine yoğunlaşan diplomatik temaslar dikkate alındığında, Mısır’ın lider düzeyinde masada yer almaması siyasal bakımdan dikkatle değerlendirilmesi gereken bir gelişmedir.
Burada cevaplanması gereken iki mühim soru bulunuyor. İlk olarak; Mısır böyle üst düzey bir zirveye neden katılmıyor? İkinci olarak; Orta Doğu’da İran’ın, İsrail’in ve büyük güç rekabetinin oluşturduğu güvenlik boşluğunu doldurmayı hedefleyen bir güvenlik mimarisi girişimi, Mısır olmadan ne kadar kapsayıcı, kalıcı ve etkili olabilir? Mısır’ın tereddüdü varsa, bu tereddüt yalnızca diplomatik takvimle veya teknik katılım düzeyiyle açıklanamaz. Kahire’nin bölgesel rol algısı, İsrail’le kurduğu hassas denge, Körfez içi rekabetler ve kendi güvenlik öncelikleri, bu mesafenin arkasındaki temel etkenler olarak öne çıkıyor.
Güvenlik boşluğu ve liderlik mücadelesi
Orta Doğu, uzun süredir dengeli bir güvenlik mimarisinden yoksun bulunuyor. Özellikle 11 Eylül terör saldırılarının ardından ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleriyle başlayan, “teröre karşı savaş” konsepti ve Arap ayaklanmalarıyla derinleşen süreç, bölgenin güvenlik zeminini ciddi biçimde aşındırdı. Bu süreçte oluşan güç ve güvenlik boşluğunda İran, vekil güçler ile siyasi-askerî ağlar üzerinden etki alanını genişletmeye çalıştı. Tahran, özellikle 2000’li yılların başından 2020’lere kadar uzanan dönemde Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki müttefik aktörler aracılığıyla bölgesel nüfuzunu belirgin biçimde artırdı. Bu yapı, İran’a doğrudan askerî çatışmaya girmeden caydırıcılık üretme, rakiplerine maliyet yükleme ve bölgesel gelişmelere müdahil olma imkânı sağladı. Bu nedenle söz konusu dönemde İran’ın, mutlak ve tartışmasız olmamakla birlikte, geniş bir coğrafyada etkili bir bölgesel üstünlük kurduğu söylenebilir.
Ancak 7 Ekim sonrası yaşanan gelişmeler, bölge güvenliğinde bu kez farklı bir eksende yeni bir kırılma meydana getirdi. İsrail, ABD ve Batı dünyasının koşulsuz desteğini arkasına alarak İran’ın kurduğu bu vekil ağlarına karşı Lübnan’dan, Suriye’ye, Yemen’den Irak’a uzanan geniş bir coğrafyada, hatta İran’ın doğrudan topraklarına uzanan sert bir savaş başlattı. Son dört yıldır İsrail’in sergilediği bu revizyonist eylemler ve genişleyen askerî müdahale alanı, İran hegemonyasının gerilemesine yol açarken; bölgeyi İsrail merkezli yeni bir çatışma ve güvenlik krizi sarmalına sürükledi.
İran ile İsrail arasındaki rekabet, iki devlet arasındaki bir mücadelenin ötesinde Körfez güvenliğinden Kızıldeniz’e, Doğu Akdeniz’den Irak ve Suriye’ye kadar bölgenin tamamını etkileyen bir güç mücadelesi olarak derinleşti. ABD, Rusya ve Çin gibi küresel aktörlerin doğrudan veya dolaylı biçimde dâhil olduğu bu ortamda, bölge devletlerinin kendi güvenliklerini dışarıdan gelen müdahalelere bağımlı olmadan organize etme arayışı anlaşılabilir bir eğilim olarak değerlendirilmeli.
Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan son yıllarda bu arayışın farklı boyutlarında görünür aktörler hâline geldi. Bu ülkelerin her biri askerî kapasite, nüfus, coğrafi konum, deniz erişimi, savunma sanayisi, diplomatik ağlar ve İslam dünyasındaki sembolik etkileri bakımından önemli imkânlara sahipler. Bu nedenle bu ülkeler arasında devam eden üst düzey temasların zaman zaman “Orta Doğu NATO’su”, savunma birliği ya da bölgesel askerî paktla sonuçlanacağına dair güçlü beklentiler ortaya çıktı. Ancak bütün bu beklentilerin gölgesinde bugün Riyad’da düzenlenecek olan ve Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın devlet ve hükûmet başkanları seviyesinde katılacağı zirveye Mısır’ın katılmayacak olması oldukça dikkat çekici.
Kahire’nin öncelikleri: İsrail dengesi ve Körfez rekabeti
Mısır son dönemde kapsayıcı bir bölge güvenlik mimarisi projesine karşı ihtiyatlı bir tutum içine girdi. Kanaatimce Mısır’ın liderler düzeyinde Riyad’da düzenlenen zirveye katılmamasının dört önemli gerekçesi bulunuyor; bölgesel liderlik iddiası, İsrail’le kırılgan ilişkiler, Körfez rekabeti ve Mısır için yakın tehditler.
Mısır’ın zirveye karşı ihtiyatlı yaklaşmasının ilk nedeni, bölgesel liderlik rekabetidir. Kahire, tarihsel olarak kendisini Arap dünyasının merkez devletlerinden biri olarak görüyor. En büyük Arap nüfusuna sahip olmasının sağladığı demografik avantajlar, Süveyş Kanalı’nı kontrol etmesinin sağladığı eşsiz jeopolitik avantaj, İsrail’le sınırı bulunması ve İsrail-Arap çatışmalarında tarihsel olarak üstlendiği kritik rol, Afrika ve Akdeniz’e açılan konumu, güçlü askerî kapasitesi ve Arap siyasi tarihindeki ağırlığı bu algıyı besleyen faktörler olarak sayılabilir. Bu nedenle Mısır; kapsamlı bir bölgesel ittifaka yalnızca katılmayı değil, ittifak içinde sahip olacağı siyasi statüyü, karar alma gücünü ve liderlik konumunu da önemsiyor.
Türkiye’nin askerî kapasitesi ve savunma sanayisindeki yükselişi, Suudi Arabistan’ın finansal gücü ve Körfez’deki etkisi, Pakistan’ın nükleer kapasitesi ve büyük ordusu, Mısır’ın alışık olduğu merkezî rolü görece sınırlandırabilir. Kahire, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan ekseninde şekillenen bir yapıda kendisini kurucu lider değil, önemli ama ikincil bir ortak olarak görebilir. Bu ihtimal, Mısır’ın tamamen dışarıda kalmasını gerektirmez fakat daha dikkatli, şartlı ve pazarlıkçı bir tutum almasına yol açabilir.
Mısır’ın ihtiyatlı davranmasının ikinci nedeni İsrail’le olan kırılgan ilişkileridir. Kahire, İsrail’le barış anlaşması bulunan ilk Arap ülkesi olmasının getirdiği tarihsel ve stratejik yükü taşıyor. Mısır ile İsrail arasında özellikle Gazze, Refah Sınır Kapısı, Sina güvenliği ve ara buluculuk faaliyetleri nedeniyle zorunlu bir temas alanı bulunuyor. Bu ilişki dostluk anlamına gelmese de Mısır için kontrol edilmesi gereken hassas bir güvenlik denklemidir. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İsrail’e yönelik eleştirilerinin sertleştiği bir dönemde, açık biçimde İsrail karşıtı bir askerî blok görüntüsü veren bir yapıya dâhil olmak Kahire açısından maliyetli görülebilir. Mısır, İsrail’in bölgesel askerî genişlemesinden ve güvenlik politikalarından uzun zamandır endişe duyuyor. Mısır'ın böyle bir ittifak tercihinde bulunarak bir yandan İsrail’i provoke etmekten kaçınması, diğer yandan ise Gazze’deki kritik ara buluculuk rolünü, Sina Yarımadası’ndaki hassas güvenlik dengelerini ve Washington ile olan stratejik ilişkilerini riske atmama hesabı yapması oldukça muhtemeldir.
