Objektifin ardında: Nan Goldin
Haberin Eklenme Tarihi: 12.08.2026 23:23:00 - Güncelleme Tarihi: 12.08.2026 23:26:00Bir fotoğrafçı düşünün; 20. yüzyılın son çeyreğinde belgesel fotoğrafçılığın sınırlarını ve tanımını kökten değiştiren, çağdaş sanatın en etkin ve saygın figürlerinden biri hâline gelsin. Onun görsel dili, geleneksel belgeselciliğin mesafeli ve tarafsız gözlemci pozisyonunu tamamen yıkarak “içeriden anlatı” kavramını sanat dünyasının merkezine taşıdı. Kadrajını dış dünya yerine doğrudan kendi yaşamına, dostlarına ve ait olduğu alt kültürlere çevirdi; fotoğrafı durağan bir nesne olmaktan çıkarıp yaşayan, nefes alan ve yas tutan bir toplumsal hafıza aygıtına dönüştürdü. Ailesi ona Nancy ismini vermişti; sanat dünyası ve sokaklar ise onu başka bir isimle bağrına bastı:
Nan Goldin
Nan Goldin’in sanatsal evreninin ve taviz vermeyen dürüst duruşunun temelinde, henüz çocuk yaşta tanışmak zorunda kaldığı derin bir kişisel trajedi vardı. 1953 yılında Washington, D.C.’de Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve Boston yakınlarında büyüyen Goldin’in çocukluğu, aile içinde yaşanan travmatik sorunların gölgesinde geçti. Bu sorunların odağında ise ablası Barbara vardı. 1965 yılında, henüz 11 yaşındaki Nan Goldin’in hayatı, 18 yaşındaki ablası Barbara’nın bir tren rayına uzanarak yaşamına son vermesiyle kökünden sarsıldı. Toplumun ve ailesinin baskıladığı, dönemin muhafazakâr kalıplarına sığmayan, öfkeli ve özgür kadın kimliğinin trajik bir sonucu olan bu kayıp, Goldin’in zihninde silinmez bir iz bıraktı. Ablasının ardından duyduğu yas ve “hiçbir şeyi ve hiç kimseyi bir daha kaybetmeme, unutma tehlikesiyle baş başa bırakmama” güdüsü, onun gelecekteki görsel arşivciliğinin ve fotoğraf tutkusunun ana gerçek motivasyonu oldu.
Ablasının ölümünün yarattığı travma ve aile ortamındaki baskı nedeniyle Goldin, 13 yaşında evi terk ederek koruyucu ailelerin yanında yaşamaya başladı. Hayatının dönüm noktası, 16 yaşında Lincoln, Massachusetts’teki alternatif ve özgürlükçü bir eğitim modeli sunan Satya Community School’a girmesiyle gerçekleşti. O dönem önde gelen fotoğraf makinesi üreticisi olan Polaroid firmasının okula bağışladığı makineler sayesinde, Türk okurların özellikle “Yaratma Cesareti” isimli kitabıyla tanıdığı varoluşçu psikolog Rollo May’in kızı olan bir öğretmen aracılığıyla 1969 yılında fotoğrafla tanıştı. Okulun resmi fotoğrafçısı hâline gelen Goldin için kamera, kısa sürede obsesif bir biçimde kendi hayatını ve çevresindekileri kaydetme aygıtına dönüştü. Yakın ilişkilerini korumanın, hayatındaki insanları ölümsüzleştirmenin ve hafızayı sabitlemenin tek yolu artık o kadrajın içindeydi.
İlk başlarda French ve Italian Vogue dergilerinden ilhamla Guy Bourdin ve Helmut Newton gibi isimlerin moda fotoğrafçılığı üslubunu taklit etmeye çalışan Goldin’in sanatsal yönü, eğitmeni Henry Horenstein’ın müdahalesiyle tamamen değişti. Horenstein, ona Larry Clark’ın uyuşturucu alt kültürünü ve marjinal gençliği filtresizce belgeleyen efsanevi çalışması Tulsa’yı (1971) gösterdi. Tulsa, Goldin’in gözlerini açtı; odağını mesafeli moda dünyasından doğrudan hayatın çıplak ve bir tokat gibi sarsan gerçekliğine, yani sanat fotoğrafçılığına kaydırdı. Bu dönemde August Sander ve Lisette Model gibi ustaların işleriyle de tanışan Goldin, belgesel estetiğinin derinliklerini kavradı.
