Ukrayna Savaşı ve İran krizi: Aynı jeopolitiğin iki cephesi

Haberin Eklenme Tarihi: 13.03.2026 12:48:00 - Güncelleme Tarihi: 13.03.2026 12:52:00

Orta Doğu’da hızla tırmanan İran krizi, yalnızca bölgesel bir savaşın ötesinde, küresel güç dengelerini yeniden şekillendiren bir gelişmeye dönüşüyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yoğun hava saldırılarıyla başlayan ve İran’ın geri adım atmayarak verdiği askerî cevapla tırmanan gerilim, kısa sürede enerji piyasalarından diplomatik dengelere kadar geniş bir alanda etkiler üretmeye devam etmekte. 28 Şubat’tan bu yana süren operasyonlarda binlerce hedefin vurulduğu ve sadece İran’da değil Lübnan gibi diğer ülkelerde de, çok sayıda sivilin hayatını kaybettiği, bağımsız Birleşmiş Milletler kaynaklarınca da tasdik ediliyor.

Öte yandan, Orta Doğu ve İran coğrafyasındaki bu gelişmeler, dört yıldan uzun süredir devam eden, Avrasya’nın diğer bir kritik meselesi konumundaki, Rusya-Ukrayna savaşı çerçevesinde farklı aktörler tarafından farklı şekilde okunuyor. Moskova için kriz, Batı’nın askeri müdahaleciliğinin kâğıt üstünde yeni bir örneği olarak görülürken; her Orta Doğu krizinde olduğu gibi, artan enerji ve petrol fiyatlarının pragmatik Rus siyaseti için kendi enerji ihracına pozitif yansıyacak önemli bir gelir kaynağını teşkil ettiği ayrıca akıllarda tutuluyor. Kiev açısından ise İran özelindeki çatışmalar, kendi cephesinde süren savaşa dair “kısmi bir rahatlama” şeklinde algılanabilecekken; Ukrayna’nın, “İran-Rus-Çin” kısaltmasıyla özetlenebilecek “karşı-cepheye” karşı Batı nezdindeki “meşruiyetini” artırmaya hizmet edebilecek, hatta kendi öz-teknolojilerine yatırım çekerek, diplomatik ve askeri dengeleri değiştirebilecek yeni bir fırsat olarak da değerlendiriliyor.

Her halükârda, Orta Doğu, Avrupa, Kafkasya ve hatta uzak Asya ve Latin Amerika’daki olası savaş ve çatışmaların birbirinden bağımsız krizler olarak görüldüğü dönemleri artık çoktan aştığımız akıllarda kalmalıyken, bu nedenle İran krizi, yalnızca Orta Doğu’daki bir güç mücadelesi değil; aynı zamanda Ukrayna Savaşı bağlamında Rusya ve Ukrayna’nın uluslararası sistemde nasıl konumlandığını gösteren yeni bir “jeopolitik laboratuar” işlevi de görmelidir.

Moskova’nın Pragmatik perspektifi: “Batı’nın savaş zinciri” ve artan enerji gelirleri

Rusya’nın İran krizine yaklaşımı büyük ölçüde iki temel stratejik kaygı ve çıkarım üzerinden şekilleniyor: Batı’nın askeri müdahalelerinin küresel ölçekte genişlemesi ve enerji-jeopolitik dengelerin olası fayda hesabıyla yeniden düzenlenmesi.

Nitekim krizin uluslararası diplomasiye nasıl yansıdığını gösteren kayda değer bir gelişme de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Donald Trump arasında yapılan, yaklaşık bir saat gibi uzun bir süre aldığı bildirilen, geçtiğimiz günlerdeki son telefon görüşmesiydi. Görüşmede hem İran’daki savaşın hem de Ukrayna çatışmasının geleceğinin ele alındığı bildirildi. Putin’in görüşmede İran krizinin diplomatik yollarla çözülmesi gerektiğini vurguladığı belirtilirken, iki lider Ukrayna konusunda yürütülen temasları da değerlendirdi. Bu durum Orta Doğu’daki savaşın bir şekilde Ukrayna dosyasıyla bağlantılı şekilde ele alındığı konusunda bizlere yeni ipuçları da vermekte; nitekim 2025 yazında Alaska’da gerçekleşen Putin-Trump stratejik zirvesinden bu yana, küresel ve bölgesel gelişmelerin hangi hızla, ne yöne evrileceği hâlâ önemli bir merak konusu olmayı sürdürüyor.

