Sanatkâr: III. Selim
Haberin Eklenme Tarihi: 12.01.2026 23:10:00 - Güncelleme Tarihi: 13.01.2026 14:26:00İstanbul, 18. yüzyılın son çeyreğine girerken yorgun bir imparatorluğun payitahtıydı. Ancak Şimşirlik’in yüksek duvarları ardında, bir fidan gibi büyüyen Şehzade Selim için dünya, sadece haritalardan ve kütüphanelerdeki el yazmalarından ibaret değildi. O, babası III. Mustafa’nın "Cihangir" lakabıyla müjdelediği bir umuttu. Fakat Selim’in cihat anlayışı, sadece kılıçla değil, kalemle ve ney üfleyerek kazanılacak bir gönül fethini de kapsıyordu.
Genç Selim, amcası I. Abdülhamid’in müsamahasıyla Şimşirlik’te alışılagelmişin dışında bir eğitim aldı. Odası; hat levhaları, tanbur telleri ve Fransızca kitaplarla doluydu. O günlerde, sarayın koridorlarında duyulan yankı sadece siyasi dedikodular değil, Selim’in neyinden dökülen acemaşiran perdeleriydi. Şiirlerinde dünyevi iktidarın geçiciliğini, ruhun ise ancak sanatla kemale ereceğini fısıldıyordu. O, henüz tahta çıkmadan önce mahlasını kuşanmıştı bile:
İlhamî
1789 yılı, dünya için Fransız İhtilali’nin, Osmanlı için ise III. Selim’in tahta çıkışının yılıydı. Selim, sadece ordusunu modernize etmek isteyen bir padişah değildi; o, imparatorluğun estetik zevkini de "Nizam-ı Cedid" (Yeni Düzen) çerçevesinde restore etmeye niyetliydi. Şehzadelik yıllarında Fransa Kralı XVI. Louis ile mektup yoluyla paylaştığı vizyoner fikirleri, saltanatında bir yönetim devrimine dönüştürdü. Avrupa’nın modern dinamiklerini kavrayan, liyakat sahibi yol arkadaşlarını devletin zirvesine taşıyarak, köhneleşmiş yapıya karşı “yenilikçi bir kale” inşa etti. Bu, bir padişahın sadece hayal kurması değil; o hayali gerçekleştirecek olan entelektüel bir kurmay heyetini bizzat yetiştirip göreve çağırmasıydı. Tahta çıktığında sarayda ilk yaptığı işlerden biri de Mevlevi geleneklerini ve klasik musikiyi himaye etmek oldu. Bu dönemde yapılan başka bir yenilik ise Nâyî Osman Dede’nin temellerini attığı harf sistemine dayalı nota yazımını geliştirip, yeni bir nota sistemi oluşturan Abdülbaki Nâsır Dede’nin çalışmalarıydı. Abdülbaki Nâsır Dede "Tahrîriyye" adlı eserini yazmış ve III. Selim’in bestelerini bu notayla kâğıda dökerek bugünlere ulaşmasını sağlamıştı:
Aç gözlerin gâfil isen âlim ile nâdânı seç
Eyle tecessüs fehm edip câhil ile irfânı seç
Ey dil bu gaflet tâ be key varma tegâfül semtine
Bil kıymetin erbâbının nâ-merd ile merdânı seç
Âvârelikden çek elin bîhûde gezmek nice bir
Ehl-i kemâle mâ’il ol a’dâ ile yârânı seç
Çekme elem gül-şâd olup gül gibi ey gonce açıl
Aç dîde-i im’ânını pîrân ile tıflânı seç
Bel bağlama İlhâmiyâ bu fânî dünyâ mülküne
Fikr eyleyip ukbâ ile bu âlem-i devrânı seç
O dönemde İstanbul, Doğu ve Batı’nın en zarif sentezini yaşıyordu. Selim, bir yandan Nizam-ı Cedid ordusunun tüfek seslerini dinliyor, diğer yandan Beşiktaş Mevlevihanesi’ne giderek musikinin dervişane huzuruna sığınıyordu. Kendi bulduğu Suzidilâra makamı, aslında onun yönetim anlayışının bir özeti gibiydi: "Gönlü yakan süs." Bu makamla bestelediği ayin-i şerifler, bugün bile Türk musikisinin en teknik ve en duygu yüklü eserleri kabul edilir.
