Mitler ve gerçekler: Hollywood’da Kızılderililer

Haberin Eklenme Tarihi: 29.08.2025 14:16:00 - Güncelleme Tarihi: 29.08.2025 14:19:00

Sömürge düzeni hiçbir zaman tek tip, somut yöntemler izlememiştir. Yerleşimcilik, gasp en önemlisi kültürel ötekileştirme kullanmıştır. Amerikan Kızılderililerinin yüzyıllar boyunca popüler kültür, özellikle de Hollywood sineması tarafından yaratılan basitleştirilmiş ve çoğu zaman zararlı temsillerle gerçek yaşamları arasındaki derin uçurumu ortaya koymaktadır. Kabilelerin coğrafi çeşitliliğinden, geleneksel yaşam tarzlarından, kolonyal dönemin yıkıcı etkilerinden ve günümüzdeki sosyo-ekonomik mücadelelerinden, sinemanın bu gerçekliği nasıl saptırdığına dair bu yazının konuya aydınlatması dileğiyle…

Zengin tarih ve kültürel mozaik

Kuzey Amerika'nın yerli halkları, homojen bir grup olmaktan ziyade, coğrafyalarına, dillerine ve yaşam biçimlerine göre farklılaşan binlerce kabileden oluşan zengin bir kültürel mozaiktir.  Kolonyal dönemden günümüze kadar Amerika kıtasının yerli halkları farklı bölgelerde farklı yaşam tarzları geliştirmiştir. Popüler kültür, özellikle de Batı filmleri, genellikle Ova kültür bölgesine odaklanır. Bu bölgeden Çeyen, Apaçi, Komançi ve Siyu gibi kabilelerin isimleri en çok bilinenler arasındadır. Ancak Arizona'da yaşayan Hopiler veya Büyük Kanyon civarındaki Havasular gibi Güneybatı kabileleri ya da Pasifik Kuzeybatısı'ndaki Tlingit ve Kwakwaka'wakw gibi balıkçılıkla uğraşan halklar, Amerikan kamuoyunda aynı derecede tanınmamaktadır. Hollywood anlatımının aksine yerli kültürlerin temel prensipleri, doğa ile uyum ve "Toprak Ana" (Mother Earth) kavramına olan derin saygı üzerine kurulmuştur. Bu felsefe, her canlının bir ruh taşıdığına ve doğanın bir kaynak olmaktan öte, manevi bir varlık olduğuna inanır.

Doğu kıyılarındaki Cherokee kabilesi gibi gruplar Appalachian dağlarında tarımla geçinmiş, tarlalarda mısır, fasulye, kabak yetiştirirken geyik ve ayı avlayarak beslenmişti. Evleri kabuk çatılı, loğnak (odun kütüklerinden) barakalardı ve her köyde toplantı evi ile kutsal ateş ocakları bulunurdu. Öte yandan, Büyük Ovalar’da yaşayan Sioux (Lakota) kabileleri atlı göçebe hayatı sürmüş; geniş çayırlarda yaban sığırı (bizon) avlayarak beslenmiş ve toplu hâlde tepe (teepee) çadırlarında yaşamışlardır. Güneybatıdaki Apache ve Navajo halkları ise hem göçebe avcı-toplayıcı hem de tarımla uğraşan melez ekonomik modeller kurmuşlardır. Örneğin Apache kabileleri at ve avcılığa dayalı, geçici barınaklarda yaşamış, kimi zaman Pueblo köylerinden ticaret veya baskın yoluyla gıda temin etmiştir. Öte yandan Navajolar (Diné) Kuzeybatı Athabaskan halklarından gelip Güneybatı’ya yerleşmiş, Pueblo köylülerinden tarım ve dokumacılık gibi uygulamaları öğrenmiş, koyun besleyip karma bir geçim tarzı geliştirmiştir.

Kolonyal dönemden günümüze: Travma ve direniş

28 Mayıs 1830'da Başkan Andrew Jackson tarafından imzalanan Kızılderili Tehcir Yasası (Indian Removal Act), Mississippi Nehri'nin doğusunda yaşayan yerli kabilelerinin yurtlarından çıkarılmasına yönelik bir Birleşik Devletler hükûmet politikasıydı. Yasa, "Beş Uygar Kabile" olarak bilinen Çikasov, Çoktav, Seminole, Çeroki ve Krik kabilelerini bile hedef almıştır. Bu kabilelerin kendi evleri, temsili yönetimleri ve misyoner okullarına giden çocukları olmasına rağmen, zorunlu göçe tabi tutulmuşlardır. Bu zorunlu göç, "Gözyaşı Yolu" (Trail of Tears) olarak tarihe geçmiştir. 1830'larda yaklaşık 100 bin yerli, askerî güç kullanılarak batıya göçe zorlanmış ve bu trajik yolculuk sırasında dörtte biri yolda hayatını kaybetmiştir.

