Halide Edip Adıvar’dan Tom Barrack’a cevap

Haberin Eklenme Tarihi: 8.06.2026 16:48:00 - Güncelleme Tarihi: 8.06.2026 16:56:00

17 Nisan 2026'da Antalya Diplomasi Forumu'nda, ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack kürsüye çıktı. "Anti-demokratik olduğu için eleştirileceğimi biliyorum" diyerek başladığı cümlesini şöyle tamamladı: "Bu bölgede işe yarayan tek şey güçlü liderlik rejimleri. Ya hayırsever monarşiler ya da bir tür monarşik cumhuriyet. Arap Baharı'ndaki her şey buharlaşıp gitti."

Bu ilk değildi. Daha önce Doha Forumu'nda da benzer şeyler söylemişti: "Bu bölgede demokrasi göremiyorum. İsrail demokrasi iddiasında bulunabilir ama bu bölgede işe yarayanın en iyi hayırsever monarşi olduğunu sevseniz de sevmeseniz de kabul etmeniz gerekiyor."

Bir Amerikalı büyükelçinin hem görev yaptığı ülkeyi hem de komşu coğrafyayı tek bir kategoriye yerleştirmesi sıradan bir diplomatik çıkış değil. Barrack'ın sözleri ilginç bir coğrafi ve kimlik sorusunu gündeme taşıyor:

Türkiye bir Orta Doğu ülkesi mi?

Türkiye'nin hangi bölgeye ait olduğu sorusu her zaman tartışmalıydı. Coğrafi olarak hem Avrupa'ya hem Asya'ya ayak basmış, jeopolitik olarak NATO üyesi Batılı bir müttefik, kültürel olarak kökleri Orta Asya'dan Akdeniz'e uzanan özgün bir medeniyet. Türkiye kendini "Orta Doğu ülkesi" olarak tanımlamaz; resmî söylemde ve dış politikada her zaman bölgesel bir güç, Avrasya'nın köprüsü olarak konumlanır.

Ama Barrack'ın çerçevesi bu ayrımı gözetmiyor. Antalya'daki konuşmasında Türkiye'yi de "monarşik cumhuriyet" kategorisine dâhil etti. Bu etiketlemenin alt metninde yalnızca bir diplomatik değerlendirme değil, Amerika'nın bölgeye bakışındaki köklü bir zihniyet okunuyor. Washington'ın gözünde bu coğrafya artık Tahran'dan Bağdat'a, oradan Beyrut'a uzanan tek bir zincir. Tom Barrack da bu zincirin tek ve en yetkili temsilcisi.

Peki bu bütünleştirici yaklaşım bölge için yeni mi? İngilizlerin "böl ve yönet" mantığından farkı ne?

Roma'dan Londra'ya, Londra'dan Washington'a

Amerika'nın bütünleştirici yaklaşımı, İngilizlerin yüz yıldır uyguladığı mantığın tam tersi gibi görünüyor. Zira İngiliz sömürge yönetiminin omurgası; bölgeyi bir zincir olarak değil, parçalar hâlinde görmekti. Divide et impera (böl ve yönet) kavramının kendisi Roma'ya kadar uzansa da onu sistematik bir devlet aklına dönüştüren İngilizler oldu.

Bu yaklaşım Hindistan'da en klasik biçimiyle görüldü. Müslümanlar ile Hindular arasındaki gerilimleri körükleyerek her iki topluluğun da İngiliz yönetimine muhtaç kalmasını sağladılar. Orta Doğu'da ise Sykes-Picot Anlaşması (1916) en bilinen örnek. Fransızlarla birlikte Osmanlı topraklarını etnik, dinî ve kültürel gerçeklikleri gözetmeksizin cetvel ve kalemle böldüler. Bugün Irak, Suriye, Lübnan ve diğer ülkelerdeki kronik istikrarsızlığın kökenlerinden biri bu yapay sınırlar. Bölgedeki İngiliz hâkimiyeti 1956'ya kadar sürdü. Ardından Amerika, bu nüfuzu İngiliz İmparatorluğu'nun elinden söküp aldı.

