Prof. Dr. Merve Güven Özkerim: “Sanat yeni alanlar yaratır”
Haberin Eklenme Tarihi: 14.03.2026 22:46:00 - Güncelleme Tarihi: 15.03.2026 14:19:00Hem "yeni medya ve iletişim teknolojileri" alanında çalışan bir akademisyen hem de üretim pratiği olan bir sanatçısınız. Akademinin disiplinli ve kuramsal yapısı ile sanatın özgür, sezgisel doğası “İnsan ve Makine”nin küratöryel vizyonunda nasıl bir denge buldu? Bu projenin kurgu aşamasında sizi kişisel olarak en çok heyecanlandıran unsur neydi?
Aslında sanat pratiği de en az akademi kadar disiplinli bir yaklaşım ve süreklilik gerektirir. Bir sanat alanında uzmanlaşmak için yaptığınız işe derinden inanmanız ve onu kendi içinde tutarlı bir hâle getirmeniz önemlidir. Benzer bir şekilde akademide de özgür düşünmek, eleştirel ve yaratıcı bakış açıları geliştirmek gerekliliktir. Bu nedenle birbirinden farklı görünen bu iki yapı pek çok açıdan birbirini besler.
Serginin kürasyonunu ve organizasyonunu yaklaşık bir ay gibi oldukça kısa bir sürede tamamladık. Bu süreç baştan sona güçlü bir ekip çalışmasıydı. Blockchain Women İstanbul Derneği’nden Başak Burcu Apaydın ve kreatif partnerimiz Rastro Studio’dan Nazlı Öztürkmen ile büyük bir heyecan ve yoğun bir tempoyla çalıştık. Bu kadar farklı disiplinleri bir araya getiren geniş kapsamlı bir sergiyi böylesine kısa bir sürede hazırlayabilmemiz, sanatçılarımız ve destekçilerimizle kurduğumuz kolektif dayanışma sayesinde mümkün oldu.
Bu projede beni en çok heyecanlandıran unsurlardan biri, uluslararası ölçekte öncü kabul edilen ve Türkiye’de ilk kez yer alan sanatçılar ile genç sanatçıları aynı sergide geniş bir spektrum içinde ilişkilendirebilmekti. Farklı kuşaklardan ve üretim biçimlerinden gelen sanatçıların aynı düşünsel çerçevede buluşması serginin en güçlü yönlerinden biri oldu.
Sergi süresince izleyicilerden aldığımız bazı yorumlar da bu yaklaşımın karşılık bulduğunu gösterdi. Bir ziyaretçinin “İstanbul’da genellikle hep aynı isimleri görüyoruz. Oysa burada çok ilginç keşifler yapma şansımız oldu; ilk kez karşılaştığımız sanatçılar var” sözleri benim için çok anlamlıydı. Sanırım bu yorum, hazırlık sürecinde bizi motive eden pek çok şeyin somut bir karşılığıydı. Sergiyi hazırlarken sanat piyasasının katı ve yerleşik koşullarına rağmen alternatif bir alan açmaya çalıştık. Maddi ve operasyonel tüm zorluklara rağmen cam tavanları kırdık!
Son olarak, hem beni hem de izleyicileri heyecanlandıran bir noktaya daha değinmek isterim. Sergi kapsamında ele aldığımız alt temalar -hatalar ve anomaliler, görünmez emek ve anonimlik- içinde bulunduğumuz algoritmik topluma eleştirel bir perspektiften bakabilmemizi sağladı. Bu yaklaşım, daha önce sözünü ettiğim akademi ile sanat arasındaki ilişkiyi de oldukça güçlü bir biçimde kurdu.
Aynı zamanda sergi, gündelik hayata ilişkin güncel meseleleri görünür kılarak izleyiciyle doğrudan bir düşünme alanı açtı. Bu yönüyle “İnsan ve Makine”nin Türkiye’de post-dijital sanat alanındaki tartışmalara ve eleştirel kod çalışmalarındaki akademik alana katkı sağlayan ve yeni soruları tetikleyen bir zemin oluşturduğunu düşünüyorum.
