Derin hesaplaşma: NATO can çekişiyor
Haberin Eklenme Tarihi: 6.04.2026 12:36:00 - Güncelleme Tarihi: 6.04.2026 12:39:00Şaşırtıcı açıklamaları, ilginç tavırlarıyla gündem olan ABD başkanı Donald Trump, farklı çıkışlarına bir yenisini daha ekledi. İngiliz The Telegraph gazetesine verdiği mülâkatta, ülkesinin NATO üyeliğinden çekilme ihtimalini dile getirdi. Ukrayna’daki savaşın “bir test” olduğunu belirten Trump, ABD’nin “kendi sorunu olmamasına rağmen” NATO’ya yardım ettiğini ancak İran Savaşı’nda buna karşılık bulamadığını kaydetti.
Bu durum, birkaç sene evvel, Macron’un “NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğine” dair yaptığı açıklamayı akıllara getirdi ve bu oluşumun mevcudiyetini yeniden sorgulatmaya başlattı. Macron bu açıklamada bulunduktan sonra, gerçek bir güvenlik riskinde -ki bu Rusya oldu- NATO ile hareket etmekte tereddüt etmemişti fakat bu, ittifakın çatırdamakta olduğunun ayak sesleriydi. Zira NATO, artık kuruluş misyonun oldukça ötesine geçmişti.
NATO’nun tesisi II. Dünya Savaşı’na gider. II. Dünya Savaşı sonunda; Almanya, İtalya ve Japonya’nın başını çektiği Mihver Devletleri, İngiltere, Fransa, SSCB ve ABD’nin başını çektiği Müttefik Devletlere karşı mağlup olmuş; yeni dünya düzeninin büyük bölümü ABD hâkimiyeti altında dizayn edilmeye başlamıştı. Bu düzende ABD, müttefiki SSCB’yi dışlamış ve harbin asıl müsebbibi olan Almanya’yı desteklemeye başlamıştı; üstelik Japonya ile birlikte.
Ardından ABD, sanki İkinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiki Rusya komünist değilmiş de sonradan olmuş gibi onu çevreleme politikalarına başlamış, Marshall yardımı ile komünist bloka karşı yeni ittifaklara girişmişti. Bunlar arasında mezkûr yardımlardan en çok istifade eden iki ülkenin Almanya ve Japonya olması calib-i dikkatti. İki çalışma azmi olan devlete ürettirmek, daha sonra bu istihsalden elde ettikleri meblağı kendilerini korumak için onlara silah satarak elinden almak herhâlde ABD’nin kapitalist zekâsından(!) başkasına yakışmazdı. Artık Sovyetlerin bütün dünya için bir tehdit olduğu kabul edilmiş ve bu yeni bir ittifakın doğuşuna sahne olmuştu: Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO).
Böylelikle 4 Nisan 1949’da kurulan NATO, Sovyet tehdidine karşı Amerika ve müttefik devletlerin bu tehdidi önlemek/caydırmak için kurdukları bir yapı olarak teşekkül etti. Soğuk Savaş’ın iki kampa bölünmüş dünya düzeninde, bir tarafta “komünist sistemi” temsil eden Sovyetler Birliği, diğer tarafta ise “hür dünyayı” temsil eden Amerika bulunmaktaydı. Dünya, Winston Churchill’in daha evvel kullandığı bir ifade olan demir perde [iron curtain] ile bölünmüştü. Komünist dünyaya karşı ilk olarak Brüksel Antlaşması’nın tarafları olan Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg’a ilaveten ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz’in dâhil olmasıyla NATO bir askerî ittifak olarak ortaya çıktı. Buna daha sonra Yunanistan, Türkiye, Almanya ve İspanya da katılarak yapı genişletildi. Fakat 1991 yılında, Sovyetler Birliği’nin dağılması, uluslararası sistemde bir dönüşüme sebebiyet verdi. Amerika rakipsiz kaldı ve tek kutuplu bir sistem ortaya çıktı.
Böylece NATO’nun kuruluş gayesi olan Sovyet tehdidi ortadan kalktı. NATO’nun birleştirici harcının yok olmasına rağmen dağılmaması onun geleneksel bir askerî ittifak modelinden çıkarak yeni bir yapıya bürünmesiyle alakalıydı. Bu noktada Soğuk Savaş zamanı, bir refleks olarak ortaya çıkan NATO ittifakı ile Soğuk Savaş sonrası kendisine yeni refleks alanları bulan NATO’yu birbirinden ayırt etmek gerekmektedir. Soğuk Savaş’ta NATO’nun varlığı bir hayatta kalma zorunluluğu iken, Soğuk Savaş sonrası bir düzen sağlama aracı hâline gelmiştir. Bu sebeple NATO’nun Soğuk Savaş sonrası bir “jandarma” mantığında istikrar sağlayıcı araç olduğu faraziyesi yerinde bir tespit olacaktır.