Rus diplomatik söyleminde ve Rus basınında ise kriz, genellikle Batı’nın müdahaleci politikalarının yeni bir halkası olarak sunulmaya devam ediyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklamalarında özellikle tüm dünyayı üzen İran’daki kız okuluna yapılan acımasız saldırıda olduğu gibi sivil hedeflerin vurulmasına yönelik eleştiriler özellikle dikkat çekiyor. Bu manada, Lavrov’un İsrail ve ABD’yi sivilleri hedef almakla suçlaması, Rusya’nın diplomatik söyleminde uzun süredir kullandığı bir çerçeveyi yeniden üretmekte: Batı’nın askeri operasyonları “uluslararası hukuku ihlal eden saldırganlık”tır; Rusya ise başta Ukrayna olmak üzere yaklaşık 20 yıldır pek çok alanda kullanmaktan çekinmediği askeri operasyonlar ve saldırılarına rağmen, daha çok “dengeleyici bir güç”tür.

İran için de bu söylemin yalnızca ideolojik değil, stratejik bir yönü elbette mevcut: İran, Rusya için birkaç açıdan kritik bir ortak. Öncelikle İran, Rusya’nın Güney Koridoru stratejisinde önemli bir bağlantı noktasıdır. Karadeniz ve Baltık’ta NATO baskısıyla karşı karşıya olan Moskova için, başta Çin gibi tamamlayıcı küresel güçlerle İran üzerinden Hint Okyanusu ve Asya’ya ulaşan ticaret yolları büyük önem taşır. İran’ın zayıflaması ya da rejim değişikliği senaryosu bu stratejik hattın kırılması anlamına gelirken, bir süredir Kafkasya’dan, İbrahim Anlaşmaları’na hatta C5+1 formatlı Orta Asya ortaklığına kadar artan ABD hegemonyası, bu noktada Rus dış politikasının birincil odak noktası olmayı sürdürmektedir.

İkinci olarak enerji piyasaları da Rusya’nın hesaplarında merkezi bir rol oynuyor. İran’a yönelik saldırıların ve kritik Hürmüz Boğazı’ndaki İran hâkimiyetinin, petrol piyasalarında ciddi dalgalanmalar yarattığı ve fiyatların kısa sürede keskin biçimde yükseldiği görülüyor. Bu durum kısa vadede Rusya için gelir artırıcı bir etki yaratmaktadır ki, artan enerji fiyatlarıyla şu anda bile, Rus piyasaları için dış kaynaklı yaklaşık 2 milyar ABD Doları ilave gelirden bahsedilmektedir. Ancak uzun vadede Orta Doğu’da kontrolsüz bir savaş, enerji piyasalarını aşırı oynak hâle getirerek Rus ekonomisi ve yukarıda değindiğimiz klasik Rus stratejik çıkarımları için ciddi risk oluşturabilir.

