Kıbrıs denklemi: İngiliz üsleri ve güvenlik tehditleri

Haberin Eklenme Tarihi: 6.03.2026 14:13:00 - Güncelleme Tarihi: 6.03.2026 15:00:00

Orta Doğu’da tırmanan gerilim ve özellikle İran ile İsrail arasında karşılıklı saldırıların artması, Doğu Akdeniz’deki stratejik dengeleri yeniden gündemin merkezine taşıdı. İran’ın İsrail’e yönelik operasyonları sırasında Güney Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin kullanıldığı iddiaları ve bazı İHA’ların üslerin yakınlarına düşmesi, adanın güvenliği konusunda yeni tartışmalar başlattı. Küçük bir coğrafyada yoğun askerî hareketliliğin yaşanması, yalnızca Güney Kıbrıs’ı değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni de doğrudan etkileyebilecek riskleri beraberinde getiriyor. Peki İngiliz üslerinin hukuki statüsü nedir, bu askerî faaliyetler ada için nasıl bir güvenlik tehdidi oluşturuyor ve Türkiye ile KKTC bu tablo karşısında nasıl bir strateji izlemeli? Tüm bu soruları Yakın Doğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Işıksal ile konuştuk.

İran’ın İsrail’e yönelik operasyonları sırasında Güney Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin kullanılması büyük tartışma yarattı. Hatta bazı İHA’ların üs yakınlarına isabet ettiği biliniyor. Bu durum Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin güvenliği açısından nasıl bir risk teşkil ediyor?

Öncelikle bu üslerin statüsünü iyi anlamak lazım. 1960 yılında İngiltere adadan çekilirken, diplomasi gücünü kullanarak bu bölgeleri "Egemen Üs" statüsünde kendine bağladı. Biz bugün KKTC’nin egemenliğinin tanınması mücadelesini verirken, İngiltere’nin adada tam egemen olduğu toprak parçaları var.

Buradaki en büyük sorun şeffaflık. İngiliz üsleri, yürüttükleri operasyonlar hakkında sadece Rum tarafını bilgilendiriyor; Türk tarafına hiçbir bilgi verilmiyor. Ancak orada ciddi bir askerî hareketlilik olduğu, Amerikan uçaklarının yakıt ikmali yaptığı ve gelişmiş dinleme cihazlarının kullanıldığı bir gerçek. İsrail’in Gazze’deki faaliyetlerinde de bu üslerin aktif rol oynadığı düşünülüyor.

Hâliyle, bir ülke kendi güvenliğini savunmak adına bu saldırıların kaynağı olan üsleri hedef aldığında, tüm ada risk altına giriyor. Unutulmamalı ki burası küçük bir ada. İngiliz üslerine yapılacak nükleer, kimyasal veya biyolojik bir saldırı sadece o bölgeyi değil hem Rumları hem de Türkleri doğrudan etkileyecektir. Bilgilendirilmediğimiz bir sürecin açık hedefi hâline gelmek, doğal olarak ciddi bir güvenlik anomalisine ve endişeye yol açıyor.

“Türkiye ile KKTC’nin imzaladığı savunma ve iş birliği protokollerini ön plana çıkarmalıyız”
Türkiye’nin Kıbrıs üzerinde garantörlük statüsü var. Eğer adaya yönelik saldırılar şiddetlenirse, Türkiye bu haklarını nasıl kullanabilir?

Garantörlük kavramı Türk kamuoyunda bazen yanlış değerlendiriliyor. 1960 Garanti Antlaşmalarının  içinde sadece Türkiye’nin garantörlüğü değil, İngiltere ve Yunanistan’ın da garantörlüğü var. Metin bazında bakıldığında "Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünü korumak" gibi, bugün bizim tezlerimizle (iki devletli çözüm) çelişebilecek ve Rum tarafının argümanlarını güçlendirebilecek yorumlara da açık hâle gelebiliyor.