Sonrasında, yakın dostu ve hayatı boyunca yanından ayrılmayacak olan David Armstrong ile birlikte Boston Güzel Sanatlar Müzesi Okulu’na (School of the Museum of Fine Arts) kaydoldu. Burada Philip-Lorca diCorcia ve Mark Morrisroe gibi dönemin öncü isimleriyle bir araya gelerek siyah-beyazın sınırlarını aştı ve fotoğraflarını renklendirip flaş kullanmaya başladı. Böylece New York yeraltı sahnesini ve çağdaş fotoğraf tarihini sonsuza dek değiştirecek olan efsanevi, samimi ve ham renk paletinin temelleri Boston’da atılmış oldu.
Nan Goldin’in kadrajı, hiçbir zaman dışarıdan bakan mesafeli bir gözün soğukluğuyla şekillenmedi. Onun görsel dilini benzersiz kılan şey, fotoğrafladığı yaşamların tam ortasında bulunması, o hayatları bizzat tecrübe etmesiydi. Bu özgün yaklaşımın ilk görkemli meyvesi, henüz 18 yaşındayken Boston’da dahil olduğu alternatif kimliklere ve yaşam biçimlerine sahip topluluklarla filizlendi. Yakın dostu David Armstrong aracılığıyla tanıştığı sahne insanlarıyla aynı evi paylaşmaya başlayan Goldin, bu topluluğu mesafeli bir “özne” olarak incelemek yerine, onların dünyasının bir parçası olmayı seçti. Dönemin ana akım psikoloji anlayışının ve toplumunun “anormallik” olarak etiketlediği bu kimlikleri Goldin, sonsuz bir saygı, hayranlık ve sevgiyle kucakladı. Onları gizli saklı köşeler yerine, kendi fantezilerini cesurca kamusal alana taşıyan, kendilerini yeniden yaratan görkemli birer figür olarak kadrajına aldı.
Goldin, o yıllarda yalnızca bu toplulukla yaşamakla kalmadı; kendisini tamamen onlarla özdeşleştirdi ve romantik bağlar kurdu. 1973 yılında Boston’da gerçekleşen ilk kişisel sergisi, tam da bu içsel bağın ve karşılıklı güvenin bir ürünüydü. Yıllar sonra Boston Güzel Sanatlar Müzesi Okulu’na (SMFA) girdiğinde, profesörlerinin ondan drag queen’leri fotoğraflamasını istemesi üzerine, artık o hayatın tam içinde yaşamadığı için aynı ruhu yakalayamayacağını itiraf edecek kadar dürüsttü. 1977-1978 yıllarında okuldan mezun olurken, canlı renk kalitesiyle bilinen Cibachrome baskılar üzerinde uzmanlaşmış ve ileride sanatsal imza haline gelecek olan slayt gösterilerine başlama kararı almıştı. Bu dönemdeki üretimi, fotoğraf tarihinde “Boston Fotoğraf Okulu” (Boston School of Photography) olarak anılacak akımın temel taşlarından biri hâline geldi.
Mezuniyetinin ardından rotasını New York’a çeviren Goldin, 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında kentin kalbinde patlayan post-punk ve new-wave müzik sahnesinin yanı sıra, Stonewall sonrası dönemde giderek görünürlük kazanan özgürlükçü ve alternatif yaşam kültürünün de tam ortasına daldı. New York’taki ilk slayt gösterisini, dönemin efsanevi kulübü Mudd Club’da Frank Zappa’nın doğum günü partisinde gerçekleştirdi. Görsel şovlarına canlı müzikler ve DJ performansları eşlik ediyor; aralarında yönetmen Jim Jarmusch’un da bulunduğu Del Byzanteens gibi gruplar bu gösterilere ritim katıyordu. Nan Goldin’in bu samimi, saf ve çarpıcı estetiği, 1981 yılında PS1’de düzenlenen tarihî New York/New Wave sergisiyle geniş kitlelerle buluştu ve çağdaş fotoğraf dünyasında geri dönülemez bir kırılma yarattı.