Üçüncü ve belki de en önemli unsur ise güvenlik paradigmasıdır. Moskova açısından İran’a yönelik askeri müdahale, “rejim değişikliği” stratejilerinin hâlâ uluslararası siyasette aktif olduğunu gösteriyor. Irak, Libya ve son olarak Suriye örneklerinden sonra İran’ın da benzer bir müdahaleye maruz kalması, Rusya gibi etnik ve dini yönden ayrı bir devasa entitenin yönetici elitlerinin, hem iç hem dış politikadaki tarihsel güvenlik algısını doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle Moskova, İran’a açık askerî destek vermekten kaçınsa da diplomatik ve retorik düzeyde sert bir anti-Batı temelli eleştiri çizgisi izliyor. Son zamanlarda istihbari olarak da sahada İran’a bu manada kayda değer bir destek sunmaya başladığı basında sıkça dile getirilen Rusya için, Ukrayna savaşına yoğunlaşılmış bir durumda, hele ki daha aktif ve saldırı kapasitesi her an daha da artabilecek bir Ukrayna gerçeği altında, “yeni bir cephe açmak” şüphesiz en son istenecek sonuç. Yine de bahsedilen nedenlerle, İran gibi önemli bir oyuncunun, Batı lehine tamamen zayıflamasının da, Rusya’nın, hatta Rus-Çin-Kuzey Kore gibi git gide kendi aralarında bloklaşan ülkelerin jeopolitik çıkarlarına topyekün zarar verebileceği akıllarda tutulmakta.

Kiev’in olası stratejisi: Krizden yeni “imkânlar” çıkarmak

Ukrayna açısından ise İran krizi farklı bir anlam taşıyor. Kiev yönetimi için Orta Doğu’daki gerilim, Batı’nın dikkatinin ve askeri kaynaklarının yeniden dağıtılması, farklı bir alana kaydırılması riskini şüphesiz barındırıyor. Ancak Ukrayna yönetimi bu durumu yalnızca bir tehdit olarak değil, aynı zamanda diplomatik bir fırsat olarak da değerlendiriyor görünüyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’nin İran’a karşı ABD öncülüğündeki girişimlere destek teklif ettiği yönündeki açıklamalar bu yaklaşımın ilk işaretlerinden biri. Nitekim, Kiev yönetimi, İran’ın Rusya’ya sağladığı askeri teknolojiler ve özellikle insansız hava araçları nedeniyle uzun süredir Tahran’ı savaşın dolaylı aktörlerinden biri olarak görmekte; bu nedenle İran’a yönelik Batı operasyonlarının Rusya’nın askeri kapasitesini de dolaylı olarak zayıflatabileceği düşünülmekte.

Kiev’in bu tür bir yaklaşımla diğer bazı stratejik hedeflerine de ayrıca dikkat çekmek gerekebilir: İlk olarak, Ukrayna savaşını Batı’nın daha geniş güvenlik gündeminin bir parçası olarak sunmak, bu şekilde hâlihazırda süren Trump-Putin diyalogunun iyiden iyide “stratejik dostluk” seviyesine çıkmasını engellemek Kiev adına önemli bir öncelik. Ukrayna için, İran’ın Rusya ile askeri iş birliği yaptığı vurgusu, Kiev’in “aynı cephedeki tehditler” söylemini güçlendirmesine yardımcı oluyor. Böylece Ukrayna savaşı yalnızca Avrupa güvenliği meselesi değil, daha geniş bir “otoriter blokla” mücadele olarak çerçevelenebiliyor.

İkinci stratejik hedef, Batı’nın askeri desteğinin devamını sağlamak olarak nitelendirilebilir. İran krizi nedeniyle ABD ve Avrupa’nın kaynaklarını Orta Doğu’ya kaydırması ihtimali Kiev’de ciddi bir endişe yaratıyor. Bu nedenle Ukrayna yönetimi Batı’ya kendisini “küresel güvenlik mimarisinin aktif bir parçası” olarak sunmaya çalışıyor. İran füzelerinin hedefindeki başta Körfez ülkelerine, Ukrayna insansız hava araçları kapasitesi gibi askeri ve teknolojik boyutlarda yardım teklifi de bu minvalde okunabilir.

Üçüncü hedef ise tabiatıyla diplomatik görünürlük. Uluslararası krizler genellikle medya ve diplomasi gündemini hızla değiştirir. Ukrayna yönetiminin, İran krizi sırasında aktif açıklamalar yaparak kendi savaşını “görünür” tutmayı amaçlaması, hele ki dünya gündeminin artık günler değil dijital evrenin etkisiyle saatler içerisinde değiştiği bir dönemde, şüphesiz şaşırtıcı değil.

