Viyana’da kesişen iki devasa ego: Devlerin Savaşı
Haberin Eklenme Tarihi: 11.03.2026 12:19:00 - Güncelleme Tarihi: 11.03.2026 12:31:00Sanatın yalnızca estetik bir deneyim değil, insanı ve toplumu dönüştüren güçlü bir alan olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle kültür-sanat sahnesine bakarken her zaman eserlerin ardındaki hikâyeleri, sanatçıların iç dünyasını ve tarihin görünmeyen katmanlarını takip ediyoruz. Bu kez odağımızda ise tiyatro sahnesinde hayat bulan sıra dışı bir karşılaşma var: Klasik müziğin iki efsanevi ismini bir araya getiren destansı bir yüzleşme. Zorlu PSM’de sahnelenmeye başlayan, yapımcılığını Kabare Dada ve ONK Content’in üstlendiği "Devlerin Savaşı"; izleyiciyi 85 dakikalık, iki perdelik bir entelektüel şölene davet ediyor. Peter Danish'in kaleme aldığı, usta isim Sevin Okyay'ın o her zamanki incelikli Türkçesiyle çevirdiği bu eser, yalnızca müzik tarihine değil, insan ruhunun derinliklerine inen bir fantezi sunuyor.
Hikâyenin çıkış noktası, gerçekliğin tam ortasında yeşeren görkemli bir hayal gücüne dayanıyor. Gerçek hayatta, 1980'lerin sonunda Viyana'daki Hotel Sacher'de karşılaşan bu iki ezeli rakip, garsonların tanıklığına göre yalnızca on beş yirmi dakika ayaküstü sohbet edip yaşlılığın getirdiği bedensel ağrılardan bahsetmişlerdi. Ancak yazar Peter Danish, bu sıradan anı alıp, "Eğer o gece Blaue Bar'da oturup hesaplaşsalardı ne konuşurlardı?" sorusu üzerinden muazzam bir kurgu inşa ediyor. Seyirciyi, kırk yıl öncesinin Viyana'sına, iki dâhinin birbirlerini anlamaya yönelik belki de o son şansına ortak ediyor.
Oyunun yönetmen koltuğunda oturan ve aynı zamanda sahnede garson Maria karakterine hayat veren Nihal Usanmaz, bu karşılaşmanın ağırlığını çok zarif bir şekilde özetliyor: "Lenny ve Herbert… Sanatın, üretimin, tarihin, öfkenin ve neşenin en gerçek hâli gibiler. Elli yıllık hesaplaşma bu gece sona erecek mi? Zaman bazı lekeleri çıkarmıyor mu gerçekten?" Gerçek konuşmanın o 15 dakikalık sığlığından sıyrılan metin, Usanmaz'ın rejisiyle iki devin sahnede ete kemiğe büründüğü, izleyicinin kendi hayatındaki yarım kalmış yüzleşmeleri sorguladığı bir aynaya dönüşüyor.
Apollon ile Dionysos’un müzikal düellosu
Sahnede izlediğimiz sadece iki yaşlı adam değil; taban tabana zıt iki kültürün, iki farklı dünya algısının çarpışması. Ecdadı Osmanlı topraklarına dayanan, 1908 Salzburg doğumlu Herbert von Karajan (Celal Kadri Kınoğlu), aristokrat duruşu ve sarsılmaz Avrupalı disipliniyle sahnede adeta bir Apollon heykeli gibi dikiliyor. Müziği kollarından ve parmak uçlarından orkestraya aktaran, eserleri gözleri kapalı ve ezbere yöneten Karajan, sükûnetin ve kusursuz matematiğin temsilcisi. Öyle ki birlikte çalıştıkları müzisyenlerin tabiriyle o, sahnede asla "terlemeyen" bir şef.