Zorunlu göçleri takiben, 1840'lı yıllarda yerli halklar için kısıtlayıcı yasal yerleşim bölgeleri olarak kurulmuştur. Bu sistemin ardındaki temel amaç, Yerli halkları geleneksel yaşam tarzlarından koparıp beyaz yerleşimcilerin "medeniyetini" öğrenmeleri için "kabile kamplarına" izole etmekti. 1868 Fort Laramie Antlaşması, ABD hükûmeti ile Siyu ulusu arasındaki güven ihlalinin en net örneği olarak gösterilebilir. Bu antlaşma ile ABD hükûmeti, kutsal Kara Tepeler'in (Black Hills) Siyu halkına ait olduğunu ve buraya beyaz yerleşimcilerin girmesine izin verilmeyeceğini kabul etmiştir. Karşılığında ise Siyular demiryollarına ve yerleşimcilere saldırmamayı kabul etmiştir. Ancak antlaşma sadece altı yıl sonra ihlal edildi. 1874'te Kara Tepeler'de altın keşfedilmesi, on binlerce beyaz yerleşimcinin antlaşma topraklarına akın etmesine neden oldu.

Bugün ise ABD'de 574 federal olarak tanınan yerli kabile birliği bulunmaktadır. Ancak ABD’de yaşayan Kızılderili nüfusunun yaşam beklentileri normal bir vatandaşın beklentilerinin çok altındadır. Yüksek diyabet ve intihar oranları yaygındır. Bu durum sadece tıbbi veya psikolojik sorunlar olarak görülemez. Bunlar; tarih boyunca yerli halklara karşı uygulanan şiddet, zorunlu göçler, kültürel asimilasyon ve ekonomik yıkımın doğrudan sonuçlarıdır. Bu kabileler, kendi kaderlerini belirleme ve özerkliklerini koruma mücadelesine devam etmektedir. Bu mücadelenin en önemli unsurlarından biri, kaybolmaya yüz tutan dillerini canlandırma çabalarıdır. Bunlardan biri olan Navajo dili (Diné Bizaad), 2025 itibarıyla yaklaşık 170 bin konuşanıyla ABD'de en yaygın konuşulan yerli dillerinden biridir. Dil koruma programları, üniversiteler ve resmî kurumlar (Yerli İşleri Bürosu, BIA) tarafından desteklenmektedir.

Hollywood temsili ve gerçekler

Hollywood, yerli halkları genellikle iki ana arketip üzerinden tasvir etmiştir: "Asil vahşi" ve "kana susamış barbar", "vahşi" klişesi; yerli halkları ahlaksız, vahşi ve "kontrol edilmesi gereken" bir öteki olarak göstererek, kolonyal genişlemenin acımasız gerçekleri için ahlaki bir gerekçe sağlamıştır. "Asil vahşi" klişesi paradoksal bir nitelik taşır. Bu arketip, masum ve doğayla iç içe bir figür sunsa da aslında "uygarlığın ilerlemesi" için "yok olması gereken" ve zamansal olarak geçmişe ait bir nesne olarak tasvir edilmektedir. Bu, yerli halkın modern dünyada bir yeri olmadığı ve ancak beyaz bir kahraman tarafından kurtarılabileceği fikrini pekiştirir. Bu filmler, Amerikan ordusunu ulusunu savunan kahramanlar olarak gösterirken, yerli halkların vahşiliğini kanıtlamak için tek taraflı ve çarpıtılmış anlatımları benimsemiştir. D.W. Griffith’in filmlerinden, John Wayne’in Searchers (1956) gibi yapımlarına kadar yerli karakterler ya beyaz kahramanlara saldıran “Kızılderili kabileleri” ya da tavizsiz düşmanlar olarak resmedilmiştir. Zamanla değişen duyarlılık, 1970’lerden itibaren Soldier Blue ve Little Big Man gibi filmlerle yerlilerin mağduriyeti anlatısına yer vermeye başladı. 1990 yapımı Dances with Wolves ise Hollywood’un yerli tasvirinde dönüm noktası sayılabilir: Bu filmde Lakota Sioux topluluğu ön plana çıkarılmış, avcı-toplayıcı düzende bir kabile yaşantısı romantize edilerek sunulmuştur

