Bir şef, bir dizi ve Londra'nın Türk hafızası
Haberin Eklenme Tarihi: 26.05.2026 17:18:00 - Güncelleme Tarihi: 26.05.2026 17:33:00Aylardır masamın önünde bir röportaj duruyordu. Nasıl anlatacağım, nereden tutacağım kararsız kalmıştım. Bazı hayatlar vardır; tıpkı zeytin ağaçlarına benzer. Kökleri görünmez, derinlere saplanmış; gövdesi çarpık, yara izleriyle dolu; ama dalları hâlâ meyve veriyor. Hüseyin Özer'in hikâyesinin de böyle katmanları vardı benim için. Tokat'tan Londra'ya uzanan, şiddetten dine, dinden aşka, aşktan milyonlara uzanan bir hayat. O hayatı nasıl çerçeveleyeceğimi düşünürken geçen ay Netflix'te bir dizi yayına girdi. Legends. Steve Coogan'lı, Thatcher dönemini anlatan, tam da Hüseyin Özer'in yürüdüğü sokaklarda geçen başka bir gerçek hikâye. İkisini aynı yazıda buluşturmak başlangıçta kurgusal görünebilir. Ama tam tersine, ikisi de aynı sorunun cevabını veriyordu benim için. Bir göçmen Londra’da ne yapar?
Londra'da bugün 250 ila 300 bin civarında Türkçe konuşan insan yaşıyor. Kıbrıslılar, Türkler ve Kürtler. Hepsi farklı dönemde, farklı nedenlerle gelmiş. UCL'den araştırmacılar bu göç hikâyesini dört ayrı dalga olarak tanımlıyor: 1930'larda Kıbrıslılar, 1970'lerde işçi göçmenleri, 1980-90'larda sığınmacı Kürtler ve 2000'lerden bu yana Ankara Anlaşması kapsamında gelen eğitimli orta sınıf aileler. Şüphesiz bu dalgaların her birinin farklı motivasyonları ve hayalleri vardı. Londra'da yeni hikâyeler yazdılar. Kimi bir restoran mutfağında, kimi sokaklarda, kimi mahkeme salonlarında, kimi de siyaset koridorlarında...
Hüseyin Özer bugün Londra’nın en köklü Türk restoranlarından Sofra’nın sahibi. Bu yaz tanıştığımızda bana öğle yemeğinden çok daha içten ve çok daha doyurucu bir sohbet sunmuştu. Kendi hikâyesini… Tokat'tan Ankara'ya gittiğinde daha çocuk yaştaymış. Kızgın, öfkeli ve yalnız… "Vuracağım adamların listesini yapıyordum" demişti hiç çekinmeden. Ailesi yokmuş, ona doğru yolu gösterecek bir hocası da. Etrafındaki insanlardan hiç kimse ona “yapma” dememiş. “3000 liraydı” demişti o zamanlar bir tabancanın parası.
Ama içinin şiirle dolu olduğunu söylemişti. İçindekileri şiire dökermiş hep. Sonra kitaplarla buluşmuş. Okumaya ve araştırmaya başlamış. Dinini tanımış. Kitaplar bana bir şey öğretti diyor: “Vurmamalıyım, öldürmemeliyim.” Dini keşfedince başı beladan kurtulmuş, “Bizim dinimiz ne güzelmiş” demiş; yol gösteriyor, “insanı adam ediyor.” Doğru yolu bulunca diğer insanları düşünmeye başlamış. Ona öğüt verenleri, kan davası nedeniyle adam öldürüp, cehenneme gidenleri… “Gençken dinini öğreneceksin hem de öğreteceksin” demiş okuduğu kitap. Sonra da karar vermiş. İngilizce öğrenecek, dünyanın her yerine gidecek ve İslam’ı anlatacak.
“Çocuktum daha” demişti, “ama dünyaya acıyordum.” İngilizce öğrenmek için İstanbul’a gitmiş. Kazandığı ilk parayla özel ders almaya ve İngilizce öğrenmeye başlamış. Haftada 2 ders almaya ve kaldığı odayı biriyle paylaşmaya yetecek kadar parası varmış. Hepsini, her kuruşunu kendi eğitimine harcamış. Bir süre sonra da İngiltere’ye gitmeyi kafasına koymuş.