Onun tam karşısında ise 1918 doğumlu, Rus/Ukrayna kökenli Amerikalı Yahudi bir ailenin çocuğu olan Leonard Bernstein (Okan Bayülgen) yer alıyor. Eğitimini Harvard'da tamamlayan, New York Filarmoni'yi yöneten ilk Amerikalı olan Bernstein; West Side Story gibi bir popüler kültür şaheserinin yaratıcısı. O, sahnede patlamaya hazır bir enerji topu, müziği tüm bedeniyle, sınırları aşarak yaşayan gerçek bir Dionysos. Karajan'ın aksine Bernstein terliyor, coşuyor, ağlıyor ve bitmek bilmeyen bir üretme arzusuyla yanıp tutuşuyor.
Okan Bayülgen, bu fiziksel ve ruhsal zıtlığı sahnede nasıl inşa ettiklerini anlatırken karakterin özüne inmenin önemini vurguluyor. Karajan'ın disiplinli, sanatın matematiksel savunucusu olan Avrupai yapısına karşılık Bernstein'ın esrik, içten gelen enerjisini yansıtmanın aktörlük performansı açısından belirleyici olduğunu belirtiyor. Bayülgen, yazarın metninin sınırları içinde kalarak karakterin ruhunu yansıtmanın, tiyatronun o biricik illüzyonunu yaratmak için yeterli olduğunu ifade ederken, asıl derdinin "seyirciyi hayal kırıklığına uğratmamak" olduğunun altını çiziyor.
Tarihin, siyasetin ve rekabetin gölgesinde
Bu karşılaşmayı yalnızca müzikal bir tercih meselesi olmaktan çıkaran şey, iki ismin omuzlarında taşıdığı devasa tarihsel ve politik bagajlar. Karajan, 1933'te Nazi partisine kaydını yaptırmış, savaş boyunca Hitler rejimiyle arasını iyi tutmuş ve sonrasında hızlıca aklanarak kıta Avrupası müzik yaşamının tek hâkimi olmuş bir figür. Lüks arabaları, uçakları ve yelkenlileriyle sosyetenin gözbebeği olan Karajan, Viyana ve Berlin'deki krallığından pek dışarı çıkmamayı tercih etmiş. Bu karanlık geçmiş ve aristokratik mesafe, oyundaki gerilimin ana damarlarından birini besliyor.
Bernstein ise sınırları sürekli zorlayan, kitlelere müziği televizyon aracılığıyla öğreten, politik duruşuyla her daim öne çıkan bir aktivist. Robert Kennedy'nin cenazesinde Mahler yöneten, Berlin Duvarı'nın yıkılışını Beethoven'ın 9. Senfonisi ile kutlayan özgürlükçü bir ruh. Altı dil konuşan, Cicero ile Marcus Aurelius'u tartışabilecek entelektüel derinliğe sahip bu iki adamın arasındaki profesyonel kıskançlık öylesine büyük ki Karajan sadece Bernstein'ın Mahler kaydını gölgede bırakmak için bir günde program değiştirip aynı eseri kaydetme emri verebiliyor.
Yazar Peter Danish, bu inanılmaz rekabetin arka planını bir tiyatro metnine dönüştürürken adeta ruh çağırma seansı yapmış. Hotel Sacher'in o köşesindeki masaya oturup "Lenny? Herbert? Benimle konuşun!" diyerek ilk taslağı üç saatte bitiren yazar, işi şansa bırakmamış. Metnin ilk taslaklarını şeflerin ailelerine ve onlarla çalışmış müzisyenlere göndererek, "Bu adam bu lafı etmez" denilen her satırı kızıla boyatıp yeniden yazmış. Bu titiz araştırma, oyundaki diyalogların o dönemin kültürel ve sanatsal ruhunu kusursuzca yansıtmasını sağlamış.