Hollywood’daki temsil günümüzde de dönüşüm geçiriyor. Bir yandan hâlâ “asil vahşi” veya “mağdur edebiyatı” klişeleri görülebilir; diğer yandan son yıllarda yapımcılar giderek yerli danışmanlar ve gerçek dil kullanımıyla daha otantik projelere yöneliyor. Örneğin Hostiles (2017) ve Wind River (2017) gibi filmler yerli topluluklarla iş birliği içinde çekilmiş, orijinal yerlileri oynatmış ve onların dillerini kullanmıştır. Wes Studi (Çeroki) ve Graham Greene (Oneida) gibi yerli oyuncular, filmlerdeki klişe rollerle mücadele etmiş ve sektördeki temsilin iyileştirilmesine katkıda bulunmuştur. Bu çabaların bir dönüm noktası, 1998 yapımı Smoke Signals filmi olmuştur. Tamamı yerli Amerikalılar tarafından yazılan, yönetilen ve oynanan ilk ticari filmdir. Amerika Yerlileri Ulusal Kongresi gibi sivil toplum kuruluşları, bu filmleri haklı olarak gerçekçiliğe yatırım yaptıkları için övmüştür. Elbette beyaz kurtarıcı (white savior) motifi hâlâ popüler anlatılarda yer almakta ancak sinemada daha çok yerli bakış açıları ve toplumsal sorunlara alan açılmaya başlanmıştır.

Bazı filmlerde yerliler

  • Dances with Wolves (1990): Film, Lakota Sioux kabilesine mensup Büyük Ovalar topluluğunu konu alır. Kevin Costner’ın canlandırdığı beyaz asker Dunbar’ın gözünden Sioux kültürü romantize edilerek gösterilir. Görsel olarak törenler, danslar ve günlük hayat ögeleri canlı sunulsa da tarihsel kurgu hataları kritiktir.
  • The Revenant (2015): Bu filmde Arikara ve civar kabileler tasvir edilir. Yapımcılar, tarihin ünlü dağ adamı Hugh Glass’ın olaylarına sadık kalmak amacıyla yerli danışmanlar tutmuş, karakterlerin konuştuğu Kızılderili dillerini tam olarak öğrenmiştir. Örneğin Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Glass karakterinin diyaloglarında Arikara dili kullanılır
  • The New World (2005): Terrence Malick’in filmi, Jamestown kolonisini kuran İngilizlerle Powhatan konfederasyonu (Virginia Kızılderilileri) arasındaki ilişkiyi odaklar. Filmde Pocahontas ve Powhatan halkı lisan ve elbise açısından dikkatle canlandırılmaya çalışılmıştır. Örneğin Pocahontas’ın giydiği Powhatan mantosu gibi ögeler gerçeğe uygundur. Yine de uzmanlar, Powhatan toplumunun politika ve ekonomisini abartılı basitleştirdiğini vurgular.
  • Wind River (2017): Bu polisiye-gerilim, Wyoming’deki Eastern Shoshone rezervasyonunda geçer ve yerli bir genç kadının cinayeti etrafında döner. Filmin yerli topluluk temsilindeki başarısı yerli liderlerden de onay almıştır. Shoshone lideri Roy Brown, Wind River’in yerli hayatını "gerçekçi şekilde" gösterdiğini, özellikle kadınların mücadelesine odaklanmasının değerli olduğunu belirtmiştir. Filmin mistik öğelerden çok sosyal sorunları (eksik kolluk, yoksulluk, kayıp kadınlar) vurgulaması övgü görmüştür. Öte yandan antropologlar, Wind River’ı “beyaz kurtarıcı” klişesine teslim olmakla eleştirmiştir.
  • Reservation Dogs (2021): Oklahoma'daki bir rezervasyonda yaşayan dört gencin maceralarını anlatan komedi-drama. Modern yerli gençliğinin hayatını, mizahını, zorluklarını ve dayanışmasını Yerli yaratıcılar ve oyuncu kadrosuyla benzersiz bir şekilde sunar. Kültürel özgünlük çok yüksek.

Kuzey Amerika'nın yerli halkları inanılmaz bir kültürel, dilsel ve sosyal çeşitlilik sergiledi. Hollywood ise uzun süre bu zenginliği görmezden gelerek sömürgeci bakış açısını destekleyen, tek tip, çarpıtılmış ve genellikle zararlı stereotipler üretti. Gerçeği yansıtmayan "Kızılderili" imajı, "vahşi savaşçı" veya "asil vahşi" klişeleri, "beyaz kurtarıcı" hikâyeleri ve kadınların nesneleştirilmesi başlıca sorunlardı. Neyse ki son dönemde, yerli yaratıcıların önderliğinde ve danışmanlığında, daha doğru, çeşitli, insani ve modern bağlamları da içeren temsiller giderek daha fazla yer bulmaya başlıyor. Kızılderililer geçmişlerindeki bütün travmaya rağmen varlıklarını sürdürmenin savaşını veriyor.