O, sarayda sadece bir padişah değil, bir orkestra şefi gibiydi. Hamamizade İsmail Dede Efendi’yi henüz genç bir dervişken keşfetmiş, onu saray müezzinliğine getirerek Türk müziğinin geleceğini inşa etmişti. Selim için sanat, devletin prestijiydi. Kız kardeşi Hatice Sultan’ın sarayında dinlediği operanın ihtişamından derinden etkilenen III. Selim, Topkapı Sarayı’nı bu Batılı formlara açan ilk hükümdar oldu. Onun teşvikiyle, Topkapı Sarayı’nın yüksek tavanları ilk kez opera aryaları, bale adımları ve Batı’nın ritmik danslarıyla tanışarak çok sesli bir medeniyetin provasına ev sahipliği yaptı. Paris’e gönderdiği elçilere verdiği gizli görevlerden biri de Avrupa’nın sanat ve mimari gelişmelerini raporlamaktı. Batılı bir ressam olan Antoine Ignace Melling’i, Hatice Sultan’ın sarayını dekore etmesi için görevlendirdiğinde, aslında İstanbul’un çehresini değiştirecek olan "İstanbul Rokokosu"nun da temellerini atıyordu:
Mürekkep, nota ve barut ile…
III. Selim’in saltanatının ortaları, sanatın en parlak dönemiydi. Ancak dışarıda Napolyon’un Mısır seferi, içeride ise yeniliklere direnen Yeniçeri ocağının homurtuları yükseliyordu. Selim, bu gerilimi sanata kaçarak dengeliyordu. Bir gün divanda devlet işlerini tartışırken, akşamında bir hanende meclisinde yeni bir bestenin kritiğini yapabiliyordu.
Onun sanatkârlığı, kibrini törpülemişti. Devrin büyük üstatlarına karşı gösterdiği tevazu, Osmanlı tarihinde eşine az rastlanır cinstendi. Tanburi İshak Efendi’den ders alırken, hocasının önünde diz çöken bir padişah düşünün... Bu, "insan-ı kâmil" olma yolundaki bir sanatçının, tahtın gölgesinde bile eğilmeyeceğini gösteriyordu. Sanki o günlerden, başına gelecekleri görmüş; sanatın inceliği ile siyasetin kabalığı arasındaki o kaçınılmaz çarpışmayı sezmişti:
Bâğ-ı âlem içre gerçi pek safâdır saltanat
Vakf etsen bir kuru gavgâya câdır saltanat
Bu zamânın devletiyle kimse mağrûr olmasın
Kâm alırsan adl ile ol dem be-câdır saltanat
Kesb eder mi vuslatın bin yılda bir âşık anun
Meyl eder kim görse ammâ bî-vefâdır saltanat
Kıl tefekkür ey gönül çerhin hele devrânını
Geh safâ ise velî dâ’im cefâdır saltanat
Bu cihânın devletine eyleme zerre tama’
Pek sakın İlhâmî zirâ bî-vefâdır saltanat
Nizam-ı Cedid’in başarısızlığa uğratılması için kışkırtılan kalabalıklar, sadece bir orduyu değil, aynı zamanda o zarif İstanbul medeniyetini de hedef alıyordu.
Geriye kalan…
1807 yılındaki Kabakçı Mustafa İsyanı, bir medeniyetin kırılma noktasıydı. III. Selim, kan dökülmemesi adına tahttan feragat ederek tekrar Şimşirlik’teki o eski odasına çekildi. Ancak bu seferki yalnızlığı, gençliğindeki gibi umut dolu değildi. Elinde neyi, gönlünde kırık hayalleri vardı.
O hazin gün geldiğinde, saltanat hırsıyla gözü dönen IV. Mustafa’nın, emrindeki cellatlar odaya daldığında, Selim’in elinde silah olarak sadece neyi vardı. Tarihçiler, onun neyini bir kalkan gibi kullanarak cellatların kılıç darbelerinden korunduğunu anlatır. Sanat, hayatının her anında olduğu gibi son nefesinde de onun sığınağıydı. Neyin o zarif kamışı, çeliğin soğukluğu karşısında parçalandığında; sadece bir padişah ölmemiş, Osmanlı’nın "estetik" rüyası da sona ermişti.