1970'lerin sonu ve 1980'lerin başında New York'un Bowery semtinde, kuralları reddeden genç bir alt kültür hüküm sürüyordu. Nan Goldin, tam da bu sokaklarda kendi “kabilesini” (tribe) buldu. 1979 ile 1986 yılları arasında kamerasını doğrulttuğu bu insan topluluğu, sadece arkadaşları değil, seçilmiş ailesi ve hayatının merkez noktası hâline geldi. Bu yıllar boyunca biriktirdiği fotoğraflar, çağdaş sanat tarihinin en sarsıcı yapıtlarından birine evrildi:
The Ballad of Sexual Dependency
Goldin, bu fotoğrafları başlangıçta sergi salonlarında yerine, dostlarıyla birlikte vakit geçirdiği gece kulüplerinde, barlarda ve özel partilerde birer slayt gösterisi olarak sundu. İzleyenlerin (yani fotoğraflardaki kişilerin) anlık reaksiyonları, gösterinin sürekli değişen ve gelişen yapısını şekillendirdi. Çalışmanın olgunlaşmış versiyonu, yaklaşık 45 dakika süren ve 3 saniyelik periyodlarda değişen 700 civarında slayt görüntüsünün akışından oluşuyordu. Adını Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Opera eserindeki bir şarkıdan alan bu gösteri; The Velvet Underground, Screamin' Jay Hawkins, Yoko Ono, Nina Simone, Edith Piaf, Charles Aznavour ve Maria Callas gibi isimlerin parçalarından oluşan zengin bir müzik seçkisiyle harmanlanmıştı. 1985 yılında Whitney Bienali’nde sergilenerek geniş bir yankı uyandıran eser, bir yıl sonra Marvin Heiferman, Mark Holborn ve dostu Suzanne Fletcher'ın katkılarıyla Aperture tarafından 125 fotoğraflık efsanevi bir kitaba dönüştürüldü.
The Ballad of Sexual Dependency, estetik açıdan “enstantane” (snapshot) ruhunu taşır. Fotoğrafların neredeyse tamamı iç mekânlarda ve gece vakitlerinde, sert flaş ışığı altında çekilmiştir. Goldin bu durumu, “O zamanlar doğal ışık hakkında hiçbir şey bilmiyordum; gün ışığına hiç çıkmadığım için ışığın ten rengini nasıl değiştirdiğinden habersizdim” sözleriyle açıklar. Kitaptaki ve slaytlardaki görseller; aşkı, neşeyi ve arzuyu filtresizce sergilerken, aynı zamanda kırılganlığı, gözyaşını ve şiddeti de saklamadan ortaya koyar. Özellikle Goldin’in fırtınalı bir ilişki yaşadığı ve kitabın kapağında da yer alan erkek arkadaşı Brian tarafından darp edildikten sonra çektiği Nan One Month After Being Battered, 1984 (Darp Edildikten Bir Ay Sonra Nan) başlıklı otoportresi, çalışmanın ve tüm yapıtın en etkileyici noktası kabul edilir. Goldin için bu devasa görsel günlük, estetik bir kaygının ötesinde varoluşsal bir zorunluluktu. Kitabın önsözünde çalışmasını “insanların okumasına izin verdiği kişisel bir günlük” olarak tanımlayan sanatçı için fotoğraf; dostlarını, aşklarını ve seçilmiş ailesini zamana ve kayıplara karşı korumanın, onları gitmekten alıkoymanın tek yoluydu.
