Yemen merkezli BAE-Suudi Arabistan rekabeti

Haberin Eklenme Tarihi: 3.01.2026 16:37:00 - Güncelleme Tarihi: 3.01.2026 16:42:00

Birleşik Arap Emirlikler (BAE) destekli Güney Geçiş Konsey’inin (GGK) Hadramevt ve Mehra’yı ele geçirmesiyle tırmanan süreç, Yemen’in talebi doğrultusunda Suudi Arabistan’ın BAE’ye Yemen topraklarından BAE askerlerini 24 saat içinde çekme ve hiçbir tarafa askerî ya da mali destek vermeme çağrısıyla yeni bir boyut kazandı. Suudi Arabistan’ın BAE’ye yaptığı bu çağrı ve düzenlediği hava saldırıları sahada askerî düzenlemenin ötesinde iki ülkenin Körfez’de derinleşen rekabetine işaret ediyor. Aynı zamanda bu durum, 2011 Arap ayaklanmaları sonrası Ali Abdullah Salih’in görevden alınmasıyla Yemen’de oluşan güç boşluğunun, Husiler başta olmak üzere merkezî yönetime meydan okuyan silahlı gruplar ile doldurulmasını ve İran’ın sahaya Husiler aracılığıyla müdahil olmasını tehdit olarak görerek ortak hareket eden Suudi Arabistan ile BAE’nin Yemen’de farklı stratejiler benimsemesinin yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Zira Suudi Arabistan açısından Yemen; sınır bölgesinde kaçakçılık, düzensiz göç gibi sorunların yanı sıra Husilerin balistik füze ve İHA kapasitesini geliştirmesi nedeniyle ulusal güvenliğin korunmasıyla doğrudan ilgilidir. Bu bağlamda Riyad; sınır tehdidini kalıcı hâle getireceği, devlet dışı silahlı aktörleri güçlendireceği, İran gibi dış aktörlere nüfuz alanı sağlayacağı için zayıf ve bölünmüş bir Yemen’dense, kontrol edilebilir ve tek merkezden yönetilen bir Yemen’i tercih eder.

Suudi Arabistan’la kıyaslandığında BAE için ise Yemen, deniz ticareti politikasının kritik halkasıdır. Güney Yemen, Aden Körfezi’ne açılan konumuyla Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan; Süveyş-Babülmendep hattının güvenliğinde öne çıkan; Afrika Boynuzu ile Arap Yarımadası arasında köprü işlevi gören küresel deniz ticaretinin kilit noktalarından biridir. BAE açısından bu bölgeyi kontrol etmek hem Yemen hem de küresel deniz ticareti üzerinde söz sahibi olabilme anlamına geliyor. Bu nedenle Abu Dabi, Riyad’ın aksine kendisiyle uyumlu hareket eden yerel aktörler aracılığıyla saha üzerinde kontrolü elde etmesini kolaylaştıracak olan bölünmüş bir Yemen’i tercih ediyor.

Bu ayrımda iki ülkenin Yemen yaklaşımında temel fark netleşiyor. Bir başka deyişle Yemen, Suudi Arabistan için güvenliğini doğrudan ilgilendiren savunma hattı iken; BAE için deniz gücünü tamamlayan jeoekonomik kaldıraçtır. Aynı zamanda Suudi Arabistan için Yemen’de istikrar; BAE için kontrol edilebilir kaos daha işlevseldir. Dolayısıyla Yemen’de Husilere karşı savaşın yanı sıra, müttefiklerin birbirine karşı mücadelesi de söz konusu.

Limanlar, vekiller ve nüfuz: Riyad ile Abu Dabi’nin Afrika açılımı

Suudi Arabistan ile BAE arasında örtük rekabet olarak tanımlanabilecek bu mücadele Yemen ile sınırlı değildir. Benzer şekilde Sudan’da da iki ülke farklı tarafları desteklemektedir. Riyad, Sudan’da yaşanan krizin Yemen’de istikrarsızlığı arttırmasından endişe duymakta ve Kızıldeniz’de güvenliğin merkezî otoritelerin korunmasından geçtiğine inanarak Sudan ordusuna yakın bir duruş sergiliyor. Abu Dabi ise altın ticareti ve lojistik hatlar üzerinde etkin olan Hızlı Destek Kuvvetleri’ni destekleyerek kontrol edilebilir aktörler üzerinden nüfuzunu arttırmak istiyor.