NATO’nun dönüşümü
Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte NATO’nun Varşova Paktı gibi dağılacağı tahminleri, üzerinden uzunca bir zaman geçmesine rağmen gerçekleşmedi. NATO’nun dağılması bir yana ittifak giderek genişledi ve yapı, Soğuk Savaş döneminde olmadığı kadar güçlü bir teşkilat hâline geldi.
Hatta Soğuk Savaş’ın sonunda ABD, Rusya’yı çevreleme politikasının bir neticesi olarak NATO’yu genişletmeye karar verdi. Bu noktada Rusya’ya eski Sovyet peyklerine müdahil olmayacağı teminatını verdiği hâlde, sözünün rağmına o devletleri NATO’ya dâhil etmiş ve bu topraklara üs ve silah konuşlandırmaya başlamıştı. 1999’da Çekya, Macaristan ve Polonya ile başlayan bu genişleme; 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovenya, Slovakya; 2009’da Arnavutluk ve Hrvatistan; 2017’de Karadağ; 2020’de de Kuzey Makedonya ile kemâle ermiştir. 2024’te de Rusya-Ukrayna Savaşı sebebiyle ittifaka Finlandiya ve İsveç katılmıştır.
NATO, yayımladığı stratejik konseptlerde yalnızca ittifak toprakları içinde ve 5. madde kapsamındaki durumlarla sınırlı kalmayıp, bu sınırların ötesinde de operasyon yürütebileceğini ortaya koymuştur. Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından terörizm, etnik çatışmalar, insan hakları ihlalleri, siyasi istikrarsızlık, ekonomik kırılganlıklar ile nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların ve bunların taşıyıcı sistemlerinin yayılması gibi yeni riskler tanımlanmış; üyeleri tehdit eden bu unsurlarla mücadele NATO’nun görev alanı içine dâhil edilmiştir.
Artık NATO, git gide ABD’nin bir dış politika enstrümanı hâline geldi. Irak’ta, Libya’da, Afganistan’da hep bu maksada hizmet etti. Fakat anakaradan bu kadar uzak coğrafyalarda askerî operasyonlar yürütmek, taşınabilecek maliyeti çoktan aşmış durumda.
Diğer taraftan Soğuk Savaş gibi hassas güvenlik ihtiyaçlarının olduğu bir düzende ittifaklar, daha sıkı bir hâl alırken, Soğuk Savaş sonrası aktörlerin tehditle direkt yüz yüze olmaması, tabii olarak ittifak içerisinde daha gevşek bağların ortaya çıkmasına sebebiyet verdi. Bu yönüyle NATO, kurucusu olduğu ülke tarafından bile sorgulanmaya başladı. Trump’ın NATO’dan çekilme açıklaması, yeni değildi. O; 2018 yılında da NATO müttefiklerinin artık daha fazla yük alması gerektiğini dile getirmiş ve sıklıkla ABD’nin NATO’dan çekilmesini vurgulamıştı.
Biden döneminde yeniden Trump veya MAGA’cı görüşün hâkim olacağından korkulduğundan Rusya-Ukrayna Savaşı fırsat bilinerek Finlandiya ve İsveç ittifaka dâhil edilmiş ve böylelikle NATO tahkim edilmeye çalışılmıştı. O dönemde ABD; iç tüketimde Çin’e, doğalgaz ve enerjide gitgide Rusya’ya bağlanan -Kuzey Akım 2 Projesi bunun tipik bir tezahürüdür- Avrupa’ya karşı savaşı tırmandırmıştı. Fakat Putin’in kararlılığıyla uzayan savaş, ABD’yi zor duruma soktu. İlginç olan, buradaki İngiltere’nin tutumuydu. Zira Trump, her ne kadar savaşı bitirmek istediğini, kendi iktidar olsaydı bu savaşın zaten başlamayacağını belirttiyse de İngiltere politik zekâsıyla harbin sürmesi için elinden geleni yaptı. Yetmedi; hiç gereği yokken İsrail’in güvenlik duygularını tatmin etmek için İran’a savaş açtı ve ABD, İran’da beklemediği bir mukavemetle karşılaştı. Şimdilerde Trump bu yükün altına NATO’yu da çekmek, olmuyorsa NATO’dan çekilmek gerektiğini dillendiriyor.
ABD’nin bu sıkışmışlığının arka planında, İngiltere’nin yerine Orta Doğu’yu kontrol etme arayışının bulunup bulunmadığı sorgulanabilir. Zira Atlantik’in kuzeyi büyük ölçüde İngiltere’yi ifade etmektedir; dolayısıyla NATO içindeki bu çatlağın ilk izleri de burada aranmalıdır.