Türkiye’nin yeni bölgesel jeopolitik mimarisi: Mekke İttifakı ve Bedir Mutabakatı
Haberin Eklenme Tarihi: 23.10.2026 17:14:00 - Güncelleme Tarihi: 23.10.2026 19:24:00Uluslararası ilişkiler disiplininde yapısal realizmin kurucu teorisyeni Kenneth Waltz, Uluslararası Politikanın Teorisi adlı eserinde anarşik dünya sisteminin temel yasasını devletlerin “kendi kendine yardım” kapasitesiyle açıklar. Merkezî bir otoritenin bulunmadığı küresel düzende egemenlik, kâğıt üzerindeki antlaşmalardan ziyade, kriz anında başkasının iznine ihtiyaç duymadan harekete geçirilebilen maddi güç unsurlarıyla korunur. Doğu siyaset felsefesinin zirvesi İbn Haldun’un Mukaddime’de devletlerin yükseliş ve çöküşünü açıklarken merkeze koyduğu asabiyye (dayanışma ruhu ve kolektif irade) kavramı ise 21. yüzyılın jeopolitik denkleminde biçim değiştirdi. Modern çağda asabiyye, kılıç kuşanmış orduların cephedeki birlikteliği şeklinde gelişmiyor, o orduların kullandığı radarı, mühimmatı, yazılımı, jet motorunu ve veri ağını üreten teknolojik-endüstriyel ekosistemin ortaklığını temsil ediyor.
21 Ekim 2026’da Katar’ın başkenti Doha’da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya savunma bakanlıkları arasında imzalanan Bedir Mutabakat Zaptı, hemen öncesinde 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanıp Ekim ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Bakü’den Astana’ya, Kahire’den Bağdat’a uzanan ikili stratejik anlaşmalar zinciri, tekil diplomatik hamleler olarak okunamaz. Karşımızda, Kopenhag Okulu teorisyenleri Barry Buzan ve Ole Wæver’in “Bölgesel Güvenlik Kompleksi Kuramı” çerçevesinde tanımladığı güvenlik bölgelerini birbirine kenetleyen, Ankara merkezli yeni bir Avrasya güvenlik doktrini duruyor.
Arapçada “dolunay” anlamına gelen ve İslam tarihinin kurucu hafızasında stratejik dayanışmayı simgeleyen “Bedir” kavramının Doha’daki dörtlü mutabakata isim olarak seçilmesi de tesadüf değil. Bu dolunay, Türkiye’nin son yıllarda bir yandan Türk dünyasında (Kalpgâh), diğer yandan Orta Doğu ve Güney Asya’da (Kenar Kuşak) ilmek ilmek dokuduğu ikili görüşmelerin, normalleşme süreçlerinin ve savunma sanayii anlaşmalarının olgunlaşarak çok taraflı bir jeopolitik mimariye evrilmesi olarak açıklanabilir.
Ambargoların kuluçkasından “meydan okuma ve tepki”ye
Bugün Doha’da, Mekke’de veya Bakü’de atılan imzaların tarihsel arka planını anlamak için Soğuk Savaş sonrası küresel silah transfer sisteminin hiyerarşik doğasına bakmak gerekiyor. Küresel silah pazarı birinci kademedeki üreticilerin (ABD, Batı Avrupa, Rusya) teknolojik tekeli üzerine kurulmuştu. Gelişmekte olan ülkeler bu piramidin en altında, yalnızca “tüketici ve müşteri” statüsünde tutuluyor; teknoloji transferi reddediliyor ve satın alınan silahların nerede, kime karşı kullanılacağı tedarikçi başkentlerin jeopolitik vetosuna tabi kılınıyordu.
Türkiye, yakın tarihinde bu asimetrik bağımlılığın maliyetini en ağır biçimde ödeyen devlet oldu. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ABD silah ambargosu, 1990’lı yıllarda terörle mücadele operasyonlarında müttefik devletlerin yedek parça ve mühimmat kısıtlamaları, Suriye iç savaşı sürecinde NATO müttefiklerinin Patriot bataryalarını Türkiye sınırından çekmesi ve nihayetinde F-35 programından dışlanma ile CAATSA yaptırımları, Ankara’da derin bir stratejik uyanış tetikledi.