“Sergiyi Barın Han dışında başka bir mekânda hayal edemiyorum”
Serginin mekânı olarak zanaat ve fiziksel emeğin izlerini taşıyan Barın Han’ı seçtiniz. Bu tarihi dokunun içine kodlardan, verilerden oluşan dijital ve fijital eserleri yerleştirmek nasıl bir diyalog yarattı? Geçmişin somut emeği ile geleceğin soyut algoritmaları arasındaki bu mekânsal çatışma, sergiyi gezenlere "insan" olmaya dair ne fısıldıyor?
Bu soru çok güzel bir noktayı vurguluyor. Açıkçası sergiyi Barın Han dışında başka bir mekânda hayal edemiyorum. Barın Han’daki sergileme olanaklarının çeşitliliği, mekânlar arası geçiş sergide sanatçıların kullandığı araçların zenginliği ile birleşince sürükleyici ve büyüleyici bir deneyim çıktı. Barın Han sanatın zanaat ilişkisine dair çok derin ip uçlarını katmanlar halinde gizlemiş bir mekân. Sergiyi düzenlerken mekânın krokileri ile birlikte günlerce mekânda gezindik. Gizli kalmış köşeler, odalar, yılların izini taşıyan yarı dökülmüş fayanslar sergi için ayrı bir katman ve doku oldu. Buradaki kurguda uzun zamandır aklımda olan fikirlerin mekânla mucizevi bir uyumu oldu. Sanki elimizdeki taşları havaya attık ve yere rastgele düşen kısımlara küçük rötuşlar yaptık. Hem üzerinde çok çalıştık hem de sanki o eserler hep ordaydı ve sanat tarihinde bir zaman tünelinin kapılarını aralıyordu. Bu kısmı gerçekten olağanüstüydü!
“Sergide anonimlik sanatsal bir direniş stratejisi olarak ele alındı”
Algoritmaların bizi sürekli izlediği ve her hareketimizi veriye dönüştürdüğü bir "gözetim toplumunda" yaşıyoruz. Bu noktada serginin kilit kavramlarından “bilinçli anonimlik” devreye giriyor. Anonim kalmayı sistemin içinde bir zayıflık veya silinme hâli olarak değil de otoriteye karşı kurgulanmış stratejik bir başkaldırı olarak ele almak nasıl bir küratöryel seçimdi? Sanatçılar bu direnişi hangi yaratıcı yollarla ifade ediyor?
Serginin alt temalarından biri anonimlikti ve bu temayı görünür kılmak için Barın Han’da 2. katta özel bir “Anonimlik Odası” kurguladık. Bu alanda Yeşim Yorulmaz, ss21.art ve Eda Seda Tosun’a ait sanat çalışmaları yer alıyordu. Anonimliği burada kimliğin nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir alan olarak ele aldık.
Yeşim Yorulmaz’ın “Dijital Ayna” adlı interaktif çalışması, odaya giren izleyicilerin portrelerini tarayıp ardından silen bir sistem üzerinden çalışıyordu. Eda Seda Tosun’un çalışması ise yüzleri dantelle örtülmüş üç boyutlu heykeller aracılığıyla kimlik meselesine fiziksel ve sembolik bir tartışma alanı açıyordu.
Bu iki çalışmanın tam merkezinde yer alan ss21.art, siyah bir oda içinde kurgulanmış, kabin metaforu ve günah çıkarma ritüelinden esinlenen kolektif bir sanat çalışmasıydı. Türkiye’de yeni gelişmekte olan eleştirel kod çalışmalarını sanat aracılığıyla tartışmaya açan bu deneyim, kodun kültürel üretim üzerindeki etkisini düşünmeye davet eden farklı medyumları bir araya getiriyordu. Yazılım ve ses entegrasyonunu içeren ss21.art, anonimlik odasının merkezinde algoritmik topluma yönelik bir direniş stratejisi olarak yer alıyordu.
Nazlı Öztürkmen ve Begüm Tarako ile birlikte geliştirdiğimiz bu proje, aynı zamanda Audio Rituals ve Rastro Studio ekibinin desteğiyle hayata geçirildi. Sanatsal üretimde kolektif iş birliklerinin, alternatif ve eleştirel projelerin gerçekleşebilmesi açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Sergi dışında da web sitesi üzerinden erişilebilen ss21.art topluluğu, çok dilli ve çok yazı sistemli yapısıyla kültürel emperyalizmin dayattığı tekillik yerine çoğul kimlik olasılıklarını desteklemeyi amaçlıyor ve geliştirilmeye devam ediyor.