1990’lara gelindiğinde, Nan Goldin’in The Ballad of Sexual Dependency eserinde ölümsüzleştirdiği o renkli ve tutkulu dünyanın üzeri karanlık bir gölgeyle kaplandı. Kadrajındaki insanların, arkadaş grubunun ve “seçilmiş ailesinin” neredeyse tamamı aşırı doz uyuşturucu kullanımı veya AIDS salgını nedeniyle hayatını kaybetti. Bu kayıpların arasında, fotoğraflarının en ikonik yüzlerinden olan yakın dostları Greer Lankton ve aktris/yazar Cookie Mueller de vardı. Mueller’in ölümünden sadece altı gün sonra, 1989 yılında Goldin, New York’taki Artists Space’te gerçekleşen ve HIV/AIDS ile yaşama/ölme gerçeklerini açık yüreklilikle ele alan Witnesses: Against Our Vanishing (Tanıklar: Yok Oluşumuza Karşı) başlıklı çok sanatçılı serginin küratörlüğünü üstlendi. Sansüre ve toplumsal duyarsızlığa karşı açılış gecesinde protestoların yükseldiği bu sergi, sanatın politik bir direniş ve yas alanına dönüşmesinin tarihi bir örneği oldu. Goldin, 1990 yılında dostu Mueller’in anısına hazırladığı Cibachrome baskılardan oluşan özel seriyi de Pace/MacGill aracılığıyla bir kitaba dönüştürdü.
2003 yılında The New York Times, Goldin’in fotoğraf dünyasındaki dönüştürücü gücünü “son yirmi yılın en etkili fotoğrafçılık türlerinden birini yarattı” ifadeleriyle ilan etti. Goldin, Bowery yıllarının birikimini I'll Be Your Mirror (Aynan Olacağım) ve All by Myself gibi diğer önemli serilerinde de harmanladı. Fotoğraf sanatı üzerine yazılan Auto-Focus gibi temel metinlerde, Goldin’in kadrajı yakın çevresinin mahrem detaylarını öğrenmenin ve toplumsal açıdan hassas kabul edilen yaşam deneyimleri, ilişkiler, şiddet ve aile içi çatışmalar gibi konuları taviz vermeden belgelemenin en yalın yolu olarak tanımlandı.
1995 sonrasında Goldin’in yapıtları yeni tematik alanlara yelken açtı. Japon fotoğrafçı Nobuyoshi Araki ile ortak bir kitap projesine imza attı; kadrajına New York siluetlerini, gizemli doğa manzaralarını, su içindeki insanları, sevgilisi Siobhan’ı, bebekleri ve ebeveynlik sahnelerini dahil etti. 2000 yılında elinden yaşadığı ağır bir sakatlık kamerayı kullanma kabiliyetini kısıtlasa da sanat üretimi biçim değiştirerek devam etti. 2006 yılında New York’ta sergilenen Chasing a Ghost ve Paris’te gösterilen üç ekranlı slayt/video enstalasyonu Sisters, Saints, & Sybils, hareketli görüntüler, seslendirmeler ve anlatısal müziklerle sinematik bir boyuta ulaştı. Bu son çalışma, ablası Barbara’nın intiharını ve Goldin’in bu trajediyle görsel üretim yoluyla nasıl baş ettiğini sarsıcı bir dille ele alıyordu. Zamanla tehlikeli ve çılgın bir gençlik anlatısından aile hayatı, annelik ve ebeveynlik gibi daha sakin temalara evrilen eserleriyle Nan Goldin; New York, Paris ve Londra arasında mekik dokuyarak çağdaş fotoğrafı dönüştürmeye devam etti.
Nan Goldin’in belgesel fotoğrafçılıkta ve çağdaş sanatta yarattığı kırılma, zamanla lüks giyim sektörünün ve sokak modasının görsel estetiğini de derinden etkiledi. Gençlik yıllarında moda dergilerini hayranlıkla inceleyip taklit eden Goldin, kariyerinin ilerleyen dönemlerinde bu dünyayla rolleri değişti; kendi ham, çiğ ve mahrem üslubunu küresel moda evlerinin kampanyalarına taşıyarak ticari fotoğrafçılığın sınırlarını genişletti. 2010 yılında Avustralyalı giyim markası Scanlan & Theodore için model Erin Wasson ile gerçekleştirdiği İlkbahar/Yaz çekimi ve hemen ardından İtalyan lüks moda evi Bottega Veneta’nın aynı sezon kampanyasında Sean O'Pry ve Anya Kazakova’yı kadrajına aldığı çekimler, onun ticari işte dahi sanatsal imzasından vazgeçmediğini gösterdi. Goldin, bu vizyonunu 2011’de Jimmy Choo için Linda Vojtova ile, 2013’te Dior’un Robert Pattinson’ı ağırladığı 1000 LIVES kampanyasıyla ve 2024’te Gucci için Debbie Harry ile Kelsey Lu’yu buluşturduğu projesiyle sürdürdü.