Yine de, ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü operasyonların uzaması, Batı kamuoyunda savaş yorgunluğunu artırmaya devam ediyor; ayrıca Orta Doğu’daki yeni bir büyük çatışma, Ukrayna savaşının uluslararası öncelikler listesindeki yerini ne olursa olsun “aşağı çekmeyi” sürdürebilir. Bu durumda günün sonunu belirleyiciler ise Ukrayna gibi “toprak bütünlüğü” uğruna meşru mücadele veren ülkeler değil, esasen Ukraynalı yetkililerin pek çok açıdan kendilerine ders çıkarmaları gerektiği Filistin’deki benzeri işgaller ve insani dramlar esnasında dahi çok ses çıkaramadığı İsrail, ABD ve hatta Rusya, gibi uluslararası sisteme tek-taraflı önceliklerini dayatan aktörler olabilecektir.

Bir krizin diğerini beslediği yeni dönemde ümitvar kalmak

İran’daki savaşın derinleşmesi, Ukrayna cephesindeki dengeleri de doğrudan etkileyen yeni bir jeopolitik tablo yaratmıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin son açıklamalarında ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını sert biçimde eleştirerek çatışmanın derhâl durdurulması ve diplomatik çözüm yollarına dönülmesi gerektiğini vurgularken, Moskova, Orta Doğu’daki savaşın bölgesel istikrarsızlığı artıracağını ve küresel güvenlik açısından ciddi sonuçlar doğuracağını savunuyor. Öte yandan artan enerji fiyatlarının Rusya’ya kazandırdığı şu an için oldukça “fayda getiren” yeni durumdan bahsetmekten elbette kaçınılıyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ise İran krizinin kendi savaşlarını da dolaylı biçimde etkilediğini açıkça dile getirirken, Orta Doğu’daki gerilimin ABD öncülüğünde yürütülen barış temaslarını geciktirdiği, Rusya üzerindeki ambargo temelli baskıları hafiflettiği ve bu durumda, Ukrayna’nın yeni drone üretim projeleri ve savunma iş birlikleriyle savaş kapasitesini artırmaya çalıştığı yönündeki mesajlarını doğrudan ve dolaylı surette iletmeye devam ediyor.

Sonuç olarak İran krizi ve Ukrayna Savaşı, aslında aynı küresel güç mücadelesinin iki farklı cephesi olarak görülmelidir. İran krizi bu nedenle yalnızca yeni bir savaşın başlangıcı değil, aynı zamanda Ukrayna savaşının da nasıl şekilleneceğini belirleyebilecek bir jeopolitik dönemeç olabilir. Eğer çatışma uzar ve genişlerse, dünya siyaseti iki büyük savaşın birbirini etkilediği yeni bir döneme girebilir. Ve belki de bu durum, Çin’den Kuzey Kore’ye hatta ülkemize kadar farklı aktörlerin de süreçte doğrudan dahiliyle, Soğuk Savaş sonrası dönemin en karmaşık küresel güvenlik denklemine işaret edebilir. Tam da bu esnada, sadece Ukrayna’daki yıkım için değil, Filistin’deki soykırımdan, İran’a, dünyadaki pek çok tek-taraflı yıkıcı eylemin duyulması ve durdurulması adına, başta İsrail-ABD bloğunca yerilmesine, engellenmesine, hatta “istenmeyen kişi” ilan edilmesine rağmen, her gün uğraş verdiği görülen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres gibi bir isme tevdi edilen “Atatürk Barış Ödülü” gibi gelişmeler ise başta Türkiye gibi aklıselimi hâkim kılmaya çalışan aktörlerin çabalarının süreceğini gösteren semboller olarak, ümitvar kalmamıza bir nebze de olsa vesile oluyor.