Günümüzde Rusya-Ukrayna Savaşı da bu örüntünün dışında değil. İngiltere, savaşın ilk gününden itibaren Zelensky'nin en kararlı destekçisi oldu. Askerî eğitim, Storm Shadow füzeleri ve uzun menzilli silah transferleriyle sahaya giren Londra'nın 2022 Mart'ındaki İstanbul barış görüşmelerinde oynadığı rol ise hâlâ tartışmalı. Birden fazla kaynaktan dile getirilen iddialara göre Johnson'ın Kiev ziyareti, ön anlaşma zeminine oturmuş müzakerelerin çöküşüyle eş zamanlı gerçekleşti. Kanıtlanmış olmasa da bu iddia, İngiliz dış politikasının kendi çıkarları için çatışmaları yönetme refleksine dair köklü bir şüpheyi besliyor. Zira bu savaşın en stratejik sonucu Ukrayna'nın kazanması değil, Rusya ile Avrupa arasındaki köprülerin kalıcı olarak yıkılmasıydı. İngiltere için bu, yüz yıllık bir refleksin modern versiyonu.

Şimdi geriye dönelim ve şunu soralım: Barrack "Her müdahale başarısızlıkla sonuçlandı" derken farkında olmadan kimin mirasını eleştiriyordu? Bölgede "İşe yarıyor" dediği Körfez monarşilerinin önemli bir kısmı, İngilizlerin "böl ve yönet" politikasının yarattığı yapay sınırlar içinde kuruldu. Eleştiri, suçlunun ağzından çıkıyordu.

Nitekim 1922'nin Kasım ayında Osmanlı Sultanlığı'nın kaldırılması Londra'da büyük yankı uyandırmıştı. The Times ve dönemin diğer İngiliz yayın organları, yüzyıllardır süregelen bir monarşinin çöküşünü hem şaşkınlık hem de mesafeli bir hayranlıkla izlemişti. Son Sultan Mehmed VI, 17 Kasım 1922'de İstanbul'u bir İngiliz savaş gemisiyle terk etmek zorunda kaldığında The Times bu sahneyi dramatik biçimde aktarmıştı: "Yüzyıllık bir düzenin sona erişi, tek bir geminin gürültüsüyle."

Dönemin Britanya basınındaki yorumun ilginç bir boyutu vardı. Orta Doğu'daki diğer monarşilerin geleceğine ilişkin derin bir belirsizlik... İngilizler, Irak'ta ve Ürdün'de Haşimi hanedanlarını tahta oturtarak bölgede kendi çıkarlarına hizmet edecek monarşik yapılar kuruyordu. İngiliz yönetimi altında Irak ve Mısır hiçbir zaman gerçek anlamda istikrarlı olmadı; 1920'ler ve 1930'lar boyunca İngiliz yöneticiler, yerel hükümdarlar ve parlamentolar arasında kıyasıya siyasi entrikalar döndü.

Bu tablo, bugünkü tartışmayla çarpıcı bir süreklilik içinde. O yıllarda The Times'ın sayfalarında tartışılan soru şuydu: Batı, Orta Doğu'ya ne tür bir yönetim biçimini dayatabilir ve bu dayatmanın meşru zemini nedir? Yüz yıl geçti. Soru değişmedi.

Amerikan modeli ve sonuç aynı

Jeane Kirkpatrick 1979'da Foreign Affairs'de şunu yazmıştı: "Otoriter ama Batı yanlısı rejimler, totaliter ve düşman rejimlerden daha az kötüdür; bu yüzden desteklenebilir." Bu görüş Reagan döneminde bir politikaya dönüştü. Barrack'ın "hayırsever monarşi" savunuculuğu, işte bu geleneğin 2026 versiyonu. Değişen yalnızca dil; değişmeyen ise mantık.

İngiltere ve Amerika'nın farkı gerçek, ama sınırlı. İngiltere, 19. ve 20. yüzyıl boyunca yapay sınırlar çizerek toplulukları birbirine düşürdü; rakip yapılar yarattı ve bu mirasın faturası bugün hâlâ kronik iç çatışmalar olarak ödeniyor. Amerika ise var olan yapıları yıkmak yerine onların üzerinden denetim kurdu. Bu yaklaşımı "bütünleştir, stabilize et ve denetle" olarak formüle etmek mümkün. Askerî üsler, silah satışları ve ekonomik bağımlılık ilişkileri aracılığıyla vekil rejimleri ayakta tuttu, seçici bir istikrar sağladı. İngilizler böldü; Amerikalılar bütünleştirdi. Ama her ikisi de nihayetinde aynı soruya takıldı: Bölgeyi dışarıdan yönetme iradesi meşru mudur?

Monarşi nedir?

Peki Barrack'ın bu kadar tartışma yaratan "monarşi" kavramı gerçekte ne anlama geliyor?