Selim Han’ın ölümüyle, Türk musikisi en büyük hamisini, İstanbul ise en zarif aşığını kaybetti. Ancak geride bıraktığı onlarca makam, yüzlerce beste ve "İlhamî" imzalı o hüzünlü dizeler; bir imparatorluğun yıkılışından çok daha uzun süre yaşadı. Bugün Galata Mevlevihanesi’nde veya bir konser salonunda bir Suzidilâra peşrev duyulduğunda, aslında III. Selim’in o hiç bitmeyen hayali yankılanmaya, zarif ruhu ise sonsuza dek kırılan neyinin çatlaklarında her bir notaya nefes olmaya devam eder:
Da’vi-i küfr ü cehâlet etseler bed-meşrebân
Geldiler îmâna gördükde zuhûr-ı şevketin
Cevher-i hâk-i kudûmu tûtiyâdır çeşmime
Belki mahşerde olur tahlîse elde hüccetin
İki âlem âfitâbı sensin ey fahr-i rüsül
Pertev-i mihr-i nübüvvet iledir hatmiyyetin
Eylemezsen ben kulundan lutf u ihsânın dirîg
Ey şehinşâh-ı dü âlem var kemâl-i re’fetin
Ey kerem kânı zulâm-ıgamdan âzâd et beni
Mazhar-ı feyz-i şefâ’at kıl bu nâçâr ümmetin
Şem’-i şevkin pertevi her dem derûnumda niyâz
Bâ’is-i zevk u ferahtır sînede germiyyetin
Nüh feleklerde melekler ins ü cin hep bendedir
On sekiz bin âlemi doldurdu şân u şöhretin
Dâ’imâ zikr-i salâtım ola evrâdım benim
Olur ise ey şeh-i taht-ırisâlet himmetin
Mülhem oldun yazmağa bu nüsha-i evsâfı çün
Tâ şefâ’at eyleye bu na’t-ı pâke hidmetin
Şânına lâyık nice evsâfa olsun kudretim
Yâ Resûl-i müctebâ âlemden a’zam kıymetin
Bin salât ile selâm eyler revân-ı pâkine
Eyler İlhâmî recâ nakd-işefâ’at ruhsatin
Koyma yâ Rabbi dili tâb-ıteb-i isyânda
Ebr-i lutfundan bana neşr eyle âb-ı rahmetin
Kaynakça
İsmail Hakkı Uzunçarşılı. “Osmanlı Tarihi IV. Cilt 1. Bölüm: Karlofça Anlaşmasından XVIII. Yüzyıl Sonlarına Kadar”. Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2011.
Cem Behar. “Aşk Olmayınca Meşk Olmaz: Geleneksel Olsmanlı / Türk Müziğinde Öğretim ve İntikal”. Yapı Kredi Yayınları, 2023.
Kâşif Yılmaz. “III. Selim (İlhamî): Hayatı, Edebî Kişiliği ve Divanının Tenkitli Metni”. Trakya Üniversitesi Yayınları, 2001.
Mehmet Güntekin. “İstanbul’un 100 Musikişinası”. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A. Ş. Yayınları, 2010.
Elif Özkan. “Müzik İnkılabına Karşı Bir Direniş Alanı Olarak Osmanlı-Türk Müziği Taş Plakları”. 2021.
Beşir Ayvazoğlu. “Kuğunun Son Şarkısı: III. Selim ve Sanat Dünyası”. Kapı Yayınları, 2012.
Cem Behar. “Osmanlı-Türk Musikisinin Kısa Tarihi”. Yapı Kredi Yayınları, 2022.
Necdet Sakaoğlu. “Bu Mülkün Sultanları”. Oğlak Yayıncılık, 1999.
Ahmet Şahin Ak. “Türk Musikisi Tarihi”. Akçağ Yayınları, 2018.
Cevdet Paşa. “Tarih-i Cevdet”. Üçdal Neşriyat, 1972.