Mısır’ın ihtiyatlı tutumunun üçüncü nedeni, Körfez içindeki Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) rekabeti ve Kahire’nin Abu Dabi ile geliştirdiği yakın iş birliğidir. Riyad ile Abu Dabi arasında ekonomi, limanlar, ticaret koridorları, teknoloji, savunma sanayisi ve bölgesel nüfuz alanlarında zaman zaman belirginleşen rekabet, özellikle Yemen dosyasında daha görünür hâle geldi. Her iki ülke de Körfez’in önde gelen aktörleri olmakla birlikte, deniz ticaret yolları, Kızıldeniz-Aden Körfezi hattı, liman yatırımları ve bölgesel ortaklıklar bakımından farklı önceliklere sahip. Geçtiğimiz aylarda BAE’nin Suudi liderliğindeki OPEC’ten ayrılması iki ülke ilişkilerindeki rekabeti daha belirgin hâle getirmişti.
Mısır ise uzun süredir BAE ile ekonomik, mali, siyasi ve güvenlik boyutları bulunan yakın bir iş birliği mekanizması yürütüyor. Bu ilişki, Kahire açısından kısa vadeli ekonomik destek anlamına gelmenin ötesinde; Libya, Sudan, Kızıldeniz ve Doğu Akdeniz gibi dosyalarda ortak çıkarların korunmasına da dayanıyor. Bu nedenle Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın merkezî rol oynadığı ve Riyad’ın stratejik önceliklerinin belirleyici olacağı bir güvenlik ittifakına güçlü biçimde bağlanması, Abu Dabi ile ilişkilerinde yeni hassasiyetler doğurabilir. Kahire, Suudi Arabistan ile iş birliğini geliştirmek isterken aynı zamanda BAE ile kurduğu stratejik ortaklığı zayıflatmamak istemiyor ve Körfez içi rekabetin taraflarından biri gibi görünmemeye de özen gösteriyor.
Son olarak Kahire’nin tehdit sıralaması ve öncelikle pakta katılması muhtemel diğer ülkelerden oldukça farklılık arz ediyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan için İran, Körfez güvenliği, deniz yolları ve Kızıldeniz’deki tehditler daha öncelikli başlıklar arasında bulunabilir. Mısır açısından ise Sudan’daki istikrarsızlık, Libya’nın geleceği, Somali ve Kızıldeniz çevresindeki gelişmeler, Yemen kaynaklı deniz güvenliği sorunları, Gazze krizi ve Etiyopya’nın Nil üzerindeki baraj politikası doğrudan varoluşsal veya uzun vadeli güvenlik sorunları olarak öne çıkıyor.
Nil sularının paylaşımı ve Etiyopya’daki Büyük Rönesans Barajı meselesi, Mısır için çevresel veya ekonomik bir tartışmanın ötesinde, tarım, içme suyu, gıda güvenliği ve devlet kapasitesiyle bağlantılı stratejik bir konudur. Bu nedenle Kahire, bölgesel güvenlik mimarisinin merkezinin yalnızca Basra Körfezi veya İsrail-İran tehdidi etrafında kurulmasına mesafeli yaklaşıyor. Mısır, güvenlik gündeminin Levant, Kızıldeniz, Kuzey Afrika, Afrika Boynuzu ve Nil havzasını birlikte kapsamasını ve yeni oluşması muhtemel güvenlik yapılanmasının ağırlık merkezinin Levant ve Kızıldeniz jeopolitiği olmasını arzu ediyor.
Güvenlik masasında eksik halka: Mısır
Riyad’daki üçlü görüşmeyi, çizgileri ve yükümlülükleri kesinleşmiş kapsamlı bir askerî paktın ilanı olarak değerlendirmek için henüz erken. Bununla birlikte Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki koordinasyonun derinleştiği, savunma, deniz güvenliği ve bölgesel istikrar başlıklarında yeni ortaklık arayışlarının güç kazandığı görülüyor. Mısır’ın liderler düzeyinde bu masada yer almaması da Kahire’nin bütünüyle dışlandığını veya herhangi bir bölgesel güvenlik girişimine kategorik olarak karşı çıktığını tek başına göstermez. Daha isabetli yorum, Mısır’ın kendi stratejik önceliklerini, ittifak içindeki siyasal ağırlığını ve karar alma süreçlerindeki konumunu güvence altına almadan bağlayıcı bir yapıya dâhil olmak istememesidir.