Daha geniş bir açıdan bakıldığında söz konusu rekabetin Kızıldeniz-Babülmendep-Aden Körfezi hattında öne çıkan Afrika Boynuzu’na sirayet ettiğine dikkat çekmek gerekiyor. Suudi Arabistan’ın bölgeye ilgisi istikrarın korunması ve Kızıldeniz’in güvenliğiyle sınırlıyken; BAE’nin Eritre-Assab Limanı’nda askerî üs ve lojistik merkez girişimi, Somaliland-Berbera Limanı’nda DP World yatırımı, Etiyopya’da liman ve ticaret bağlantıları gibi girişimleri göz önünde bulundurulduğunda Kızıldeniz’i limanlar üzerinden çevreleyen bir güç modeli inşa etmek istediği anlaşılıyor.

Her ne kadar Suudi Arabistan-BAE rekabeti Yemen’de görünür hâle gelse de yukarıda bahsedilenler doğrultusunda ortaya çıkan büyük resim, esas meselenin Kızıldeniz ve Babülmendep hattının geleceğinde söz sahibi olma mücadelesinin olduğuna işaret ediyor. Avrupa-Asya ticaretinin ana koridoru olan bu hattı kontrol eden aktör Avrupa-Asya ticaretini, enerji arzı ve deniz yolları güvenliğini etkileme potansiyeli kazanır. Bu nedenle burada elde edilen nüfuz hem bölgesel hem de küresel güç dengelerini doğrudan etkiler. Dolayısıyla BAE’nin bu hat üzerinde artan etkisi Kızıldeniz’i kendi hinterlandı olarak gören Riyad için Kızıldeniz’de kontrolü kaybetme, Afrika’ya açılan kapının BAE’nin kontrolüne geçmesi, Yemen’in bölünmesinde cesaretin artması gibi bölgesel liderlik iddiasını zayıflatacak önemli bir tehdit anlamına geliyor.

Nitekim Suudi Arabistan’ın askerî gücünün siyasi sonuç üretme kapasitesinde zayıfladığı, BAE destekli GGK’nin iki yıllık bir geçiş süreci ilan etmesinden anlaşılıyor. Zira GGK’nin askerî mücadeleyi siyasi zemine taşıyacak bir irade benimsediğini gösteren bu hamle, Suudi Arabistan’ın son dönemde gerçekleştirdiği hava saldırılarının ve BAE’ye geri çekil çağrısının siyasi hedefler açısından karşılık bulmadığını gösteriyor. Bu doğrultuda Riyad’ın talebi üzerine BAE’nin Yemen’den tüm askerî varlığını çektiğini açıklamasını GGK’nin hamlesiyle birlikte değerlendirmek gerekiyor. Zamanlama tesadüf değil; muhtemelen BAE, GGK sahada yeterli kapasiteye ulaştığı için Yemen’den askerî olarak çekildiğini açıkladı. Ama stratejik olarak GGK üzerinden BAE, Yemen’de kalıcı hâle geldi. Böylece Suudi Arabistan’ın BAE’yi sorunlu aktör olarak hedef gösterme planı karşılıksız kaldı; GGK’nin Riyad’ın muhatabı olarak görünürlüğü arttı.

Mevcut gelişmeler ışığında Suudi Arabistan-BAE rekabetinin Körfez’de rekabetçi bir düzene yol açtığı; Yemen özelinde ise İran destekli Husiler, BAE destekli GGK ve etkisi sınırlı kalan merkezî hükûmet üçgeninde fiilen bölünme, zamana yayılmış parçalanma ve yeni bir iç savaş riskini arttırdığı anlaşılıyor. Bölgede yeni bir savaşı tetikleyecek olan bu gelişmenin tırmanmasını engelleyecek başat aktör bölgesel kapasitesi yeni bir savaşı önlemeye yeterli olan ABD’dir. Ancak sınırlı rekabetin ABD’ye bağımlılığı arttıracağı yaklaşımını, deniz ticareti ve İsrail’in güvenliği doğrudan tehdit altına girmediği ya da İran’ın lehine güç kayması olmadığı sürece devam ettireceği anlaşılıyor.

İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde BAE ile ilişkileri derinleşen İsrail açısından bu tablo yani BAE’nin özelde Yemen’de, genelde Kızıldeniz ve Babülmendep hattında stratejik kazanımlar elde etmesi, Körfez mimarisinde kısa vadede dolaylı ama etkili bir konum elde etmesini kolaylaştıracak bir gelişmedir. İran açısından ise gelişmeler mutlak bir kazanım olarak görülmese de Körfez’in İran’a karşı kolektif caydırıcılık kapasitesini zayıflatması nedeniyle sınırlı bir manevra alanı sağlar. Kısaca Yemen merkezli Suudi Arabistan-BAE rekabeti kontrol edilebilir olduğu sürece ABD, İsrail ve İran için stratejik kazanımlar sağlamaktadır. Ancak mevcut dengenin kontrolden çıkması durumunda tüm aktörlere kaçınılmaz maliyetleri olacağı aşikâr.