Sanatçının görsel mirası yalnızca yüksek moda evleriyle sınırlı kalmadı; Mart 2018’de sokak giyimi markası Supreme, Goldin ile özel bir iş birliğine imza attı. Sanatçının arşivinden seçilen “Misty and Jimmy Paulette”, “Kim in Rhinestone” ve “Nan as a dominatrix” başlıklı fotoğraflar sokak modasının bir parçasına dönüştü. Goldin, ticari projelerde dahi stüdyoların cilalı estetiğine teslim olmak yerine, modellere kendi filtresiz bakışını dayattı.
Buna karşın Goldin’in kadrajı, temsil etiği tartışmalarının da merkezinde yer aldı. Bazı eleştirmenler Goldin’i, eroini çekici göstermekle ve 1990’larda The Face ile i-D gibi dergiler aracılığıyla popülerleşen “heroin chic” estetiğine öncülük etmekle suçladı. Ancak Goldin, 2002 yılında The Observer’a verdiği röportajda, kıyafet ve parfüm satmak için bu estetiğin kullanılmasını “kınanması gereken ve kötücül bir tutum” olarak nitelendirdi. Gençliğinde uyuşturucu kültürüne dair romantik fikirleri olduğunu kabul eden sanatçı, bu ilginin arkasında Beat kuşağı ve muhafazakâr aile hayatından uzaklaşma arzusunun yattığını ancak hafıza ihtiyacı ön plana çıktığında bağımlılığı bıraktığını söyledi.
Goldin, fotoğraflarında asla bir “dikizci” veya dışarıdan gelen bir gözlemci olmadığını kararlılıkla vurgular: “Ben partiyi basmıyorum; bu zaten benim partim. Bu benim ailem, benim geçmişim.” Buna karşın eleştirmen Liz Kotz Fantastic Tales yapıtında, Goldin’in içeriden biri olma statüsünün izleyicinin birer röntgenciye dönüşmesi gerçeğini değiştirmediğini savunur. Tüm bu tartışmaların ötesinde The Ballad of Sexual Dependency, toplumsal cinsiyet normlarını ve insanlığın bağ kurma ihtiyacını sertçe sorgulayan, insanlığın ortak intimacy (yakınlık) arzusunu görünür kılan zamansız bir yapıt olarak kaldı.
Nan Goldin’in özgün ve sarsıcı görsel dili, tarihsel ustalarla kurduğu dirsek teması ve kendi kuşağının öncü figürleriyle paylaştığı entelektüel akrabalıklardan beslendi. Onun sanatsal haritasının en güçlü sütunlarını yakın dostları ve meslektaşları Peter Hujar, Larry Clark, David Wojnarowicz ve hayat boyu süren dostluğuyla David Armstrong oluşturdu. Tarihsel düzlemde ise August Sander’ın dürüstlüğü ve Claude Cahun’un avangart tutumu kadrajında izler bıraktı.
Goldin’in sanatsal akrabalık kurduğu en önemli isimlerden biri Diane Arbus’tur. Her iki sanatçı da marjinal hayatlar yaşayan bireyleri birer “öteki” olarak nesneleştirmek yerine, onların varoluşunu kutlayan bir tutum sergilemeye devam etti. Goldin’in Variety serisinden kareler, Arbus’ın dergi çalışmalarıyla sıklıkla karşılaştırılır. Goldin’in fotoğraf makinesini eline almasındaki en erken kırılmalardan biri ise sinema dünyasından, Michelangelo Antonioni’nin 1966 yapımı Blow-Up filminden gelmiştir. The Ballad of Sexual Dependency’deki hırpalanmış karakterler, Antonioni’nin sinemasındaki yabancılaşmış tiplerle duygusal bir bağ kurar. Öte yandan Larry Clark’ın 1971 tarihli Tulsa çalışması, Goldin’e filtresiz ve otobiyografik imge üretme metodunda tam bir rehber oldu.
