Perde açılıyor: Bir kabarenin doğuşu
Haberin Eklenme Tarihi: 5.03.2026 11:57:00 - Güncelleme Tarihi: 5.03.2026 12:00:00Devekuşu devekuşu
Kanadın var yersin
Hörgücün yok devesin
Kumdan çıkmaz hiç başın
Sen ne biçim nesnesin
Devekuşu Kabare, Türk tiyatrosunda akla gelen ilk kabare… İstanbul’un eğlence dünyasında 1960’lardan 90’lı yılların sonuna kadar bu öncülüğünü koruyan kabere; yepyeni bir sahne kültürü oluşturması sebebiyle de Türk tiyatrosunda önemli bir yere sahip. Elbette ki ilk kabere oynanışı değildi İstanbul sahnelerinde. Beyoğlu kulüplerinde Fransız şarkıcı Henri Yan’dan izleyeni olmuştu, zaten Avrupa’da doğmuş ve yeşermiş bir türdü. Türk toplumunda da pek bir yer bulamamıştı. Ama bu durumu değiştirecek usta bir kalemin dahiyane denemeleri her şeyi değiştirecekti.
Cumhuriyet döneminde ilk yerli örnekleri, dolayısıyla bu usta kalemle, dehayla, yani Haldun Taner ile başladı. Taner, ta 1930’lardan 50’lilere kadar -Almanya ve Avusturya’da bulunduğu zamanlarda- kabere tiyatrolarını yakından inceliyor, zihninde Türkiye sahneleri için de projeler oluşturuyordu.
Kabarenin, toplumun nabzını tutan bir sahne dili vardı. Toplumda yer alan aktüel olayları etkili bir mizah biçimi ile eleştiren, konu eden, kritize eden bir yapısı vardı. Dolayısıyla en kritik zamanda Türkiye’de ortaya çıktı: 1961 Anayasası’ndan bir sene sonra. Adalet Partisi yeni kurulmuş, 147 profesörün üniversiteyle ilişkileri kesilmiş, gecekondu sorunu, kentleşme sorun hâline gelmeye başlamıştı. Dolayısıyla kabarenin anlatacak çok şeyi vardı. Önce kültür yöneticisi olduğu Gen-Ar’da “Bu Şehr-i İstanbul” adlı oyunu koydu sahneye Haldun Taner. Kadroda Suna Pekuysal, Mehmet Ulusoy, Erol Günaydın, Nüvit Özdoğru ve Turgut Boralı da vardı; Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile birlikte. Oyun, dönem içinde olan biten olayları eleştiren bir kabereydi tabii ve seyirci tarafından fazlasıyla beğenilmişti. Bu beğeniden güç alan Taner, denemelerini sıklaştırdı ve nihayet Ahmet Gülhan, Metin Akpınar ve Zeki Alasya ile ortaya ortaklaşa para koyarak “Devekuşu Kabare”yi kurdular. Böylelikle Türk tiyatrosunda yeni bir sayfa açılmış oldu.
Sahnenin altın yılları
Her şeyiyle yepyeniydi; ismi ilginçti, fikir yeniydi, sahneleme, izleme edimleri bile yeniydi. Haldun Taner bu ilk adımı şöyle anlatmıştı: “Bu öyle bir tiyatrodur ki sigara içebilirsiniz, içki içebilirsiniz, ayak ayak üstüne atabilirsiniz, masada oturacaksınız. Sanki şakacı bir komşunuza gitmişsiniz gibi, bize geleceksiniz, biz size günün olaylarının eleştirilerini, güldürü cilası içinde sunacağız.” Tabii bu yeniliğin tanınması hemen gerçekleşmedi: “İlk başta hiç rağbet olmadı” diyor Haldun Taner; “120 kişilik salonun beş altı masası doluydu. Yani 20 kişi kadar. Bu durum genç arkadaşlarımı ümitsizliğe götürdü. Ama dördüncü haftadan sonra bir tuttu ki benim de tahminlerimi aştı.” Tabii 6000-7000 kişilik gösterimleri düşününce, tahminleri zorlaması oldukça normaldi. Sahne de doğal olarak değişmişti. Gen-Ar Tiyatrosu’ndaa başlayan Devekuşu Kabare Sıraselviler Kulup 12’e taşındı. Müktesebatta “kabare tiyatrosu” yoktu, dolayısıyla “pavyon” ruhsatı almak zorunda kalmışlardı. Ama bu sorunu daha sonra dernekleşerek aşacaklardı.
Devekuşu Kabare’nin sahnesi, kısa skeçlerin, müzikli bölümlerin ve politik göndermelerin iç içe geçtiği hareketli bir dünyaydı. Oyunlar çoğu zaman güncel olaylara dokunur, bürokrasiye, siyasete ya da toplumsal alışkanlıklara ince bir alayla yaklaşırdı. Bu yüzden seyirci yalnızca gülmez, aynı zamanda kendi hayatına da sahneden bakma fırsatı bulurdu.
