03 Ağustos 2026

Lindsey Graham sonrası ABD’nin dış politikası değişecek mi?

Lindsey Graham’ın ölümü, ABD dış politikasının yönünü değil, karar alma dengesini değiştirebilir. Trump yönetiminde Ukrayna ve Orta Doğu politikaları sürerken, asıl değişim Washington’un askerî gücü hangi ölçüde, hangi maliyetle ve hangi aktörlerin etkisiyle kullanacağında yaşanabilir.

Lindsey Graham’ın ölümü, ilk bakışta Cumhuriyetçi Parti’nin deneyimli bir senatörünü kaybetmesi olarak değerlendirilebilir. Ancak Washington’un karar alma mekanizması açısından ele alındığında bu kaybın sadece Kongre’de oluşan bir boşlukla açıklanması eksik bir okuma olur. Özellikle Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde dış politika kararlarının büyük ölçüde başkanın yakın çevresi ve kişisel güven ilişkileri üzerinden şekillendiği göz önünde bulundurulduğunda, Graham’ın yokluğu anlam kazanıyor. Zira Lindsey Graham’ın Trump yönetimi üzerindeki etkisi şahin Cumhuriyetçi kimliğinin ötesinde geleneksel Cumhuriyetçi dış politika anlayışını Trump’ın “Önce Amerika” yaklaşımıyla uyumlu hâle getirmesinden kaynaklanıyordu. Rusya, İran ve Çin’e karşı sert güç kullanımını savunan Graham, Ukrayna’ya desteği demokratik değerlerin korunması üzerindense Rusya’nın düşük maliyetle yıpratılması ve ABD’nin Çin’e odaklanabilmesi için stratejik bir yatırım; İran’a yönelik sert politikaları ise uzun süreli askerî angajman yerine gelecekte ortaya çıkabilecek daha büyük maliyetlerin önlenmesi şeklinde Trump’a sunuyordu. Yani Graham, Trump’ın maliyet, pazarlık ve güç dengesi eksenli siyaset dili ile geleneksel güvenlik politikalarını uyumlu hâle getiren, bunu yaparken de farklı kurumlar ve aktörler arasında köprü kurabilen bir siyasetçi olarak öne çıkıyordu. Bu nedenle Graham’ın yokluğu Trump yönetimi içinde müdahaleci çizginin karar alma süreçlerindeki ağırlığının azalması ihtimalini gündeme getiriyor.

Bununla beraber Graham sonrası dönemde Marco Rubio, Tom Cotton, Ted Cruz ve James David Vance gibi isimler dış politika alanında daha fazla öne çıkabilir. Ancak bu aktörlerin öncelikleri ve yöntemleri birbirinden farklıdır. Marco Rubio, dış politikada müdahaleci Cumhuriyetçi geleneğe yakın bir çizgiyi temsil etmekle birlikte, etkisi daha çok yürütme organı ve diplomatik koordinasyon üzerindedir.  Bir diğer isim olan Tom Cotton, Graham gibi güçlü bir ulusal güvenlik söylemine sahip olsa da odağını daha çok Çin, İran ve askerî caydırıcılık üzerine yoğunlaştırıyor ve Graham’ın müttefiklerle siyasi uzlaşı üretme rolünü aynı ölçüde üstlenemiyor. Ted Cruz, özellikle İsrail ve İran konusunda Graham’a benzer bir sert tutum sergilese de etkisi Kongre’nin ideolojik tabanıyla sınırlıdır. James David Vance ise Graham ile en çok ayrışan isimdir. Graham ABD’nin aynı anda Avrupa ve Orta Doğu’da güçlü angajmanını savunurken, Vance Amerika’nın kaynaklarını daha seçici kullanmasını, Avrupa’nın güvenlik yükünü daha fazla üstlenmesini ve ABD’nin stratejik önceliğini Çin’e kaydırması gerektiğini savunuyor.  Dolayısıyla ortaya çıkan tablo Graham sonrası dönemde Trump’ın dış politika ekibi içinde farklı stratejik önceliklerin rekabet ettiği yeni bir güç dengesine işaret ediyor. Bu durum Washington’un Ukrayna ve Orta Doğu politikalarının yeniden belirlenmesine neden olabilir.

Graham sonrası Ukrayna ve Orta Doğu politikalarında yeni denge

Bilindiği gibi Graham, Ukrayna’ya verilen desteğin en güçlü savunucularından ve bu desteği Trump’ın siyasi öncelikleriyle uyumlu hâle getirebilen Cumhuriyetçi bir isimdi. Ukrayna’yı yalnızca Rusya’nın saldırganlığına karşı desteklenmesi gereken bir ülke olarak görmüyordu; aynı zamanda Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesini sağlayan, Rusya’nın askerî kapasitesini sınırlandıran ve Washington’un uzun vadede Çin’e odaklanmasına imkân tanıyan stratejik bir araç olarak konumlandırıyordu.  Bu yönüyle Graham, Ukrayna dosyasını ideolojik bir sorumluluktan ziyade ABD’nin küresel güç rekabetine hizmet eden bir güvenlik yatırımı olarak çerçeveliyordu. Esasen ABD’nin Avrupa güvenliğine ilişkin çıkarları, NATO’nun caydırıcılığı ve Rusya’nın sınırlandırılmasına yönelik yaklaşımı tek bir siyasetçinin anlatısına bağlı değildir. Bu nedenle Graham sonrası dönemde Ukrayna’ya verilen desteğin sorgulanması beklenmemelidir. Bunun yerine desteğin kapsamı ve yöntemine dair tartışmaların artması beklenebilir. Marco Rubio ve Tom Cotton, Rusya’ya karşı baskının sürdürülmesine savunurken bunun maliyetinin Avrupalı müttefikler tarafından paylaşılmasını öne çıkarabilir. Vance ise Ukrayna’ya verilecek desteğin açık uçlu bir güvenlik taahhüdüne dönüşmesine karşı çıkarak, Washington’un kaynaklarını Hint-Pasifik’e yönlendirmesi hususunda baskıyı arttırabilir. Dolayısıyla Graham sonrası dönemde, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesi yönündeki eğilimin güç kazandığı, desteğin daha seçici ve koşullu biçimde sürdüğü bir Ukrayna politikası hâkim olabilir.

