La Haine: Ötekileştirme ve suç sarmalı
Haberin Eklenme Tarihi: 9.02.2026 15:39:00 - Güncelleme Tarihi: 9.02.2026 15:44:00"Elli katlı bir gökdelenden düşen adamın hikâyesini biliyor musun? Adam yere çakılana kadar kendini rahatlatmak için sürekli şunu tekrarlarmış: 'Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda...' Önemli olan düşüş değil, yere çakılmaktır." Mathieu Kassovitz’in 1995 yapımı kült filmi La Haine (Nefret), açılışını bu metaforla yapar. Bu cümle ile yönetmen modern Avrupa’nın görmezden geldiği sosyal çürümeyi, gettolaşmayı filmin başında bize özetlemiştir. Film, Paris’in ışıltılı sokaklarından uzakta, beton blokların arasına sıkışmış üç gencin 24 saatini anlatırken; göçmenliğin, sınıfsal öfkenin ve "öteki" olmanın anatomisini çizer. Filmdeki göçmen gençlerin devlet kurumlarıyla (özellikle polisle) ilişkileri dışlanma ile şiddete yönelme ile Vinz, Saïd ve Hubert karakterlerinin bu temalarla ilişkilendirilmiştir. Filmin sinematografik olarak kullandığı siyah-beyaz çekim, yakın plan ve tek günlük zaman yapısı içinde bütün çürümüşlüğü gözler önüne sermesi ile kültler arasındaki yerini almıştır.
Beton hapishane: Ötekileştirme
Fransız banliyöleri, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük şehirlerin kenar mahalleleri olarak hızla nüfuslanan, planlı toplu konut projeleri yoluyla gelişmiş alanlardır. Fransa’dır ama “Fransız” değildir. Yoksulluk, ötekileştirme, toplumsal kutuplaşma, suç ve otorite ile mücadelenin simge mekânları hâline gelmiştir. Bu izolasyon hem mekânsal hem de siyasal bir dışlanma şeklinde tezahür eder; banliyö sakinleri genellikle kent merkezinin dışında bırakılmakta, temel kamu hizmetlerine erişimlerinde engellerle karşılaşmaktadır. La Haine çekildiğinde (1995) Paris banliyölerinde polis şiddeti ve gençlik ayaklanmaları zaten yaygın bir olguydu. Kassovitz’in çekimi bir dizi gerçek olaydan beslenmiştir; örneğin Makome M’Bowole ve Malik Oussekine’in 1986-1993 yılları arasında polis şiddeti sonucu ölümü, filmde açılış montajında belgesele yakın görüntülerle hatırlatılır. Bu tarihsel arka plan, La Haine’ın yalnızca kurgu değil, aynı zamanda bir sosyal eleştiri olarak da algılanmasına yol açmıştır. Karakterlerimiz Vinz, Hubert ve Said, Paris'e merkezine indiklerinde kendilerini yabancı bir gezegende gibi hissederler. Bir sanat galerisinde geçen sahnede, gençlerin oradaki insanlarla iletişim kuramaması, sanat eserlerine verdikleri tepkiler ve nihayetinde kovulmaları, kültürel sermaye eksikliğini ve sosyal uyumsuzluğu gözler önüne serer.
Toplum, göçmenleri ve alt sınıfı şehrin çeperlerine iterek onları "görünmez" kılmıştır. Bu mekânsal izolasyon, gençlerde şu duyguyu tetikler: "Bizi istemiyorlar, biz buraya ait değiliz." Bir birey, yaşadığı topluma ait hissetmediğinde, o toplumun yasalarına ve ahlaki normlarına da sadakat duymaz. Suç, burada bir tercih değil, bu "görünmezlikten" kurtulma ve "ben buradayım" deme çabasına dönüşür.
Otorite ile çatışma: “Ben buradayım”
La Heine’in merkezinde 80’lerde Fransa’da ırkçılık karşıtı olarak doğmuş , “Black-Blanc-Beur” (siyah-beyaz-Arap) sloganını sahneye yansıtan üç karakter vardır;
- Vinz (Yahudi/beyaz): Öfkenin cisimleşmiş hâlidir.
- Hubert (Afrika kökenli/siyah): Aklın ve kaçış isteğinin temsilidir.
- Saïd (Kuzey Afrika kökenli/Arap): İki dünya arasındaki sıkışmışlıktır.
Ötekileştirme süreci şöyle işler: Sistem (polis, medya, politikacılar), bu gençlere potansiyel suçlu muamelesi yapar. Filmde polislerin Saïd ve Hubert’i keyfi olarak gözaltına alıp işkencevari bir dille taciz ettiği sahne, devletin bu gençlerin bedenleri üzerindeki tahakkümünü gösterir. Gençler, vatandaş olarak haklara sahip bireyler değil, "terbiye edilmesi gereken" nesnelerdir. Ginette Vincendeau’nun da vurguladığı üzere, La Haine “banliyöden gelen gençlerin özellikle beyaz olmayanların polis tarafından taciz edilişini” çarpıcı bir şekilde gösterir. La Haine’nin üç ana karakteri de küresel olarak ötekileştirilmiş azınlıkların yaşadığı stresi ve öfkeyi temsil eder. Filmdeki diyalog ve kamera kullanımı, bu meseleye duyarlılık katar: Örneğin bir sahnede gazeteciler Hubert, Saïd ve Vinz’le konuşmaya pencere arkasından zorlanırken, Hubert “zoo” ifadesini kullanarak dışarıdan gelenin banliyöye nasıl yabancı kaldığını gösterir. Böylece film, göçmen kökenli gençlerin yalnızca polis tarafından değil, aynı zamanda medya ve toplumsal kurumlar tarafından nasıl yabancılaştırıldığınıda ima eder.
