O şarkı: İki Çocuk

Haberin Eklenme Tarihi: 14.11.2025 23:24:00 - Güncelleme Tarihi: 16.11.2025 21:56:00

Takvimler 2006 yılını gösteriyordu. Dünya, bugünkü telaşından ve dijital karmaşasından azade, kendine has bir sükûnete sahipti. Bugünün genç yetişkinleri, o yıllarda henüz çocukluklarının masumiyetinde yüzüyorlardı.

O yıllarda, bir sanatçının yeni bir eserini duyurması, anlık bir bildirimden ibaret değildi. Bu, beklenen bir hadise, âdeta bir randevuydu.

Yeni albümün çıktığı o büyülü gün, müzik marketlerin kapısından içeri girilir; fotoğraflı ve şarkı sözlerinin yazdığı kuşe baskıların kokusu içine çekilerek, o fiziksel hazine avlanılırdı. Kulaklık takılıp dinlenmeyi bekleyen sertifikalı bir heyecan, elimizde tuttuğumuz o kaset ya da CD ile somut bir ritüele dönüşürdü. O albüm, bir tık uzaklıkta değil, uğruna yol kat edilen bir keşif demekti.

Böyle bir zaman diliminde, Teoman sahneye çıktı ve dinleyicilerinin ruhuna dokunan bir başyapıt sundu: "Renkli Rüyalar Oteli."

Bu albüm, sadece bir diskografide değil, hissiyatların ve melankolinin bir manifestosu olarak müzik tarihinde kendine ait bir yer edindi. Albümden yükselen o üç sihirli şarkı ise bir dönemin fon müziği olacaktı: “Aşk Kırıntıları"nın kalpten düşen, artık toplanması imkânsız küçük parçaların hüznü, albüme adını veren "Renkli Rüyalar Oteli"nin davetkâr bilinmezliği ve omuzlara binen yorgunlukla, zamanı durdurma arzusunun isyankâr yakarışı: "Dursun Dünya."

Bu şarkılar, o yılın müzik kanallarında birer ritüel misali, tekrar tekrar, bıkmadan yayımlandı; her melodi, her söz, o günlerin ruhuna nüfuz eden unutulmaz birer iz bıraktı. Teoman, o otelin kapılarını aralamış ve bizi, bugünden geriye baktığımızda parlayan, nostaljik bir rüyanın içine çekmişti. Albümde bir şarkı vardı ki yitirilen dönemin hafızalardaki yerini koruyan, kırılmış bir hikâyesini anlatıyordu:

Erdal Eren ve Zekeriya Önge

Türkiye’de sağ-sol çatışmalarının hâlâ devam ettiği günlerdi… 30 Ocak 1980 tarihinde Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde öğrenci ve Yurtsever Devrimci Gençlik Üyesi Sinan Suner’in, vurularak öldürülmesini protesto etmek amacıyla toplanan 3000’in üzerinde kişinin katıldığı Ankara’da Ayrancı Mahallesi’nde bulunan Hoşdere Caddesi’ndeki eyleme kendi ifadesine göre “kitlesini koruma görevi” verilmesi üzerine silahlı olarak katılmıştı. İzinsiz toplanan gruba müdahale etmek üzere aralarında Zekeriya Önge’nin de bulunduğu 12 kişilik bir jandarma ekibi olay yerine gelerek slogan atan topluluğu dağıtmak ve eylemcileri yakalamak için harekete geçti. O devasa, öfkeli kalabalık, jandarmanın varlığıyla anında infilak etti. İnsanlar, bir sel baskınından kaçar gibi, çığlıklar ve hızla sağa sola, ara sokaklara doğru dağılmaya başladı. Askerler ise o anın adrenaliniyle haykıran, kaçan protestocuların peşine düştüler. Hoşdere Caddesi; artık bir protesto alanı değil, bitmek bilmeyen bir takibin ve yaklaşan bir çatışmanın dehşet verici sahnesiydi. Sonrasında yaşananlar mahkeme kayıtlarına şu şekilde geçti:

"8 numaralı Ayyıldız Apartmanı'nın bahçesinde sanık elindeki tabancayla inzibat erlerine 3 veya 4 el ateş etti. İnzibat eri Zekeriya Önge yaralanıp yere düştü. Kalaslar arasında gizlenen sanık Erdal Eren, etrafının çevrilmesi üzerine ellerini kaldırarak teslim oldu. Kalaslar arasında yapılan aramada tabanca bulundu. Er Zekeriya Önge hastaneye kaldırılırken yolda vefat etti. Yapılan otopsisinde sırtından mermi giriş deliği tespit edildi. Merminin sanık Erdal Eren'in tabancasından atıldığına dair tereddüde yer verecek hiçbir durum bulunmadığı kanaatine varıldı."

Erdal Eren, suçlamalar karşısında şu sözlerle kendini savunmuştu:

"… Eğer isteyerek öldürmüş olsaydım bu öldürme olaylarını sürdürecek durumundaydım. Her şeyden belli olduğu gibi sadece panikten ve heyecandan dolayı havaya iki el ateş ettim. Tabancamda beş mermi vardı ve ayrıca yedek şarjör de doluydu. Askerlerin hepsi benim hedef sınırlarım içerisinde olmasına rağmen ne öleni ne de başkasını öldürme kastım olmadığından ateş etmedim.”

Mahkeme raporlarının Erdal Eren’in suçunun sabit görülmesi üzerine verdiği ifadesinde ise şu konuşmayı yapmıştı:

"Balistik raporunda yanlışlık yaptılar, bana kitlemi koruma görevi verilmişti, birden saldırı gelince ben çektim, bize doğru ateş edeceklerini görünce mecburen ateş ettim. Ben ateş ettim ama o arkadan kendi arkadaşlarının ateşiyle de vurulmuş. O yakın hatta neredeyse bitişik atışmış, çok üzgünüm genç bir askerin ölmesine ama yaptıklarımdan dolayı asla pişman değilim, çünkü bunu halk adına yaptık.”

Erdal Eren’in dava süreci devam ederken 12 Eylül 1980’de askerî darbe ile TBMM’nin yetkileri de düşürüldü. Milli Güvenlik Konseyi’nin onayıyla 1972 yılından bu yana infaz edilmeyen ölüm cezalarının hükümleri tek tek verilmeye başlandı. Darbenin ardından dördüncü idam kararında ise Erdal Eren’in ismi vardı.

İdam kararı kesinleşen Erdal Eren 13 Aralık 1980 tarihinde infaz edildi. Geriye annesine yazdığı bir mektup ve Savaş Ay’ın çektiği “Son Bakış” isimli fotoğrafı kaldı.

Erdal Eren için defalarca kez şarkılar bestelendi. Bunlardan en bilineni şüphesiz sözleri Aysel Gürel’e, bestesi ise Onno Tunç’a ait olan ve Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Son Bakış” isimli şarkıydı. Fakat bir diğer kurban olan Zekeriya Önge’nin hikâyesi hiçbir zaman anlatılmadı. Teoman verdiği bir konserde şu sözlerle bahsetmişti Erdal Eren ve Zekeriya Önge’den:

Erdal Eren’i tanıyor musunuz? Bilmeyenler için anlatayım. 12 Eylül 1980 Darbesi’nden sonra ilk asılan kişilerden birisi Erdal Eren. Genç biri… Bir jandarma erini öldürmekten… Daha doğrusu o suçlamayla asıldı. Pek doğru dürüst bir yargılaması yapılmadı. Kendisi suçsuz olduğunu söylüyordu ama asıldı. Erdal Eren benim akrabam. Bundan 15 sene evvel ‘Renkli Rüyalar Oteli’ albümümü yaparken onunla ilgili bir şarkı yazmak istedim. Küçüklüğümden beri bilirim hikâyesini. Kitapları okudum, gazete haberlerine girdim. Şey… Sonradan içimi acıttı. Öldürdüğü söylenen Zekeriya Önge’den kimse bahsetmiyordu. Sadece bir satırda geçiyordu. Şöyle... Aslında ona da yazık olmadı mı? Oldu. İkisine de yazık oldu. Erdal Eren büyük bir kahramanmış gibi… Daha doğrusu büyük bir kurbanmış gibi karşılandı. Zekeriya Önge’den hiç kimse bahsetmiyordu. Ben de dedim ki aslında Erdal’la ilgili şarkı yazacaktım ama iki tane boşu boşuna ölmüş… İki tane çocuk için yazayım. Ben ideolojilere falan inanmam. Siyasete de inanmam. Çok sevmem de… Ben pek anlatamadım ama şarkı anlatır inşallah sizlere…