Monarşi, belirli bir bireyin doğum hakkıyla vatandaşlar üzerinde otorite sahibi olduğu bir yönetim biçimi. Tarihsel olarak demokrasi ve cumhuriyetten çok daha eski bir siyasi sistem; ilk krallar Orta Doğu, Çin, Hindistan ve Orta Amerika uygarlıklarında binlerce yıl önce sahne aldı.

Monarşiler kendi içinde de farklılaşıyor. Mutlak monarşide hükümdar tam ve bölünmez bir güce sahip. Anayasal monarşide hükümdarın yetkileri kısıtlanmış, gerçek iktidar seçilmiş organlara devredilmiş. Yarı anayasal monarşi bu ikisi arasında bir yerde duruyor. 2026 itibarıyla dünyada 43 egemen devlet monarşiyle yönetiliyor. Tüm ülkelerin yaklaşık yüzde 22’si. Bu ülkelerde 2,5 milyarı aşkın insan yaşıyor.

Avrupa'da bugün 12 egemen monarşi bulunuyor. Bunların yedisi krallık: Danimarka, Norveç, İsveç, Birleşik Krallık, İspanya, Hollanda ve Belçika. Üçü prenslik: Andorra, Liechtenstein ve Monako. Kalan ikisi ise Lüksemburg Büyük Dükalığı ve Vatikan. Avrupa'daki monarşiler zaman içinde evrimleşerek gerçek iktidarı parlamentolara devretti; hükümdar giderek sembolik, birleştirici bir figüre dönüştü. İskandinav ülkeleri, dünyanın en yüksek demokratik kalite puanlarına sahip olurken monarşiyi de sisteme dâhil etti. Vatikan bu tablonun istisnası: Papa, Avrupa'nın tek mutlak monarşi hükümdarı; yürütme, yasama ve yargı üzerinde tam yetkiye sahip.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika'nın tablosu ise çok farklı. Mutlak monarşiler bugün Umman ve Suudi Arabistan'da varlığını sürdürüyor. BAE ve Katar "karma" olarak sınıflandırılıyor: temsilî kurumlar var ancak hükümdar ağırlıklı gücü elinde tutuyor. Bahreyn, Ürdün, Kuveyt ve Fas anayasal monarşiler olmakla birlikte Avrupa eş değerlerinden çok daha geniş hükümdar yetkileri barındırıyor.

Peki bu fark nereden geliyor? Avrupa monarşileri neden demokratikleşebildi de Körfez monarşileri neden aynı yolu izlemedi? Cevabın bir bölümü petrolde, bir bölümü dış destekte yatıyor.

Türkiye'nin özgün yeri

Türkiye bu tablonun tam ortasında ama hiçbir kategoriye tam uymayan bir yerde duruyor. Ve bu belirsizlik tesadüf değil. Türkiye'nin kuruluş felsefesinin bizzat kendisinden kaynaklanıyor.

1922'de monarşiyi kaldırma kararı, dönemin uluslararası bağlamında son derece cesur ve radikaldi. O dönemde monarşiler yalnızca Orta Doğu'da değil, Güneydoğu Avrupa'ya da hâkimdi. Ama Atatürk'ün hamlesi salt bir rejim değişikliği değildi. Ziya Gökalp'in çerçevelediği gibi bu, medeniyetin yeniden seçilmesiydi. Hars (kültür) korunurken medeniyet Batı'dan alınacaktı. Gökalp bu ayrımla Türk modernleşmesinin hem Doğu'yu reddetmediğini hem de Batı'ya körü körüne teslim olmadığını gösteriyordu.

Atatürk'ün meclisi, monarşinin ardından diktatörlüğe giden yolu tıkamaya kararlıydı. Ulusal egemenliğin yalnızca mecliste bulunduğunu ve bunun değiştirilemez olduğunu açıkça ilan etti. Yahya Kemal Beyatlı bu anı şöyle yorumladı: Türkiye, tarihte ilk kez ne bir hanedanın ne bir dinin ne de bir imparatorluğun değil, yalnızca milletin adına konuşan bir devlet kuruyordu.

Peki bu özgün konum bugün nerede duruyor? Barrack'ın "monarşik cumhuriyet" etiketine karşı Türkiye'nin verebileceği en güçlü yanıt; felsefi değil, tarihsel. Ve o yanıt, yüz yıl önce yaşamış bir kadının sesinden geliyor. Halide Edip Adıvar…

3 devrin ortasında bir kadın

Halide Edib Adıvar, 1908 Devrimi ile İttihat ve Terakki'nin parlamenter monarşiye geçişine tanıklık etti. 1923'te cumhuriyetin ilanında Mustafa Kemal'in yanındaydı. 1950'de ise iktidarın serbest seçimlerle el değiştirmesini meclisten izledi, bu kez bizzat İzmir milletvekili olarak.