Orta Doğu’nun yakın tarihi, Mısır’ın dışarıda bırakıldığı güvenlik projelerinin sınırlı kaldığını gösteren örneklerle dolu. Soğuk Savaş döneminde geliştirilen Kuzey Kuşağı, Orta Doğu Savunma Örgütü, Orta Doğu Ordusu fikirleri ve Bağdat Paktı, bölge güvenliğini Batı ekseninde düzenleme arayışlarıydı. Ancak Mısır’ın bu girişimlerin dışında kalması, hatta bazılarına açık biçimde karşı çıkması, söz konusu projelerin Arap dünyasında yeterli meşruiyet üretmesini engelledi. Kahire’nin demografik, askerî, coğrafi ve sembolik ağırlığı hesaba katılmadan kurulan bu düzenlemeler, bölgesel bir güvenlik sistemi olmaktan çok, dış destekli ve dar katılımlı ittifaklar olarak algılandı. Bu nedenle kalıcı ve kapsayıcı bir güvenlik mimarisi oluşturma hedeflerine ulaşamadılar.
Bugün de sürdürülebilir bir Orta Doğu güvenlik düzeni yalnızca askerî kapasiteyle kurulamaz. Bölgesel aktörlerin tehdit algılarının, ekonomik çıkarlarının, diplomatik dengelerinin ve liderlik beklentilerinin ortak bir çerçevede buluşturulması gerekir. Mısır; Süveyş Kanalı’nı kontrol etmesi, Gazze sınırındaki konumu, Kızıldeniz’e açılımı, Afrika bağlantısı, askerî kapasitesi ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığı nedeniyle bu tablonun vazgeçilmez aktörlerinden biridir. Kahire olmadan tasarlanan bir yapı, en iyi ihtimalle belirli alanlarda iş birliği sağlayabilir. Ancak bütün bölgeyi kapsayan bir güvenlik düzenine dönüşmekte zorlanacaktır.
Dolayısıyla temel mesele Mısır’ın “dışarıda” olup olmadığı değil, kurulmak istenen güvenlik mimarisinin Kahire’ye ne tür bir rol teklif ettiğidir. Eğer yeni düzen yalnızca Körfez merkezli, İsrail ve İran’ı sınırlamaya odaklanan ve sınırlı sayıdaki aktörün yön verdiği bir çerçeve olarak kalırsa Mısır’ın mesafeli tutumu sürebilir. Buna karşılık Levant’tan Kızıldeniz’e, Nil havzasından Kuzey Afrika’ya uzanan tehditleri birlikte ele alan, Mısır’a kurucu bir statü tanıyan geniş bir güvenlik anlayışı geliştirilirse, bölgenin geçmişteki başarısız ittifak tecrübelerinden farklı bir sonuç üretmek mümkün olabilir. Temenni o dur ki bugün imzalanması beklenen ittifak yakın zamanda Mısır’ın da katılımlıyla genişlesin ve pekişsin.

Olmak ya da Olmamak - Tiyatro, Hayat ve İnsan
Sanatın 6. dalı tiyatro, sahnede sadece bir oyun sunmuyor aynı zamanda hayatı ve insanı da anlatıyor. Dünyaca ünlü yazar William Sheakspeare’nin “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu” sözünden ilham aldığımız podcast serimizde; tiyatroyu, alanının uzman isimleriyle konuşuyoruz..

Spor Sohbetleri
"Spor Sohbetleri" ile spor dünyasının nabzını tutmaya hazır mısınız? Her bölümde farklı bir konuyu ele alarak, sporun tarihini, kültürünü ve güncel olaylarını mercek altına alıyoruz. Taktik teknikten ziyade sporun toplumsal etkilerini masaya yatıyoruz. Eğer siz de sporun sadece spor olmadığına inananlardansanız "Spor Sohbetleri" tam size göre.