Sonra şarkı başlar:

İki Çocuk

Teoman, sadece bir müzisyen değildi; aynı zamanda toplumsal nabzı tutan, zihninin derinliklerinde bir sosyolog taşıyan bir figürdü. Gündemin yüzeysel akışına kayıtsız kalmayan, aksine onu sanatının laboratuvarında analiz eden bir bakış açısı vardı.

Annesiyle kurduğu sarsılmaz bağın verdiği o derin evlat hassasiyeti, onu ülkenin acılarına karşı daha da kırılgan kılıyordu. Vatan savunmasında şehit düşen askerler ve geride bıraktıkları aileler söz konusu olduğunda, Teoman'ın duruşu netti: O, acısını gizlemeyecek, saklamayacak bir yapıdaydı. Duyduğu o derin üzüntüyü dile getirmekten çekinmeyerek, şefkatin sınırları içinde bu büyük yası paylaşmaktan geri durmazdı. Onun müziği hem bireysel melankolinin hem de toplumsal empatinin yansımasıydı. Belki de bu yüzden yıllar önce yaşanan bu üzücü hadiseye herkes gibi bakamazdı.

El sallamıştı annesine

Bayram izni dönüşünde

Hissetmiş miydi oğlunu

Kurşun kalbi deldiğinde?

Zekeriya Önge’nin geride bıraktığı annesi de şarkının anlatısında yer aldı bu kez. Hikâyenin kimsenin anlatmadığı o tarafında kalan evladını yitirmiş o anneyi… Kavgaların, sloganların ve hırsların ardında geriye sadece annesinden son bir kez el sallayarak ayrılan, görevi başında yitip giden bir askerin hikâyesi kalmıştı. Erdal Eren’in hikâyesi yıllar boyunca defalarca kez anlatılırken Zekeriya Önge’nin adının bile zor anılması, yitirilen her hayatın eşit derecede değerli olduğu gerçeğiyle bağdaştırılamazdı.

Emin değildi kendi bile

"Dokunmuş muydu tetiğine?"

Kesin olan tek şeyse

En yakın mahkumdu ipe

Sözleriyle bahsetmişti Erdal Eren’den… Belki de hayatına mal olan o hatanın gerçekliği sorgulanmıştı şarkının sözlerinde. Şarkının en vurucu kısmı ise şüphesiz şu sözlerdi:

Kalpte kurşun, ilmek boynunda

İki çocuk ölüm karşısında

Hep çocuk kalacaklar

Büyümeden birer tabutta

Ama yaşıyorlar

Gülüyorlar

Annelerinin rüyalarında

Teoman’ın “İki Çocuk” şarkısını diğerlerinden ayıran en önemli yaklaşımı siyasi bir yaklaşımın ürünü değil, evlatlarını kaybeden annelerin ağıtlarına ortak olmasıydı. Binlerce yıldır süregelen savaşların ardından kaybettikleri evlatların, ardında kalan annelerin… Geriye tek bir soru kalıyor şarkının ardından. Değer miydi aynı yurdun evlatlarının bunca zaman birbiriyle savaşmasına? Geride kalan annelere rağmen…

Kaynak

Teoman (Teoman Yakupoğlu). “Renkli Rüyalar Oteli”. Avrupa Müzik, 2006.