Arnold Toynbee’nin medeniyetlerin yükselişini açıkladığı “Meydan Okuma ve Tepki” (Challenge and Response) teorisi, Türk savunma sanayiinin hikâyesinde birebir karşılık buldu. Batı’nın açık ve örtülü ambargolarla ortaya koyduğu “meydan okuma”, Türkiye’yi kendi kabuğuna çekilmekten ziyade tam aksine yerli bir savunma ekosistemi inşa ederek “tepki” vermeye yöneltti. 2026 yılı Ekim ayı itibarıyla ortaya çıkan tablo, bu tarihsel kırılmanın somut bilançosu:
- Türk savunma ve havacılık sanayii, yıllık ihracatını 11 milyar dolar barajının üzerine taşırken, 2026 yılı içinde imzalanan yeni sözleşme hacmi 15 milyar dolara ulaşmış, yıl sonu beklentisi 20 milyar dolar olarak revize edildi.
- Sektör, 16 binden fazla yerli alt yüklenici ve KOBİ’nin entegre olduğu devasa bir endüstriyel matrise dönüştü.
- SIPRI verilerine göre son beş yılda silah ihracatını yüzde 122 artıran Türkiye, küresel silah pazarında dünyanın 6’ncı büyük tedarikçisi konumuna yerleşti.
Ne var ki Ankara, elde ettiği bu teknolojik gücü klasik Batılı üreticiler gibi salt ticari bir “al-sat” ilişkisine hapsetmedi. Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün’ün Doha’daki imza töreninde vurguladığı “hazır alım modellerinin ötesine geçerek birlikte üretmek, birlikte geliştirmek ve birlikte güçlenmek” vizyonu, önce ikili anlaşmalarla test edildi. Bu ikili laboratuvarın iki ana sütunu vardı: Türk dünyası ve Orta Doğu.
Birinci sütun: İkili anlaşmalarla kurulan Türk dünyası ekseni
Jeopolitik biliminin kurucu babası Halford Mackinder, 1904’te sunduğu “Tarihin Coğrafi Mihveri” tezinde Orta Asya ve Hazar havzasını dünyanın “Kalpgâh”ı (Heartland) olarak tanımlamış; bu coğrafyayı kontrol eden veya buradaki güç dinamiklerini organize edebilen aktörün küresel siyasette kilit rol oynayacağını öngörmüştü. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından geçen ilk otuz yılda Türkiye ile Türk Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler daha ziyade kültürel, duygusal ve dilbilimsel bir zeminde ilerledi. Ancak 2020’li yılların başından itibaren Ankara, bu ilişkileri “duygusal yakınlıktan stratejik ve askerî-endüstriyel entegrasyona” taşıyan ikili anlaşmalar serisini başlattı.
Bu dönüşümün kırılma noktası, 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve ardından 15 Haziran 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi oldu. Türk SİHA’larının ve elektronik harp sistemlerinin Karabağ’da 30 yıllık işgali 44 günde sona erdirmesi, Türk savunma teknolojisinin muharebe sahasındaki rüştünü tüm dünyaya ispatladı. Şuşa Beyannamesi, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiyi klasik bir dostluktan çıkarıp ortak savunma ve savunma sanayii entegrasyonu içeren resmi bir müttefikliğe yükseltti.
Bu ikili mimari, Ekim 2026’da Bakü’de düzenlenen ADEX 2026 Savunma Fuarı’nda yeni bir zirveye ulaştı. İki ülke arasında tek kalemde değeri 500 milyon doları aşan stratejik anlaşmalar imzalandı:
- ASELSAN ile Alp-100 erken ihbar radar sistemleri tedarik mutabakatı,
- BAYKAR ile Mızrak akıllı dolanan mühimmat ve Antidot elektronik harp sistemleri sözleşmeleri,
- ROKETSAN ile Hazar Denizi’ndeki deniz yetki alanlarını ve enerji altyapısını koruyacak Barbaros kıyı savunma sistemi anlaşması,
- TUSAŞ ile Hürkuş eğitim ve hafif taarruz uçağı tedariki ile iki ülke üniversiteleri arasında ortak mühendislik ve çift diploma programlarını kapsayan akademik iş birliği protokolü.
Ankara, Bakü ile kurduğu bu modeli Hazar’ın doğusuna ikili zirvelerle taşıdı. Kazakistan ile imzalanan “Artırılmış Stratejik Ortaklık” anlaşmaları çerçevesinde, TUSAŞ ve Kazakistan Engineering ortaklığıyla Kazakistan’da ANKA İnsansız Hava Aracı ortak üretim ve bakım üssü kuruldu. Bu adım, Türkiye’nin sınırları dışında kurduğu ilk İHA üretim hatlarından biri olarak Orta Asya savunma tarihinde bir ilk oldu.