Bu nedenle, kriz anlarında garantörlük tartışmalarına girmek yerine; Türkiye ile KKTC’nin iki ayrı devlet olarak imzaladığı savunma ve iş birliği protokollerini ön plana çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Mevcut risklere karşı alınacak önlemler, iki devletli stratejik ortaklık üzerinden yürütülürse çok daha sağlıklı ve hukuki bir zemine oturur kaanatindeyim.

Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki gerilim nedeniyle gözler Doğu Akdeniz’e çevrildi. Bölgedeki hidrokarbon yataklarının güvenliğini ve "Mavi Vatan" doktrinini bu kriz bağlamında nasıl yorumlarsınız?

Rum tarafı; İsrail, Yunanistan ve Mısır ile ittifaklar kurarak Türkiye ve KKTC’yi bu denklemin dışına itmeye çalışıyor. Bu yeni bir durum değil, uzun süredir devam eden sistematik bir plan. Mevcut savaşın bu dengeyi değiştireceği konusunda iyimser değilim.

Burada temel kural şudur: Biz kendi hakkımızı sahada, havada ve denizde savunmadığımız sürece kimse bize pay vermez, haklı argumnlarımıza empati duymaz. Rum tarafının niyeti bellidir. Başkalarından medet ummak yerine, kendi Münhasır Ekonomik Bölgemizde sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerimize kararlılıkla devam etmeliyiz.

Savaşın turizme ve KKTC ekonomisine yansımaları ne olacak? Bir "B planı" mevcut mu?

Savaş bizi şimdiden olumsuz etkilemeye başladı. Akaryakıt zamları zincirleme olarak her sektörü vuruyor. Türk Lirası kullanıyor oluşumuz ve döviz bazlı alım gücü kaybı ciddi bir sorun. Ayrıca sadece turizm değil, KKTC’nin can damarı olan yükseköğrenim sektörü de güvenlik endişeleri ve uçuş kısıtlamaları nedeniyle darbe alıyor.

Burada bir iç meseleye de dikkat çekmek isterim: KKTC’de kamu sektörü maaş ve zamlar konusunda korunaklı bir liman gibi dururken, özel sektör büyük bir dar boğazda. Bu uçurumun büyümesi halkın devlete olan güvenini sarsabilir. Hükümetin Türkiye ile istişare hâlinde, özellikle özel sektörü de kapsayan dirençli bir ekonomik paket üzerinde çalışması elzemdir.

“Rum yönetimi kendi egemenliklerini İsrail’e devrediyor”
Olası bir çatışma durumunda Güney’den Kuzey’e bir göç dalgası bekleniyor mu? Ayrıca İsraillilerin Kuzey Kıbrıs’ta mülk edinmesi konusundaki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Güney’den Kuzey’e kitlesel bir göç beklentisini abartılı buluyorum. Rum tarafı Türk tarafından gelen suyu bile reddedecek kadar mesafeli bir tutum içinde. Ancak adada yaşayan yabancı uyrukluların (Ruslar, Yahudiler, İranlılar) yer değiştirmesi söz konusu olabilir.

Mülk edinme meselesine gelince; bu ciddi bir güvenlik meselesidir. İsraillilerin bazı yerli avukatlar ve şirketler üzerinden yasal boşlukları kullanarak mülk edindiği biliniyor. Resmi rakamlar düşük görünse de gerçek oranların çok daha yüksek olduğu kamuoyunun kanaatindedir.

İlginç bir detay daha var: Son dönemde İsrailliler yatırımlarını Güney Kıbrıs’a kaydırmaya başladı. Rum liderliği, "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığıyla savunma ve havalimanı güvenliği gibi stratejik alanları İsrail’e açmış durumda. Kendi egemenliklerini İsrail’e devrediyorlar diyebiliriz. Bu durumun uzun vadede Rum halkı için de ciddi stratejik faturaları olacaktır.