İngiltere’ye geldiğinde bir kebapçıda çalışmaya başlamış. Herkes Türk’müş. Sahibi Türk, çalışanlar Türk… Yemek yediği bu restoranda iş sormuş ve bir süre sonra da orada çalışmaya başlamış. Daha çocukluğundan beri bir dükkân açmanın hayalini kurarmış. “Çok para kazanmam gerekiyordu ve yapabileceğimi de biliyordum” diyor. “Becerikliydim, görgülüydüm, akıllıydım.” Kendine güveninin yanı sıra eğitimin de önemini biliyormuş.
Ama İngilizce öğrenmek bahaneymiş. "İnsanları kurtarmak, onlara iyilik yapmak için lisan öğrenmem şarttı” diyor kendi cümleleriyle. 1981'de Mayfair'de ilk dükkânını açmış. Hem öğrenciliğe devam etmiş hem de restoranını işletmiş. Ama yakıştıramamış kendine. “Lokantacılığı kimse beğenmiyordu, ben de beğenmiyordum” diyor. Alt takımın işi olarak bakılan bu meslekte daha iyisini yapabileceğine inanmış. Sadece o değil… Daimî müşterilerinden Aydın Alper de onunla aynı fikirdeymiş:
“Buraya karaciğer naklini öğrenmek için gelen Doktor Aydın Alper, benim daimî müşterimdi. Daha 20’li yaşlarındaydık. Ahbap olmuştuk. Bir gün bana ‘İdareten yaptığını söylüyorsun ama herkesten daha iyi yapıyorsun, bunu doğru düzgün yap’ dedi. ‘Biz hastalarla uğraşıyoruz, sen kimleri kimleri ağırlıyorsun.’ O zamanlar hem bürokrasiden insanlar ağırlıyordum hem de mesleğinde itibarlı isimler müdavimim olmuşlardı. Aydın Alper beni ikna etti. O zaman karar verdim.”
O günden sonra yaptığı işi ve dinini ön plana koymuş. Mayfair’de para kazanmaya başlayınca memleketi Reşadiye'ye gidip bir vakıf kurmuş, çocuklara burs vermiş, memleketi Tokat’ta bir aşçılık okulu açmak için çalışmalarına başlamış.
Legends ne anlatıyor?
Neil Forsyth'in yazdığı ve 7 Mayıs'ta tüm bölümleriyle Netflix'e gelen dizi, Thatcher döneminde yükselen uyuşturucu tüketiminin önüne geçmek için üstü örtülü kimlikler benimseyen gümrük memurlarının mücadelesini konu ediniyor. Ekip ikiye bölünüyor: biri Liverpool'a, diğeri Londra'ya gidiyor. Londra'daki hedef Green Lanes'teki uyuşturucu ağını yöneten Kürt çetesi. Liverpool’daki hedef ise oradaki dağıtımcıların ağını çökertmek. Dizi siyasi baskının, bütçesizliğin ve resmî desteğin yokluğunun ortasında kendi efsanelerini yazmak zorunda kalan sıradan memurların hikâyesini anlatıyor. Zira o dönemde İngiltere'nin iç şehirleri tam anlamıyla çöküş içindeydi. İşsizlik 3 milyonu aşmış, Liverpool gibi sanayi kentlerinde her dört kişiden biri işsiz kalmıştı. Bilinen eroin bağımlısı sayısı 1977'den 1987'ye kadar beş katına çıkmıştı. Araştırmalara göre çıkan uyuşturucu kullanımının en yoğun olduğu mahalleler, işsizliğin de en yüksek olduğu mahallelerdi. Yoksulluk ve ümitsizlik birbirini besliyordu.
Steve Coogan, eğitmen ajan Don'u oynuyor. Kısık ama tok sesli, alaycı, yorgun bir adam. Tom Burke ise sahaya inen adam, Guy rolünde, serinin en güçlü imgesi olarak yükseliyor. Sahte kimlik, yani "legend" o. "Legend'ın senden gelmesi gerekiyor, senin bir parçan olmalı yoksa işe yaramaz. Ve legends işe yaramadığında insanlar ölür" diyor ajan Don daha ilk sahnelerde.
