Ya öyle olsaydı: 9 Mart Cuntası ve Baas tipi Türkiye
Haberin Eklenme Tarihi: 25.05.2026 14:04:00 - Güncelleme Tarihi: 25.05.2026 14:06:009 Mart 1971, Türkiye’nin "modernleşme" hikâyesindeki en keskin yol ayrımlarından biridir. Bir yanda parlamenter sistemi "ara rejimle" terbiye etmek isteyen 12 Mart Muhtıracıları, diğer yanda parlamentoyu tamamen lağvedip tepeden inme bir devrimle Türkiye’yi "sosyalist-milliyetçi" bir rotaya sokmak isteyen 9 Martçılar vardı. Tarih, 12 Mart’ın gri koridorlarını seçti. Ancak 9 Mart başarılı olsaydı, bir hükümetten ziyade Türkiye’nin Batı medeniyetiyle kurduğu yüzyıllık bağ da yerle bir olacaktı.
9 Mart 1971 sabahı, Ankara semalarında uçan jetler ihtarı değil de ihtilalin gürültüsünü taşıyor olsaydı; radyolarda duyulan ses Memduh Tağmaç’ın değil, "Millî Demokratik Devrim" konseyinin sesi olurdu. Doğan Avcıoğlu’nun kaleminden çıkan o keskin manifestolar, meclisin kapısına vurulan mühürlerle somutlaşırdı. O sabah uyandığımızda, karşımızda bir "Batı demokrasisi" değil, Orta Doğu’daki Baas rejimlerine benzer, asker-aydın ittifakına dayalı bir "Devrim Konseyi" bulurduk.
"Millî Demokratik Devrim" ve sivil siyasetin tasfiyesi
9 Martçıların temel tezi, Türkiye’nin "cici demokrasi" ile kalkınamayacağıydı. Onlara göre Meclis, toprak ağalarının, komprador burjuvazinin ve emperyalizmin işbirlikçilerinin kalesiydi. Darbe başarılı olduğu anda, ilk iş olarak Süleyman Demirel’den Bülent Ecevit’e kadar tüm siyasi yelpaze "karşı devrimci" ilan edilerek tasfiye edilirdi. 12 Mart’ın "ara rejimi" gibi seçimleri hedefleyen bir yapı yerine, ucu açık, partiler üstü ve kitleleri "Halk Evleri" benzeri yapılarla mobilize eden bir tek parti diktatörlüğü kurulurdu. Bu yapı, Sovyetler Birliği’ndeki politbüroya değil, daha çok Cemal Abdünnasır’ın Mısır’ına veya Suriye’deki Baas partisinin erken dönemine benzerdi. Seçimlerin yerini "Millî Şuralar", tartışmanın yerini ise "Devrimci Disiplin" alırdı.
Bu senaryonun en çarpıcı sonucu dış politikada yaşanırdı. 9 Mart cuntası, özünde anti-emperyalist ve anti-Amerikan bir damara sahipti. Darbenin ilk yılında Türkiye, NATO’nun askerî kanadından çekildiğini açıklar, İncirlik dahil tüm Amerikan üslerini tek taraflı olarak kapatırdı. Bu radikal kopuş, Türkiye’yi kaçınılmaz olarak Sovyetler Birliği’nin stratejik yörüngesine iterdi. Moskova, güney sınırında "müttefik bir devrimci kale" bulmanın coşkusuyla devasa bir kredi ve teknoloji transferi başlatırdı. 1970’lerin Türkiye’si; boğazlarında Sovyet donanmasının bayrak salladığı, sanayisini Ural Dağları’ndan gelen uzmanlarla kuran ve Batı dünyası tarafından "kaybedilmiş bir müttefik" olarak görülen izole bir kale hâline gelirdi. Bu, Avrupa Birliği (o zamanki AET) rüyasının daha doğmadan gömülmesi demekti.
İktisadi dönüşüm ve ağır sanayi fetişizmi
9 Mart’ın mimarı Doğan Avcıoğlu’na göre Türkiye, ancak devlet eliyle ve ağır sanayi hamlesiyle bağımsız olabilirdi. Başarılı bir darbe sonrası özel sektörün büyük bir kısmı "kamulaştırma" fırtınasına tutulurdu.
- Bankaların ve büyük sanayinin millîleştirilmesi: Koç, Sabancı gibi yükselen burjuvazi "halkın malını sömüren odaklar" olarak ilan edilir, fabrikalar ve bankalar devlet denetimine geçerdi.