Topluluğun repertuvarı oldukça zengindi. “Generallerin Beş Çayı”, “Astronot Niyazi”, “Dev Aynası”, “Aşk-u Sevda”, “Yar Bana Bir Eğlence”, “Haneler”, “Yasaklar”, “Deliler”, “Aşk Olsun”, “Reklamlar”, “Beyoğlu Beyoğlu” ve “Dün Bugün” gibi oyunlar, kabare formatının Türkiye’deki en bilinen örnekleri hâline geldi. Bu oyunların çoğu, skeçlerden oluşan dinamik yapılarıyla seyirciyi sahnenin ritmine dahil ediyordu. Kadrosu da zaman içinde genişledi. 70’li yıllara gelindiğinde kabare sahnesinden geçen oyuncular arasında Kemal Sunal, Ayşen Gruda, Nevra Serezli ve Ali Poyrazoğlu gibi isimler yer aldı. Birçok oyuncu burada yetişti, doğaçlama becerilerini geliştirdi ve ardından sinema ile televizyon dünyasında büyük ün kazandı. Oyunlar da bu etkileşimden nasibini alıyordu; İstanbul’da 1000, turnede 3500 kişiye oynuyorlar, hatta 6000, 7000 kişilik spor salonları tamamen doluyken seyirciyle buluşuyorlardı.
Tabii bu durum Haldun Taner’i biraz rahatsız etmişti ve kabereden ayrılmasına neden olmuştu. “Ben bir maç kalabalığının kabare tiyatrosuna dolmasına karşıyım” demişti bir röportajında ve nihayet 1978’de Devekuşu Kabare Tiyatrosu’ndan ayrıldı.
Bir dönemin kapanışı, bir mirasın başlangıcı
Haldun Taner, Devekuşu’ndan ayrılarak Ahmet Gülhan ile Tef Kabere’yi kursa da birkaç sene ayakta kalabildi. Devekuşu ise oyun yapısında değişikliğe giderek yoluna devam etti. Zaten Zeki Alasya-Metin Akpınar ikilisiyle anılır olmuştu, bir de film dünyasına da hâkim olmaya başlayan müzkal etkiler belirmeye başlamıştı. Turgut Özakman o dönem Devekuşu’na dair şöyle demişti: “Ne Amerikan Müzikali ne de Alman Kaberesi olan bütünü ile Zeki ve Metin’e özgü, onlardan başka bunun yapanın olmadığı, onlar ayrıldıktan sonra da ortadan kalkan bir tür.”
Ajda Pekkan, Mazhar-Fuat-Özkan, İstanbul Gelişim Orkeastrası, 5 Yıl Öce 5 Yıl Sonra Grubu gibi birçok sanatçı; koreografiyle Altan Tekin, müzikleriyle Atilla Özdemiroğlu, danslarıyla USG eşlik etti o dönemde, 1978-1985 yıllarında yani. Sert siyasi atmosferlerden dahi sağ olarak kurtulmuş; 12 Eylül şartlarında bile oyunlarına, hicivlerine devam etmişlerdi. Oyunlar zaten büyük bir ilgiyle izlenmekteydi. Fakat ekip önce 87’den 90’a kadar ara vermek zorunda kaldılar, “Şuna Buna Dokunduk” oyunuyla dönseler de 1992’de tamamen Devekuşu Kabere’yi kapattılar.
Perde kapanırken: Kabarenin izleri
Devekuşu Kabare yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca sahnelerde kaldı. 1967’den 1992’ye kadar süren bu yolculuk, Türkiye’nin sosyal ve siyasi dönüşümlerinin de sahnedeki bir yansıması gibiydi. Zaman değiştikçe mizahın hedefi, dili ve ritmi de değişti ancak topluluğun eleştirel tonu hiç kaybolmadı.
Son zamanlarında tiyatro dünyasının dinamikleri farklılaşmış, televizyon ve sinema yeni bir eğlence alanı yaratmıştı. Topluluk yavaş yavaş sahneden çekildi ancak bıraktığı etki devam etti. Kabare türü Türkiye’de artık bilinen bir formdu ve pek çok tiyatro topluluğu bu mirastan ilham aldı.
Bugün Devekuşu Kabare yalnızca bir tiyatro topluluğu olarak değil, bir mizah geleneği olarak anılıyor. Sahneye taşıdığı politik hiciv, hızlı tempo ve seyirciyle kurduğu sıcak ilişki, Türk tiyatrosunun unutulmaz sayfalarından birini oluşturdu. Belki artık o sahne yok; ama kabarenin kahkahası hâlâ tiyatro tarihinin kulislerinde yankılanıyor.