Dizinin gerçek gücü bu cümlenin ötesinde. Legends, Thatcher İngiltere'sinin çöküşüne bakıyor. Orta sınıfın eriyen geleceğini, siyasetçilerin pis işlere bulaşmasını, ırkçılığın yetenekli insanları nasıl görünmez kıldığının hikâyesini anlatıyor. Çünkü ne Türkler ne de Kürtler hakkında net bir yargı koyuluyor ortaya. Asıl mesele; Londra'nın o bölgesinin ne yaptığı, kimi barındırdığı, kimin oradan geçindiği, hangi ağların orada örüldüğü. Bütün bunları bir İngiliz yapımının, bir İngiliz gözüyle çekmesi, meselenin "dışarıdan bakış" kaygısını da beraberinde getiriyor elbette. Ama gerçek bir hikâyeyi anlatıyor olması bile kayda değer… Eski bir gümrük ajanı Guy Stanton'ın kendi kaleme aldığı anılardan uyarlanan bu yapım, kamera önüne Steve Coogan'ı koyuyor, üzerine iyi bir senaryo yazıyor ve Netflix estetiğiyle paketliyor. İzlemesi keyifli, alkışa değer bir iş çıkıyor ortaya.
Hüseyin Özer de Thatcher döneminde gitmiş İngiltere’ye. "Thatcher'ı sevdim, kabul ettim de. Ama şimdi mutlu değilim. Ben fakir İngiltere'yi seviyorum. İngiltere'yi Amerikanlaştırdı Thatcher. Londra vahşi bir yer oldu ondan sonra" diyor. Thatcher döneminin gerçeği çok sertti. Yoksulluk, uyuşturucu, sınıf çatışması, ırkçılık. Hüseyin Özer gibi insanlar bunu bizzat yaşadılar. Kebapçının tuvaletini temizlediler, Regent Street'te yalnız dolaştılar, kendilerini ispat etmek için müşterilerinin kendi işlerinde gösterdiklerinden daha çok çalıştılar. PKK'nın hedefi oldular, çünkü vatanlarına hizmet ettiler.
Legends'ın ekibi ise o dönemi dramatize ediyor. İkisi de meşru. İkisi de gerçek. Ama ağırlığı başka, çünkü biri o dönemi hâlâ belleğinde ve duygularında taşıyor, diğeri ise anılarda kalmış, kurgunun malzemesi olmuş.
Peki, Londra bir göçmene ne verir?
Legends'ın Bailey karakterine göre Londra insanı körleştirir. Bir göçmen çocuğu, beceri ve yetenekleri ortada olmasına rağmen yalnızca ırkı yüzünden görmezden gelinir, ta ki gizli bir operasyon onu sahneye çıkarmak zorunda kalana dek.
Hüseyin Özer'e göre ise bir şans verir, tabii eğer sen de kendine inanırsan. Özer, "İngilizler beni seviyor" diyor inanarak. "Çünkü yiğidim, dürüstüm, mertim." Bu bir kibir değil; gençliğini göçmen kimliğiyle geçirmiş bir adamın geri dönüp baktığında gördüğü şey.
İkisi de doğru. Çünkü Londra tek karakterli bir şehir değil. Sosyolog Georg Simmel, şehrin yabancıya aynı anda hem yakınlık hem mesafe sunduğunu söyler. Londra bunu en uç noktasına taşıyan bir şehir. Aynı sokakta, aynı dönemde, birine fırsat sunar, diğerine duvar örer.
Sofra'nın kapısını ilk kez 1981'de açan Hüseyin Özer, o gün yalnızca bir restoran açmamıştı. Dokunduğu hayatlar, kurduğu ilişkiler, koruduğu insanlığı sayesinde bir diaspora yarattığını söylüyor. "İki memleketim var benim: Tokat ve Londra" diyor röportajın sonunda.
Bu cümle bir özet değil, bir kimlik beyanı. Kulağa romantik gelebilir. Ama değil. Postkolonyal düşünür Homi Bhabha bunu yıllar önce “üçüncü mekân” olarak tarif etmişti. Ne tamamen orası ne tamamen burası. İkisi arasında, ikisinden de beslenerek oluşan yeni bir kimlik alanı. Bir uzlaşma değil bu, bir inşa. Ve bu inşa çoğunlukla ne göçmenin kendi seçtiği ne de ev sahibi ülkenin verdiği bir şey. Kendiliğinden, sürtüşmeden, zaman içinde doğan bir kimlik.
Hüseyin Özer o mekânı elli yılda kurdu. Legends ise onu altı bölümde göstermeye çalışıyor.
Biri yaşıyor. Diğeri anlatıyor.