Sorunuza dönecek olursam, sergide anonimlik sanatsal bir direniş stratejisi olarak ele alındı. Bu yaklaşım, algoritmik toplumda veri temelli sınıflandırma sistemlerinin daha şeffaf olması gerektiğini savunan dijital hümanist bir bakış açısıyla da örtüşüyor. Bireylerin verileri hakkında daha fazla söz sahibi olması gerekliliği ile de toplumsal bir farkındalık yaratmayı amaçladık.
“Özgür yazılım teknolojilerine katkı sunmak, toplumsal sağlığımız açısından önemli”
Yapay zekâ ve veri setleri de insan ürünü olduğu için doğal olarak kendi "önyargılarını" barındırıyor. Bu durum, kadının toplumsal kimliğini ve emeğini dijital dünyada nasıl şekillendiriyor veya görünmez kılıyor? Sergideki eserler, algoritmaların bu eril veya yanlı dilini kırmak için nasıl bir söz söylüyor?
Bunu bir tür bulaşıcı hastalık gibi düşünebiliriz. Patriyarkal sistem, uzun yıllar boyunca bilimden sanata, teknolojiden veri setlerine kadar pek çok alanı kendi bakış açısıyla şekillendirdi. Bu önyargılı ve cinsiyetçi perspektif, bugün chatbotlar ve diğer yapay zekâ sistemleri tarafından da yeniden üretilmeye devam ediyor. Böylece yapay zekâ adeta kendi kuyruğunu yiyen bir yılanı, yani bir Ouroboros metaforunu andıran bir döngüye giriyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği yönündeki kazanımlar ise bir tür “anomali” ya da “hata” gibi tanımlanabiliyor. Kadınlar için ise yeni bir mücadele alanı var. Algoritmalar ve tekno-feminist perspektif bağlamında tüm bu bakış açılarını yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Bu konu akademide de sıkça tartıştığımız meselelerden biri. Ne yazık ki teknolojik gelişmeler her zaman insanlık yararına ilerlemiyor. Kullanıcılar olarak çoğu zaman dopamin sistemlerimizin manipüle edildiği, verilerimizin sömürüldüğü bir dijital ekonomiyle karşı karşıyayız. Karşımızda kar odaklı politikaları etik değerlerin önüne koyabilen ve “tekno-feodalizm” olarak tanımlayabileceğimiz bir düzen kuran büyük teknoloji şirketleri bulunuyor.
Sergi de tam olarak bu noktada bir farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Özgür yazılım teknolojilerine katkı sunmak, bu sistemlerin geliştirilmesini ve kullanımını desteklemek toplumsal sağlığımız açısından da oldukça önemli.
“Kadın sanatçılar için görünür olabilecekleri bir zemin yaratmaya özen gösterdik”
Serginin arkasında İstanbul Blockchain Women gibi güçlü bir organizasyon var. Blokzincir ve Web3 gibi merkeziyetsiz teknolojiler, kadın sanatçıların görünürlüğü, telif hakları ve eser sahipliği konusunda geleneksel sanat piyasasına karşı nasıl bir alternatif veya güvence yaratıyor?
Merkeziyetsizlik fikri, sanatçılar için önemli bir paradigma değişiminin habercisi oldu ve sanat felsefesi açısından yeni soruları gündeme getirdi. Elbette bu dönüşümü yalnızca NFT’ler üzerinden işleyen bir sertifikalandırma sistemi olarak okumak yeterli değil. Bu süreç aynı zamanda pek çok alternatif ve yaratıcı çözümün de ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
Bu alanda Sussex Üniversitesi Dijital Beşerî Bilimler bölümünden Prof. David Berry ile birlikte bir proje yürüttük ve dünyanın farklı yerlerinden öncü isimlerle gerçekleştirdiğimiz röportajların yer aldığı bir özel sayı hazırladık (bkz: https://hyperrhiz.io/hyperrhiz29/). Dolayısıyla bu dönüşümü yalnızca telif güvencesi meselesi üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır. Sergi bu kuramsal tartışmalar ekseninde şekillendi ve daha çok bu alanın genel yönelimlerini ve potansiyellerini ortaya koymaya çalıştık.