Halide Edib önce yanında durduğu iktidara destek veriyor, sonra ayrılıyor. İTC'ye yakın duruyor ama Ermeni tehcirine karşı çıktığı için yalnızlığa terk ediliyor. Kurtuluş Savaşı'nda onbaşıdan başçavuşa yükselerek cepheleri dolaşıyor ama cumhuriyetin kurucu iradesinin otoriterleşmesini eleştirince sürgüne gitmek zorunda kalıyor. Demokrat Parti'nin davetini kabul ederek meclise giriyor ama DP'nin tek parti zihniyetini yeniden ürettiğini görünce 1954'te "Siyasi Vedaname"yi kaleme alıyor.

Halide Edib, 1908 Devrimi'ni Fransızların 1789'da yaptığı büyük dönüşüme benzetiyordu. Yüzyıllardır süregelen mutlak monarşinin sona erişi, tarihsel olarak devrimci bir adımdı. Ama çok geçmeden bu coşku yerini kaygıya bıraktı. Türk Ocağı'nda Ermenilere yapılan şiddeti dile getirdiğinde İttihatçı kadrolar cezalandırılmasını istedi. Talat Paşa'nın rıza göstermesiyle bu girişim engellendi ama Halide Edib'in muhalif çizgisi artık belirginleşmişti.

Daha sonra kaleme aldığı Türkiye'de Şark, Garp ve Amerikan Tesirleri'nde şu tespiti yaptı: 1908 Devrimi’ni yapanlar, halka ideallerini süratle onaylatmak için parti diktatörlüğü mekanizması kurmuşlardı. Parlamento ve siyasi partiler gibi demokratik kurumların varlığına karşın otoriterlik egemen olmaya devam etti.

1924'te eşi Adnan Adıvar ile birlikte yurt dışına çıktı. Kimilerine göre zorunlu, kimilerine göre gönüllü bir sürgün. 1939'a kadar küçük bir ziyaret dışında, Türkiye'ye dönmedi. Bu sürgün yılları, Avrupa'nın faşist otoriter rejimlere teslim olduğu yıllara denk geldi. İtalya'da Mussolini, Almanya'da Hitler. Bunları yakından izleyen Halide Edib, Türkiye'deki tek parti dönemini bu çerçevede değerlendirdi ve diktatörlük olarak nitelendirmekten çekinmedi. Ama bu eleştiri körü körüne bir ret değildi. Cumhuriyet inkılaplarını üç kategoriye ayırdı: Tutmuş fidanlar; laiklik ilkesi, Medeni Kanun gibi toplumu tebaadan yurttaşlığa taşıyan dönüşümleri “tutmuş fidanlar” olarak nitelemişti. Öte yanda geçmişle bağı sert biçimde kesen, Harf İnkılabı gibi tedrici bir süreç yerine, ani biçimde hayata geçirilen değişimleri de eleştirmişti. Batı'nın zihniyetini değil, görüntüsünü taklit eden Şapka Devrimi gibi yüzeysel inkılaplar ise onun sesinden ve kaleminden en sert eleştirilerle maruz kalmıştı.

1939'da Türkiye'ye döndüğünde İstanbul Üniversitesi'nde göreve başladı. 1950'de ise Demokrat Parti'nin davetini kabul ederek İzmir'den bağımsız milletvekili seçildi. Atatürk'ü Koruma Kanunu tartışması, Halide Edib'in meclisteki en uzun ve çetin konuşmasını yaptığı oturum oldu. Atatürk heykellerine yapılan saldırıları "çirkin bir tecavüz" olarak nitelendirdi; bu konuda kimsenin tereddüdü yoktu. Ama kanun teklifine “Hayır” dedi.

Gerekçesi keskin ve ilkeliydi. Böyle bir kanun "Şark zihniyetinin mahsulüdür." Kablettarih put hâline gelen ve bugün yerlerinde yeller esen eski saltanat devrinde şahsı ilahileştirme zihniyetinin hortlaması gibi görmüştü. Üstelik pratik bir uyarı da yapmıştı: "Ne şahıslar gelir, nasıl iktidarlar gelir, ne şekilde kanunlar çıkarırlar, bunu bilmenin imkânı yoktur."