2010’lu yılların sonuna gelindiğinde Goldin’in tanıklığı, doğrudan eyleme taşındı. 2017 yılında Brezilya’daki bir konuşmasında Goldin, bir ameliyat sonrası kendisine reçete edilen OxyContin nedeniyle ağır bir opioid bağımlılığı atlattığını açıkladı. Bu deneyim, onu ilacın üreticisi Purdue Pharma şirketinin sahibi Sackler ailesine karşı harekete geçirdi. Sackler ailesinin bir yandan binlerce insanın ölümüne yol açarken diğer yandan müzelere bağış yaparak isimlerini aklamaya çalışmalarına karşı Goldin, kendi silahını çıkardı:
P.A.I.N.
P.A.I.N. (Prescription Addiction Intervention Now) ismini verdiği grubu kurarak güçlü bir eylem hareketi başlatan ve “Artık konuşamayan 250.000 cesedin adına konuşuyoruz” diyen Goldin, sanat kurumlarını bu krizin suç ortağı olmaktan vazgeçmeye çağırdı. 2018’de Metropolitan Sanat Müzesi’nin (The Met) Sackler Kanadı’nda içi boş reçete kutularının havuza atılmasıyla başlayan eylemler silsilesi küresel bir boyuta ulaştı: Guggenheim Müzesi’nde sahte reçeteler fırlatıldı; National Portrait Gallery ve Tate Galerileri Goldin’in kararlı tutumu karşısında Sackler bağışlarını reddettiklerini duyurdu; Louvre Müzesi 12 odalık Sackler Kanadı’nın adını duvarlarından sildi; Victoria and Albert Museum’da protestolar sürdürüldü. Goldin, bedenini ve sesini kirli paraya ve adaletsizliğe karşı güçlü bir barikata dönüştürdü.
Goldin’in taviz vermeyen duruşu, İsrail-Filistin çatışması ve Gazze’deki insanlık krizi karşısında da kendini gösterdi. Anti-siyonist bir Yahudi sanatçı ve aktivist olarak, Temmuz 2025’te Rencontres d'Arles festivalinde anti-siyonizmin İsrail hükûmeti tarafından eleştirileri susturmak için antisemitizm ile eş tutularak silahlaştırıldığını vurguladı. Ekim 2023’te Artforum’da yayımlanan ve Gazze’de soykırıma dikkat çeken açık mektuba öncülük etti. Kasım 2023’te Özgürlük Heykeli önündeki Jewish Voice for Peace eyleminde “Gazze halkı çığlık attığı sürece daha yüksek sesle bağırmalıyız” diye haykırdı ve The New York Times Magazine ile çekimini gazetenin taraflı yayıncılığı nedeniyle iptal etti. 14 Ekim 2024’te New York’taki bir protestoda polis tarafından gözaltına alındı.
Öte yandan Goldin, küratörlüğü de kolektif hafızanın politik bir eylemi olarak yürüttü. 1989’daki Witnesses: Against Our Vanishing sergisinde David Wojnarowicz, Kiki Smith ve Peter Hujar gibi isimleri buluşturdu. Wojnarowicz’in sert katalog metnine sahip çıkarak ABD Sanat Fonu’nun (NEA) desteğini çekmesine rağmen geri adım atmadı. 1991’de From Desire: A Queer Diary sergisini ve 2009’da Rencontres d'Arles festivalinde Nan's Guests başlığı altında 13 önemli fotoğrafçının sergisini kurguladı.