Sergide de uluslararası birçok sanatçı, bu konuları tartışabileceğimiz bir düşünme alanı açılması için bize destek verdi. Merkezî otoritenin dağılması ilk bakışta ütopik bir yaşam biçimi gibi görünebilir. Ancak merkezlerin zayıfladığı, toplumsal cinsiyet açısından daha eşitlikçi ve yaşanabilir bir dünyaya duyulan ihtiyaç da içinde bulunduğumuz savaş ortamında git gide daha açık bir ihtiyaç olarak beliriyor. Tam anlamıyla merkeziyetsiz bir dünyanın mümkün olup olmadığını bilmiyoruz. Sanat, deneysel doğası sayesinde bu tür tartışmaları açabilen ve yeni düşünme alanları yaratabilen güçlü bir araç. Biz de bu araçtan faydalanabiliriz.
Serginin diğer küratörü İstanbul Blockchain Women Derneği’nden Başak Burcu Apaydın ile birlikte özellikle genç sanatçılar ve kadın sanatçılar için bu alanda görünür olabilecekleri bir zemin yaratmaya da özen gösterdik.
“Sanatın insanla kurduğu ilişki açık ve interaktif bir alan gerektiriyor”
Her şeyin hızla dijitalleştiği bu çağda, Barın Han'ın kapısından çıkıp gerçek hayata dönen bir ziyaretçinin zihninde, kendi kimliği ve teknolojiyle kurduğu ilişki üzerine uyanmasını istediğiniz o en temel, en sarsıcı soru nedir?
Aslında tek bir sarsıcı soruya işaret etmiyoruz. İzleyicilerin zihninde tek bir soru oluşturmak yerine, onların algılarını şekillendiren unsurlar üzerine farkındalık yaratmayı amaçladık. Her ziyaretçi, kendi yaşam deneyimleri ve bakış açısıyla sergiden farklı anlamlar ve sorular çıkarabilir. Sanatın insanla kurduğu ilişki de böyle açık ve interaktif bir alan gerektiriyor.
Belki de özellikle vurgulamak istediğimiz nokta, insan–makine etkileşiminin insanlık yararına nasıl kullanılabileceği meselesi. Bu ilişkinin teknik boyutunun yanı sıra, etik ve toplumsal boyutları üzerine düşünmeye davet eden bir alan açmayı hedefliyor.
“Sergi, eleştirel ve disiplinler arası yaklaşımları geliştirebileceğim bir zemin oluşturdu”
Teknoloji, veri ve toplumsal cinsiyet kesişimini sanatsal bir dille görünür kılma pratiğinizin bundan sonraki süreçte nasıl evrileceğini öngörüyorsunuz? "İnsan ve Makine" deneyimi, sizin gelecekteki akademik araştırmalarınız veya küratöryel projeleriniz için nasıl bir temel oluşturdu?
Bu sergide amacımız, maksimalist dijital estetik anlayışının ötesine geçerek dijital sanatların eleştirel bir zeminde gelişebileceği alternatif bir tartışma alanı açmaktı. Bugün sıkça karşılaştığımız devasa ekranlar ve hipnotize edici görsel şovlar çoğu zaman teknolojinin büyüklüğünü ve neredeyse kutsanması gereken bir güç olduğunu mu anlatıyor, sorusunu soruyoruz. “İnsan ve Makine” sergisi, dijital, fiziksel ve “fijital” araçların aslında yalnızca birer araç olduğunu vurgulamayı amaçladı. Bu nedenle sergi, teknolojinin insanı belirli gruplar ve kişiler tekelinde yönlendirdiği bir dünyadan ziyade, teknolojinin insanlığın yaşam kalitesini ve yaratıcı potansiyelini geliştirmeye hizmet ettiği bir yaşamın olanaklarını sorgulayan bir düşünme alanı açmayı hedefledi.
Belirli bir ölçüde bunu gerçekleştirebildiğimizi düşünüyorum. Bundan sonraki süreçte ise bu yaklaşımı daha da geliştirmeyi planlıyoruz. Giderek ticarileşen akademi ve sanat dünyasının kesişiminde, kuramsal tartışmaları da içeren alternatif ve daha samimi üretim alanları yaratmaya devam etmek istiyoruz. “İnsan ve Makine” deneyimi, hem akademik araştırmalarım hem de gelecekteki kürasyonlarım için eleştirel ve disiplinler arası yaklaşımları geliştirebileceğim bir zemin oluşturdu.