Nefret nefreti doğurur
Devlet (polis), banliyö gençlerine düşman hukuku uyguladığında, gençler de devlete düşman hukuku ile karşılık verir. Bu bir sarmaldır. Filmde polisin "iyi" ve "kötü" olarak ayrılması (örneğin Samir karakteri ile çatıdaki ırkçı polislerin farkı), sorunun bireysel polislerde değil, kurumsal yapıda olduğunu vurgular. Suça sürüklenme, bu nefret döngüsünün doğal bir çıktısıdır. Eğitim sistemi tarafından dışlanan, iş piyasasında soyadı veya adresi yüzünden elenen, medyada sadece "sorun" olarak gösterilen göçmen genç, kendi alternatif ekonomisini (uyuşturucu, hırsızlık) ve kendi adalet sistemini (şiddet) kurar. Hubert gibi aklı başında, sporla (boks) yırtmaya çalışan biri bile, spor salonunun yakılmasıyla umutsuzluğa düşer. Umudun bittiği yerde, suç başlar. Vinz, doğuştan katil değildir. Ancak yaşadığı çevre, ona saygı görmenin tek yolunun "korkulmak" olduğunu öğretmiştir. Film bize şunu sorar: Suça bulaşmak bir sebep mi, yoksa bir sonuç mu?
Filmin merkezindeki en önemli metafor, Vinz’in bulduğu polis tabancasıdır. Gettolarda yaşayan, işsiz, geleceksiz ve sürekli baskı altındaki bir genç için "güç" kavramı çok uzaktır. Ancak belindeki silah, Vinz’e bir güç bahşeder. Vinz, doğuştan katil değildir. Ancak yaşadığı çevre, ona saygı görmenin tek yolunun "korkulmak" olduğunu öğretmiştir. Polisi vurma hayali, bir adalet arayışının çarpıklaşmış hâlidir. Silah, Vinz’in sistemle eşitlendiğini hissettiği tek andır. Yasal yollardan elde edilemeyen saygınlık, yasadışı yollardan zorla alınır.
Mathieu Kassovitz, La Haine’in görsel anlatımı için siyah-beyaz çekimi kullanmıştır. Yönetmenin siyah-beyaza geçmesi, basit bir estetik tercihten öte bir işlev görür: Renklerin olmaması, gerçekçilik katmanın yanı sıra, banliyödeki “canlı” ama kaotik görüntüleri soyutlaştırarak alt katmanlardaki duygusal gerilimi ön plana çıkarır. Siyah ve beyaz renkleri konunun gerçekliğini hissettirirken sanatsallığı ve ötekilik hissini pekiştirir. Bu insanların toplumun ve hayatın gri alanlarına itildiğini bize hatırlatır. Banliyönün görünürde düz, gri beton blokları bile öznelerin psikolojik hapishanesine işaret eder. Ayrıca siyah-beyaz, filmin açılışında kullanılan gerçek protesto görüntüleriyle bütünlük sağlar ve sinemayı belgeyle aynı eksene sokar. Film 24 saatlik tek bir gün içinde geçer ve olaylar gerçek zamanlı bir gerilimle ilerler. Zamanın daralmışlığı, arada sık sık görünen tik-tok saati motifleriyle duygusal süreklilik sağlar ve final öncesi heyecanı tırmandırır. Filmin ilk yarısı banliyöde, ikinci yarısı merkez Paris’te geçer. Bir yandan doğal olarak banliyö halkının özgürlüğe nasıl sahip olduğu hissini (uzatılmış planlar, geniş lens), diğer yandan şehirde sıkışmışlık duygusunu (daralan lensler, sıkışık kadrajlar) yansıtır. Kapalı plan yakın çekimler karakterlerin çaresiz yüz ifadelerini yoğunlaştırır; filmin büyük bölümünde Vinz, Hubert ve Saïd’in yüzünde ışığın sert gölgeleri, öfke ve umutsuzluğun çizgileri gibi görülür. La Haine’daki sinematografi seçimleri, etrafı saran kısıtlamayı ve politik yükü hem açık hem örtük biçimde vurgular. Siyah-beyaz renk paleti ve sürekli takip/mekânsal geçişler, üç gencin dışlanmış dünyasının hem statik hem dinamik yönlerini gözler önüne serer. Bu anlatı tekniği, ötekileştirme ve şiddet temalarını görsellikle paralel kılarak filmin sosyal mesajını güçlendirir.
La Haine çıktığı dönemde “sosyal bir bomba” etkisi yaratmıştı; bugün ise hâlen göç, ötekileştirme ve polis şiddeti hakkında düşündürmeye devam etmektedir. Nitekim Vincent Cassel’in canlandırdığı Vinz’in öldüğü o son kare, hâlâ günümüzün küresel hadiselerine yankı yapmaktadır. Vinz, silahını Hubert’e verip şiddetten vazgeçtiği anda, sistem (polis) tarafından kazara da olsa öldürülür. Hubert, yani en barışçıl olan, silahı polise doğrultmak zorunda kalır. Ekran kararır ve bir silah sesi duyulur. Kimin öldüğü önemli değildir. Ölen Hubert de olsa, polis de olsa, bu toplumsal sözleşmenin ölümüdür.
La Haine, göçmenliğin ve ötekileştirmenin suçla ilişkisini romantize etmeden ama suçlayıcı bir parmak da sallamadan anlatır. Bize suçlunun sadece tetiği çeken el olmadığını; o eli tutan genci eğitmeyen okulun, işe almayan patronun, o mahalleyi şehirden izole eden mimarın ve "Buraya kadar her şey yolunda" diyerek sorunu görmezden gelen toplumun da suç ortağı olduğunu haykırır.