Sinema dünyasıyla da derin bağlar kuran Goldin; Bette Gordon’ın Empty Suitcases (1980) ve Variety (1983) filmlerinde oynadı ve set fotoğraflarını çekti. Sara Driver’ın You Are Not I (1981) filminde yer aldı, I Shot Andy Warhol (1996) filminde özel fotoğrafçı oldu. Lisa Cholodenko’nun High Art (1998) filmindeki Lucy Berliner karakteri doğrudan Goldin’den esinlendi. Hakkında yapılan belgesellerden I'll Be Your Mirror (1995) Berlin’de Teddy Ödülü alırken, Laura Poitras imzalı 2022 yapımı All the Beauty and the Bloodshed belgeseli 79. Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan kazanarak Goldin’in sanatsal ve politik mücadelesini sinema tarihine kazıdı.
Nan Goldin, 11 yaşında kaybettiği ablasının ardından tuttuğu o ilk ve en derin yastan bugüne; kamerasını ve sanatını her türlü adaletsizliğe karşı bir silah olarak kullanmaya devam ediyor. Hayatı boyunca yaşadığı kayıpları görsel bir ağıtla ölümsüzleştirdiği kadrajı kenara itilenlerin, ezilenlerin, kaybolanların ve yasını tuttuğu insanların varoluş mücadelesiyle hemhal oldu. Fotoğrafladığı dünyayı sömürmek yerine iktidarın, kirli sermayenin ve insan hakları ihlallerinin karşısına dikilmeyi seçti. All the Beauty and the Bloodshed belgeselinde de anlatıldığı gibi Goldin için estetik ve politik duruş hiçbir zaman ayrılmadı. O, vizörün yardımıyla insanlığın ortak yaralarını belgelemeye ve hafızayı karanlığa karşı koruyan zamansız bir nöbetçi olmaya bugün de devam ediyor.
Kaynakça
Artforum Editors & Signatories. “An Open Letter from the Arts Community to Cultural Organizations”. Artforum, 2023.
P.A.I.N. (Prescription Addiction Intervention Now). “P.A.I.N. Manifesto and Direct Action Archive”. P.A.I.N. Collective, 2018.
Aperture & Magnum Photos. “Square Print Sale: Freedom of Movement featuring Nan Goldin”. Aperture Foundation, 2018.
St. Lawrence University. “From Desire: A Queer Diary Exhibition Archive”. Richard F. Brush Art Gallery, 1991.
Luc Sante. “Nan Goldin: I‘ll Be Your Mirror”. Whitney Museum of American Art & Scalo, 1996.
Nan Goldin. “Witnesses: Against Our Vanishing Exhibition Catalogue”. Artists Space, 1989.
William A Ewing. “Auto-Focus: The Contemporary Portrait”. Thames & Hudson, 2010.
Roberta Smith. “Photography Review: Nan Goldin”. The New York Times, 2003.
Nan Goldin. “Rencontres d'Arles Keynote Address”. Rencontres d'Arles, 2025.
Sean O'Hagan. “‘Nan Goldin: ‘I wanted to be a junkie’”. The Observer, 2002.
Laura Poitras. “All the Beauty and the Bloodshed”. Participant & Neon, 2022.
Diane Arbus. “Diane Arbus: An Aperture Monograph”. Aperture, 1972.
Edmund Coulthard. “Nan Goldin: I'll Be Your Mirror”. BBC Films, 1995.
Veneta Bottega. “Bottega Veneta: Art of Collaboration”. Rizzoli, 2015.
Nobuyoshi Araki & Nan Goldin. “Tokyo Love”. Honcho-Shoin, 1995.
Michelangelo Antonioni. “Blow-Up”. Metro-Goldwyn-Mayer, 1966.
Bertolt Brecht. “The Threepenny Opera”. Suhrkamp Verlag, 1928.
Dior. “1000 LIVES: Robert Pattinson by Nan Goldin”. Rizzoli, 2014.
Nan Goldin. “The Ballad of Sexual Dependency”. Aperture, 1986.
David Armstrong, & Nan Goldin. “A Double Life”. Scalo, 1994.
Nan Goldin. “Cookie Mueller”. Pace/MacGill Gallery, 1990.
Larry Clark. “Tulsa”. Lustrum Press, 1971.