- İçe kapalı ekonomi: İthalat tamamen durdurulur, halka "yerli malı" tüketimi ideolojik bir zorunluluk olarak dayatılırdı. 1970’lerin sonunda Doğu Bloku ülkelerinde gördüğümüz o meşhur kuyruklar, Türkiye’nin de günlük rutini hâline gelirdi; ancak bu kuyruklar "devrimci sabır" ile kutsanırdı.
- Sovyet desteğiyle kalkınma: İskenderun Demir Çelik veya Seydişehir Alüminyum gibi tesislerin yanına onlarca yenisi eklenirdi, fakat bu tesisler verimlilikten ziyade istihdam ve propaganda odaklı devasa hantal yapılara dönüşürdü.
Siyasal İslam’ın radikalleşmesi ve “yeraltı” refleksi
9 Mart darbesinin en ironik ve trajik sonucu, bugün bile hissettiğimiz toplumsal fay hatlarını "nükleer" bir seviyeye taşıması olurdu. Devletin "sol-askerî" bir kimliğe bürünmesi, Anadolu’nun muhafazakâr ve dindar kitlelerini tarihin en büyük varlık yokluk savaşına iterdi. Normal şartlarda sistem içinde (MSP gibi partilerle) eriyebilecek olan Siyasal İslam, 9 Mart rejimi altında "yeraltına" inerdi. Devletin laikliği "sert bir dinsizlik" veya "devlet kontrolünde bir din" şeklinde dayatması, muhafazakâr kitlelerde "cihat" düşüncesini radikalleştirirdi. 1970’lerin Türkiye’si; bir yanda devrimci muhafızların, diğer yanda ise İran devrimine benzer bir hınçla dolan ve yeraltında örgütlenen muhafazakâr bir direnişin çatışma alanı olurdu. Bu, 28 Şubat sürecinin çok daha erken ve çok daha kanlı bir versiyonunun yaşanması demekti.
9 Mart Türkiyesi’nde sanat ve kültür, "toplumcu gerçekçilik" kalıbına dökülürdü. Köy enstitüleri ruhuyla harmanlanmış ama otoriter bir eğitim sistemi, her türlü "liberal" veya "kozmopolit" düşünceyi kökünden kazırdı. Batı müziği, Hollywood sineması ve Avrupa edebiyatı "emperyalist kültür yozlaşması" olarak yasaklanır veya kısıtlanırdı. Zeki Müren’in parıltılı kostümleri yerini gri işçi tulumlarına, çok sesli pop müzik yerini marşlara bırakırdı. Bu, toplumun estetik algısında büyük bir çoraklaşma yaratırken, entelektüel hayatın sadece rejimin izin verdiği sınırlar içinde dönüp durmasına neden olurdu. Türkiye, modern dünyanın estetik devrimlerinden kopuk, kendi içine hapsolmuş bir "kültür gettosu" hâline gelirdi.
Cunta içi infazlar ve kendi evlatlarını yemek
9 Mart hareketi homojen bir yapı değildi. İçinde Madanoğlu gibi eski tüfekler, Avcıoğlu gibi teorisyenler ve Sarp Kuray gibi daha radikal gençler vardı. İktidarın ele geçirilmesinden kısa süre sonra, bu klikler arasında "devrimin gerçek sahibi kim?" kavgası başlardı.
Stalinist bir tasfiye süreciyle, darbenin liderleri birbirini "revizyonist" veya "karşı devrimci" ilan ederek etkisiz hâle getirirdi. Ankara sokakları, tank seslerinden sonra bu kez cunta içi infazların sessizliğine gömülürdü. Ordu, kışlasından tamamen kopup bir "siyasi polis" teşkilatına dönüştüğü için, her rütbe değişimi bir darbe potansiyeli taşırdı.
9 Mart 1971 başarılı olsaydı; bugün belki IMF borçları olmayan, devasa fabrikalara sahip, NATO’ya kafa tutan bir Türkiye’miz olurdu. Ancak o Türkiye’de; pasaportu dünyada hiçbir kapıyı açmayan, sabahları zorunlu marşlarla uyanan, düşüncesini fısıldayarak söyleyen ve belki de içine hapsolduğu otoriter karanlığı yırtmak için bir iç savaşın eşiğine gelmiş bir toplum yaşardı.
9 Mart’ın başarısızlığı, Türkiye’nin "Batı tipi demokrasi" treninde, ne kadar aksak ve eksik de olsa, kalmasını sağlamıştır. Bu senaryo bize gösteriyor ki; bir toplumu namlu ucuyla "kalkındırmaya" çalışmak, o toplumun ruhunu bir kışlaya hapsetmektir. Doğan Avcıoğlu’nun o entelektüel ve romantik devrimi, uygulamada muhtemelen bir "Anadolu Orta Doğululuğu"ndan öteye gidemeyecekti.