Kaleme ve yazdıklarına ant olsun!
Haberin Eklenme Tarihi: 25.02.2025 13:21:00 - Güncelleme Tarihi: 25.02.2025 16:09:00Hayıflanıyorum, ebced bilgim pek kıt. Tarih düşüremiyorum mesela. Bir beyit yazabilirim vezinle, yazabilirim ama bugün tarih düşürme işini bilmediğim için cidden hayıflandım. 24 Şubat 2025 Pazartesi itibariyle bu cihandan bir yıldız daha kaydı. Not düşelim, tarih düşüremiyorsak da. Reis-ul Hattâtin Hasan Çelebi darulbekâya irtihal etti. Kimileri için vaka-i adiyeden duyulsa da ateş düştüğü yeri yakıyor.
1985 yılıydı ilk tanıdığım zaman Hasan Hoca’yı. Çocuktum, babamın yakın arkadaşı, hatta dostuydu ve ben de babamın dizinin dibinde her konuşulana kulak misafiri olmaktan derin haz aldığım için onların diplerinden ayrılmıyordum. Hasan amcaydı benim için. Deselerdi ki hattır hattattır, o ne ki derdim. Yazmayı henüz 3-4 yaşlarında öğrenmiştim babamın notlarından. Notları, dolma kalem ile alınmıştı. Yeşil çizgili bir Pelikan ve içinde mavi bir mürekkep. Mavi mürekkep, babamın gömlek cebinin dibinden eksik olmayan lekenin de rengiydi. Yazısını taklit ederdim babamın, imzasını, rakamlarını. Kalemini hiç vermezdi vermemesine de o bende kaleme ve yazıya şevki yaratıyormuş demek ki.
Bir gün babam elime bir emanet tutuşturdu. Evimizin hemen üst sokağında yer alan bir yeri tarif etti ve bir koşu teslim etmemi istedi. Dik yokuşu tırmandım hayıflanarak. Demir parmaklıkları yarıya kadar açık olan bakkala benzer bir dükkâna girdim. İçerisi hayatımda daha önce hiç şahit olmadığım ambiyansla, hiç görmediğim şeylerle doluydu. Hasan amcaya teslim ettim elimdeki emaneti. Nasıl ilgili gözlerle, ayran budalası hâlimle etrafı gözlemişim ki bana “Sen de yazmak ister misin?” diye sordu. Afalladım. Zaten taklit yeteneğim ganiydi ve ilk defa gördüğüm şekillerin cezbesine kapılmıştım. İstediğimi dile getirdim ama bunlar ne ki diye de sormaktan edemedim. Arap alfabesiyle ilk karşılaştığım yer orasıydı. Sehpa gibi, masa gibi bir yerde duran kutu içinden bir kalem almamı söyledi. Kalem mi? Ne kalemi? Çocuk diliyle kalemler nerde dedim ve gülümsedi. Elime bir kamış tutuşturdu, kalem oymuş. Peh! E hani yeşil çizgileri, hani mavi mürekkep?
O gün yarım saate yakın o dükkândan, sonradan atölye olduğunu öğrensem de çıkamadım. Babam da telaş etmiş. Geldiğim gibi eve, orada gördüklerimi kurşun kalemle çizmeye çalıştım. İşte ilk vurgunu orada yedirdi Hasan amcam, ki sonra Hasan Hocam oldu. Şükürler olsun ki yıllarca dizinin dibinde talebesi olarak ders aldım o dükkânda. Aradan 40 yıl geçti. Ne icazeti, ne dersi, ne hattı? Hasan Hocamın öğrettiği değil; emsal olduğu, nakşettiği, yazdığı tevazu tekamül terbiye kelimelerinin bırakın çizgisini, noktası dahi olamam. Kendisi anlatırdı müteaddit kerelerde; Sultan Abdülhamid Han’ın Reis-ül Hattâtin unvanını verdiği Kamil Akdik, 93 yaşında göçerken şöyle diyordu: “Öldüğüme değil, hat sanatını öğrenemediğime üzülüyorum.” Bu zaviyeden bakınca aklımda Yunus Emre’nin o mısraı canlanıyor: “Sen elif dersin hoca / Mânâsı ne demektir.”
Ruhta iz bırakan kalemin sanatı
Hat sanatıyla yollarım ayrıldı. Başka bir sevdanın peşine düştüm, umarsız bir sevda belki. Ruhumda ve gönlümde mıh gibi sağlam bir sanat icrasında bulunmak üzereydi ama kafamda bir türlü oturtamadığım şeyler vardı. Felsefesi yerli yerinde, kabası bitmiş fakat ince inşaatı muğlaktı benim için. Hüsn-ü hat dairesinde yapmıyordum tablolarımı, bunu biliyordum. Zira felsefi olarak iki kutup gibiydik. Cesaret edip de hocama açılamadım bir zaman, Çamlıca Camii’nde bir cuma namazı sonrası hocamla bir aradaydık yine. Elini dizini öpüp yamacına yerleştim. İçimde derin bir hicap, sanki sevgiliye ayrılık haberini veriyormuşum gibi. Utanarak destur aldım ve bazı tablolarımın tablet üzerinden fotoğrafını gösterdim. Baktı, baktı, baktı. Büyüt dedi, fırça izlerine gözleri takıldı, kâğıdını ve mürekkeplerini sordu. Ardında yatan manayı ve felsefesini öğrenmek istedi. Kurul önündeki talebe gibi canhıraş ama bir o kadar da usturuplu izah etmeye çalıştım. O sessizlik esnasında etraftakilerin de dikkatleri celb olundu. Olumsuz fikir beyan edenler çıktı. O an hiç umurumda değildi, güneş varken aya kim baka? Uzun mülahazalardan sonra icra etmeye çalıştığım sanatın hüsn-ü hat olmadığını fakat başka bir sanatı ortaya çıkardığımı buyurdu. Profesyonel hayatımda hiçbir zaman böylesi bir şekilde onaylandığımı hissetmiyorum. O gün bugün, elime fırça aldığımda hem Hasan amcamın berbat bir mukallidiyim hem müzmin talebesi hem de hüsn-ü hattan ayrılıp kendi yolunu çizmiş bir yazı işçisi, sanat yolcusuyum.
24 Şubat 2025. Bugün sanat kubbemin payandası çöktü. Bu ömür bir serüven. Ne aldıysam ondan, heybemde. Toplaya toplaya ve serpe serpe bitireceğiz bu hayat yolculuğunu. Onun hâliyle halleninceye dek, kubbelerde kalem izim olmayacaksa da bir sedam kalsın isterim, çok mu? Merkadlerinin pürnûr, derecâtlarının âlî olmasını niyaz ederim, Reis-ul Hattâtin Hasan Çelebi merhumun.