Halide Edib'in bağımsızlığı, parti grubunun tahammül sınırını zorluyordu. 1954 seçimlerine doğru tablo daha da netleşmeye başlamıştı. DP, muhalefet partilerini yargı yoluyla kapatmaya, basını ve üniversiteleri baskı yasalarıyla susturmaya başlamıştı. Muhalefetteyken eleştirdiği her uygulamayı iktidarı döneminde kendisi hayata geçiriyordu. Halide Edib, Cumhuriyet gazetesine "Siyasi Vedaname"yi yazdı ve aktif siyasetten çekildiğini ilan etti. Bu veda metninin tonu acı ama berraktı: DP, tek parti döneminin pratiklerini bırakmak bir yana, tek parti zihniyetini de sürdürmüştü.

Peki, bu yüz yıllık tartışma bugün ne söylüyor?

Halide Edib Adıvar'ın siyasi düşüncesinde tek bir sabit vardır: İktidar, her biçimde, her kılıkta, her meşruiyet söylemiyle aynı tehlikeyi taşır. Bu tehlikenin adı özgürlüğün araçsallaştırılmasıdır. 1908'de devrim özgürlük adına yapıldı ama parti diktatörlüğü mekanizmasına dönüştü. 1923'te cumhuriyet özgürlük adına ilan edildi ama tek parti idaresi inkılapları tartışmaya kapatarak sahiplendi. 1950'de demokrasi özgürlük adına seçimle geldi ama çoğunluğu mutlak yetkiye dönüştürünce meclis diktatörlüğüne kapı araladı. Halide Edib bu üç dönemi yaşadı ve her birinde aynı yanılsamayı gördü: Değişimin biçimi, özgürlüğün güvencesi değildir.

Barrack'ın Antalya'daki sözlerini bu mercekten okumak gerekiyor. "Hayırsever monarşi işe yarıyor" iddiası aslında şunu söylüyor: İstikrar, özgürlükten önce gelir. Bu, yeni bir argüman değil. Tarihin her döneminde, her coğrafyada iktidarın kendini meşrulaştırmak için başvurduğu en eski söylem. Ve Halide Edib'in tüm siyasi hayatı boyunca verdiği yanıt da değişmedi: İstikrarı özgürlüğün önüne koymak, nihayetinde ikisini de yok eder.

TBMM kürsüsünden dile getirdiği "demir leblebi" metaforu bu noktada yalnızca bir retorik figür değil, felsefi bir pozisyon olarak okunmalı. Demokrasinin sindirimi zordur ama bu güçlük onun başarısızlığının değil, olgunlaşma sürecinin kanıtıdır. Halide Edib'e göre bir toplumun demokrasiyi hazmedemediği sonucuna varmak için önce o topluma gerçekten deneme fırsatı tanınıp tanınmadığını sormak gerekir. Türkiye'de ve bölgenin geri kalanında bu sorunun yanıtı tutarlı biçimde aynı. Her seferinde ya dışarıdan bastırıldı ya da içeriden gasp edildi.

Halide Edib'in Edmund Burke'den aldığı muhafazakâr değişim anlayışı burada belirleyici bir anlam kazanıyor. Burke'e göre toplum; yalnızca yaşayanlar arasında değil, ölmüşler ve doğmamışlar arasındaki kutsal bir sözleşmedir. Bu perspektiften bakıldığında Barrack'ın monarşi savunuculuğu yalnızca hatalı değil, bu sözleşmeye karşı bir ihanettir. Bir halkın kendi siyasi olgunlaşma sürecini başkasının çıkarına göre tanımlamak, o halkı tarihin öznesi olmaktan çıkarıp nesnesine dönüştürmektir.

Bugün Halide Edib hayatta olsaydı Barrack'a şunu sorardı: Demokrasi bu bölgede işe yaramadıysa, bunu mümkün kılan koşullar neydi ve o koşulları kim yarattı? Yüz yıl öncesinin The Times'ı ve bugünün Antalya Diplomasi Forumu aynı soruyu farklı dillerle soruyor. Yanıt hâlâ aynı… Bölgeyi dışarıdan yönetme iradesi, demokrasinin önündeki en kalın duvardır. Ve o duvarı örenlerin demokrasinin işlevsizliğinden şikâyet etmesi, tarihin en büyük ironilerinden biridir.

Meclis kürsüsünde söylediği o cümle bugün geçerliliğini koruyor: “Bu zorlu safhayı idare etmek, partili ya da partisiz, kim ne olursa olsun, bütün gerçek demokratların görevidir.”