Çanakkale Destanı’nın doğuşu

Haberin Eklenme Tarihi: 16.03.2026 15:58:00 - Güncelleme Tarihi: 16.03.2026 16:01:00

Bugün 18 Mart… Muhteşem Çanakkale Zaferi’nin 71’inci yıl dönümü. İngiliz-Fransız müttefik donanmasının “yenişmez armada” heybetiyle giriştiği korkunç taarruz, bir sürpriz değildir. Boğaz’ın dışı çoktan beri bir tersaneye dönüş, deniz ve hava keşifleri yeterince tekrarlanmış, kara ve deniz denemeleri tamamlanmıştır. Beklenen taarruzdan birkaç gün önce Enver Paşa, o zaman İstanbul’daki Amerikan sefiri ve “görevi” değil, fakat “cibilliyeti” icabı “Türk düşmanı” Henry Morgenthau’yu yanına alarak Boğaz’ı görüp incelemeye götürür. Bir gözetleme yerinde, kumandan Ferik Cevat (Çobanlı) Paşa, Morgenthau’ya açıklarda devriye görevi yapan iri bir zırhlıyı gösterir: “İşte bu da Agamemnon! Ateş açalım mı dersin?”

“Tabii” der Henry Morgenthau… “Iskalamak şartıyla ateş edin…” İlle de espri yapacak ya!... “Iskalamak şartıyla…” Aman ziyan olmasın, çünkü o gemi de lazım. Yarın öbür gün, taarruz edecekler, Boğaz’ı yarım geçecekler, İstanbul avuçlarına düşüverecek, harp bitecek…

Morgenthau’nun Çanakkale dönüşünün ikinci günü, işte bu meşhur 18 Mart, saat 11.00’den 17.45’e kadar düşman, 18 büyük zırhlı ve sayısız harp gemileriyle 150 Boğaz topuna karşı 506 top kullanarak saldırır. Fakat “Yenilmez armada” perişan olur. Bu sefer, 25 Nisan’da büyük çıkarmalar başlar. Tam 8 ay 14 gün süren ve yaralı, şehit 200 bine yalın Türk evladına mal olan kara muharebelerinden sonra, düşman kesin mağlubiyeti kabul ile 8-9 Ocak 1916 gecesi, Gelibolu yarımadasından sağ kalan son neferini de çekip gider. “Hiç beklenmeyen” olmuş, “mucize üstüne mucize” gerçekleştirilmiştir. Ama ne pahasına!...

O günler, en büyük şairimiz Mehmet Âkif, Teşkilat-ı Mahsusa Başkanı Kuşçubaşı Eşref’in de dâhil bulunduğu bir nasihat heyeti başında Arabistan’dadır. Mediye’ye trenle, oradan 18 günde ve deve üstünde korkunç sıcaklar içinde Orta Arabistan’da Hâil’e, İbnürreşid’de gitmişler, İbnüssuud’un yakınlarıyla görüşmüşler, Medine kuzeyinde Hicaz hattı üzerinde Kal’a-t-ül-Muazzam istasyonuna dönmüşlerdir.

Çölde ıssız, yoksul, âdeta metruk bir küçücük bina… Kuşcubaşı, istasyon telgrafıyla İstanbul’da Enver Paşa’yı bulur. Hâl hatır sorulduktan sonra, Enver Paşa düşmanın Çanakkale’yi tamamen boşaltıp mağluben gittiği müjdesini Kuşçubaşı’ya verir… Çanakkale’de askerin kahramanlık destanı son bulmuştur. Şimdi Âkif’in “Çanakkale Destanı” başlar…

Feridun Kandemir şöyle anlatıyor: “Eşref Bey, müjdeyi bizzat Enver Paşa’dan aldığını söyleyince, koca şair bütün bütün kendinden geçti. Bir müddet, öyle sessiz sedasız, bir rüya görür gibi dalgın durduktan sonra ani bir canlanışla yerinden kalkarak ağlaya ağlaya Eşref Bey’in boynuna sarıldı. Âkif’in bu hâli bütün gün sürdü. Sevincinden sanki dili tutulmuştu. O gece hiç uyumadı. Mutlaka Çanakkale Destanı’nı yazmak istiyordu: “Allah’ım bana bu aciz kuluna, bu destanı yazdırmayı bahşet… Bu ulvî vazifeyi nasip et, sonra canımı al Yarabbi! Vana bu lütfu çok görme!” Ve duasını hıçkırıklarla kesiliyordu. Sabahı böyle buldular… Vecd içindeydi.”

Devam ediyor: “Çok az konuşan şair, şimdi bir çağlayan hâlinde fakat benimle değil, kendisiyle konuşuyordu… Âkif, çölde o ıssız, susuz kum deryasının bir köşesinde âdeta hıçkıra hıçkıra Çanakkale Destanı’nı işte böyle yazmıştır.”

Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı, değer

Lütfen şimdi açıp bir daha okuyunuz! O mısraları ürpermeden geçebilir misiniz?

Her şey, işte o Mehmetçiğin yüzü suyu hürmetine!...