Sahne arkasındaki korku, tutku ve performans
Bir metin ne kadar güçlü olursa olsun, onu her gece yeniden var eden şey oyuncunun sahnedeki kalp atışıdır. Herbert von Karajan gibi devasa bir figüre hayat veren usta oyuncu Celal Kadri Kınoğlu, rolüne hazırlanırken edebiyat ve felsefeyle olan derin bağından güç alıyor. Kavramlarla yaşamayı zaten bir hayat pratiği hâline getiren Kınoğlu, oyuncu olmanın o eşsiz lüksünü, "yaşayamadığı hayattan intikam almak" olarak tanımlıyor. Sahnede hissettiği ve kendisini ateşleyen o "korkudan" büyük bir zevk aldığını, o korkunun geçmesini hiç istemediğini samimiyetle itiraf ediyor.
Tiyatronun sinemadan ayrılan o büyülü anı da tam burada gizli. Kınoğlu'nun da belirttiği gibi, sahnede sergilenen oyun durağan bir yapı değil; her gece o karanlıkta, oyuncuların ve seyircinin ortak enerjisiyle yepyeni duygular doğuyor. Bazen öyle bir an geliyor ki, oyuncular o gece sahnede yazarı bile aşan bir duygu durumuna geçerek Karajan ve Bernstein'ın ruhlarını o salonda gerçekten buluşturuyorlar.
Bu buluşmanın Türkiye'deki yankısı ise ekibi ayrıca umutlandırıyor. Okan Bayülgen'in de gözlemlediği gibi, Avrupa'daki tiyatro ve opera salonlarında yaş ortalaması altmışların üzerindeyken, bizim salonlarımızda genç seyircilerin bu felsefi ve tarihsel çatışmaya gösterdiği yoğun ilgi muazzam. Felsefi bir derinliği olan, takip edilmesi çaba gerektiren böyle bir oyunun geniş bir yaş skalası tarafından sahiplenilmesi, ülkemizdeki kültür-sanat dinamiğinin ne kadar canlı olduğunu kanıtlıyor.
Hesaplanmamış bir yüzleşmeye kaldırılan son kadeh
"Devlerin Savaşı", sadece iki orkestra şefinin mesleki atışması değil; hayatlarının sonbaharında, ölüme bir yıl kala, içlerinde biriktirdikleri itirafları birbirlerinin yüzüne haykırdıkları sarsıcı bir yüzleşme. Yazarın hiçbir tarafı tutmayan, ne Karajan'ı ne de Bernstein'ı "kazanan" ilan etmeyen adil kalemi, izleyiciye kimin haklı olduğunu değil, her iki dehanın da neden vazgeçilmez olduğunu gösteriyor. Biri olmadan diğerinin rekabet ateşiyle nasıl yanacağını sorgulatıyor.
Avrupa'nın köklü, kuralcı ve sınırları çizilmiş yapısıyla; Amerika'nın içten gelen, kuralsız, gösterişli cesaretinin çarpışmasını izlediğimiz bu 85 dakika, izleyicinin zihninde uzun süre yankılanacak sorular bırakıyor. Yönetmen Nihal Usanmaz’ın da oyun sonrası söyleşide söylediği gibi; hepimizin hayatında hesaplaşmak istediği, içindekileri dökemediği birileri mutlaka vardır. Oyun, bu sebeple kendi içimizdeki bu eksik kalmış diyaloglara da dokunarak evrensel bir duygudaşlık yaratmayı başarıyor.
İstanbul Zorlu PSM'de sezon boyunca sahnelenecek olan "Devlerin Savaşı", İnci Kangal Özgür'ün dönemin ruhunu yansıtan kostüm ve dekorundan, Murat Tükenmez ve Kemal Alpan'ın müzik düzenlemelerine kadar her detayıyla titizlikle çalışılmış bir eser. Müzik tarihinin bu iki ölümsüz figürünün, efsanevi Blaue Bar'ın loş ışıkları altında birbirlerine kaldırdıkları bu son kadehe ortak olmak, bu sezon sahnelerimizde yaşanabilecek en keyifli ve entelektüel deneyimlerden biri olmaya aday.