Benzer bir durum Orta Doğu için de geçerlidir. Lindsey Graham, İsrail’in güvenliğinin korunması ve İran’ın sınırlandırılması gerektiği konusunda Cumhuriyetçiler içinde en kararlı isimlerden biriydi. Ancak burada Graham sonrası değişimin odağı Ukrayna’dan farklıdır. Çünkü Washington’un İsrail politikası tek bir siyasetçinin etkisine bağlı kalmayacak kadar güçlü bir kurumsal zemine sahiptir. Kongre’de iki partinin desteği, Pentagon’un bölgesel güvenlik yaklaşımı, Evanjelik seçmen tabanının Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisi ve AIPAC başta olmak üzere İsrail yanlısı lobi kuruluşlarının karar alma süreçlerindeki ağırlığı ABD’nin İsrail’in güvenliğine verdiği stratejik desteğin sürekliliğini sağlayan başlıca unsurlardır. Dolayısıyla Graham’ın ölümü İsrail’in Washington nezdindeki stratejik konumunu zayıflatacak bir gelişmeden ziyade, bu politikanın bireysel aktörlerden bağımsız olarak sürdürülebildiğini gösteriyor.

Buna karşılık devam eden İran krizi, Graham sonrası güç dengesindeki değişimin ilk somut örneği olabilir. Zira İran dosyası, ABD açısından artık sadece nükleer program ya da İsrail’in güvenliğiyle sınırlı bir mesele olarak ele alınmıyor. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği, Körfez’den küresel enerji arzının devamlılığı, Kızıldeniz’deki deniz ticaretinin korunması, ABD’nin bölgedeki askerî varlığının sürdürülmesi ve Çin ile Rusya’nın Orta Doğu’da artan nüfuzunun dengelenmesi, İran’ı Washington için çok boyutlu bir stratejik meseleye dönüştü.  Bu nedenle Graham sonrası dönemde İran’a yönelik sert politikanın devam etmesi beklenmelidir. Bu dönemde asıl tartışma söz konusu politikanın hangi araçlarla uygulanacağı üzerinde yoğunlaşacaktır.

İran politikasında askerî müdahaleden dolaylı stratejiye

Lindsey Graham, İran’ın yaptırımlarla sınırlandırılmasını yeterli görmeyen, gerektiğinde Amerikan askerî gücüyle sınırlandırılmasını savunan Cumhuriyetçi isimlerin başında geliyordu. Senatodaki etkisi ve Trump üzerindeki siyasi ağırlığı, askerî seçeneklerin karar alma sürecinde daha güçlü biçimde gündeme gelmesini sağlayan önemli unsurlardan biriydi. Buna karşın Trump’ın son dönemde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ABD’nin savaşa daha doğrudan katılmasını istediğini ancak bunun Washington açısından bir zorunluluk oluşturmadığını vurgulayan açıklamaları, yönetim içinde farklı bir yaklaşımın öne çıktığını gösteriyor. Bu, Graham sonrası dönemde Trump’ın karar alma sürecinde doğrudan askerî müdahalenin maliyetine dikkat çeken yaklaşımın öne çıkacağına işaret ediyor. Dolayısıyla Amerikan askerî gücünü ön planda kullanmak yerine bu dönem İsrail’in askerî kapasitesini güçlendirilmesi, Körfez ülkeleri ile güvenlik iş birliğini arttırılması, ekonomik yaptırımların derinleştirilmesi, istihbarat ve siber operasyonların daha yoğun kullanılması tercih edilebilir. Söz konusu senaryoda savaşın amacı değişmeyecek ancak ABD’nin çatışmadaki rolünün bölgesel ortakları destekleyen ve yönlendiren bir konuma dönüşeceği düşünülüyor.

Sonuç olarak Lindsey Graham’ın ölümü ABD dış politikasında tek başına köklü bir yön değişikliğine yol açacak bir gelişme olarak değerlendirilmemelidir. Zira Ukrayna ve Orta Doğu örnekleri birlikte ele alındığında Graham sonrası dönemde Washington’un Rusya’yı ve İran’ı ulusal güvenlik açsısından tehdit olarak görmeye devam edeceği, İsrail’in güvenliğinin ise Amerikan dış politikasının temel öncelikleri arasında yer almayı sürdüreceğine işaret ediyor. Bununla birlikte Graham’ın yokluğunda asıl değişim, tehditlerle ile mücadelede Amerikan gücünün nerede, hangi ölçüde ve hangi maliyetle kullanılacağına ilişkin kararların alındığı zeminde yaşanacaktır. Dolayısıyla Graham sonrası dönemde ABD’nin Ukrayna ve Orta Doğu politikalarını anlamak için Trump’ın karar alma çevresinde hangi aktörlerin öne çıkacağına ve başkana hangi stratejik seçeneklerin sunulacağına odaklanmak gerekiyor.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...