Aynı süreçte Orta Asya’nın en kalabalık nüfusuna ve en köklü devlet geleneklerinden birine sahip olan Özbekistan ile ilişkiler “Kapsamlı Stratejik Ortaklık” seviyesine çıkarıldı; savunma bakanlıkları arasında askerî eğitim, istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği teknolojileri ve zırhlı araçların ortak modernizasyonunu kapsayan ikili protokoller yürürlüğe girdi. Kırgızistan ve Türkmenistan ise hava savunma şemsiyelerini ve sınır güvenliği mimarilerini Bayraktar TB2, Akıncı TİHA, Aksungur ve Türk yapımı korvet/hücum botlarla tahkim etti.
Türkiye’nin Türk dünyasındaki her bir devletle ayrı ayrı imzaladığı bu ikili anlaşmalar, nihayetinde çok taraflı bir çatıya kavuştu. 23 Temmuz 2025’te İstanbul’da düzenlenen Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Üye Devletleri Savunma Sanayii Kurumları Başkanları İlk Toplantısı ve ardından 2026 yılında Bakü’de gerçekleştirilen ikinci zirve, Türk dünyasında ortak mühimmat standardizasyonu, ortak Ar-Ge fonu ve entegre tedarik zinciri hedefini resmi devlet politikası hâline getirdi. Böylece Ankara, Bedir Mutabakatı’na giden yolda “ikili anlaşmalardan çok taraflı ekosisteme geçiş” metodolojisini ilk olarak Türk dünyasında başarıyla kurguladı.
İkinci sütun: Orta Doğu’da “bölgesel sahiplenme”
Türkiye’nin kuzeydoğu ve doğu aksında inşa ettiği bu derinlik, güney aksında yürütülen kapsamlı bir diplomatik restorasyon ve savunma diplomasisiyle eş zamanlı ilerledi. Tarihsel bir mukayese yapmak gerekirse; Türkiye’nin 1937’de öncülük ettiği Sadabat Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) iyi niyetli bir bölgesel dayanışma girişimiydi ancak üye ülkelerin hiçbirinde bağımsız bir savunma sanayii ve teknolojik üretim kapasitesi yoktu. 1955’te kurulan Bağdat Paktı (CENTO) ise bölge içi dinamiklerden ziyade, İngiltere ve ABD’nin Soğuk Savaş’taki çevreleme stratejisinin bir aparatı olarak dışarıdan kurgulanmıştı ve bu yüzden bölge halklarında meşruiyet krizi yaşadı.
2022-2026 döneminde Ankara’nın öncülüğünde Orta Doğu’da yürütülen ikili görüşmeler ise ne Sadabat gibi endüstriyel temelden yoksun ne de Bağdat Paktı gibi dış güçlerin siparişiydi. Bu yeni dönemin anahtar kavramı, bizzat devlet belgelerine giren “bölgesel sahiplenme” ilkesiydi. Bölgenin güvenlik sorunlarına, bölge dışı hegemonların müdahalesi olmadan, bizzat bölge devletlerinin kendi kapasiteleriyle çözüm üretmesi hedefleniyordu.
Bu sürecin ilk ve en sadık halkası Katar oldu. 2017 Körfez krizinde Türkiye’nin Doha’daki askerî üssüyle sağladığı güvenlik şemsiyesi, zamanla derin bir sanayi ortaklığına dönüştü. Katar Silahlı Kuvvetleri’nin Bayraktar TB2, zırhlı araçlar ve deniz platformları tedarikiyle başlayan süreç; Katar Savunma Bakanlığı’na bağlı Barzan Holding ile ASELSAN, STM ve MKE arasındaki ortaklıklara evrildi. ASELSAN ve Barzan Holding ortaklığıyla Katar’da kurulan BARQ şirketi üzerinden SARP uzaktan kumandalı silah sistemleri ve elektro-optik cihazların ortak üretimine geçilmesi, Körfez sermayesi ile Türk mühendisliğinin nasıl kaynaşabileceğinin prototipi oldu.
Katar modelinin başarısı, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile yürütülen ikili normalleşme ve stratejik ortaklık görüşmelerinin önünü açtı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ve Abu Dabi ziyaretleri, ardından Veliaht Prens Muhammed bin Selman ve Şeyh Muhammed bin Zayed’in Ankara temasları, Orta Doğu’daki fay hatlarını yumuşattı. Suudi Arabistan ile BAYKAR arasında imzalanan ve Cumhuriyet tarihinin tek kalemdeki en büyük savunma ihracatı olan Akıncı TİHA ve yerel üretim/teknoloji transferi anlaşması, Riyad’ın “Vizyon 2030” kapsamında savunma sanayiini yerlileştirme hedefini doğrudan Türk savunma ekosistemine bağladı.
Ankara’nın ikili diplomasi atağı Körfez ile sınırlı kalmadı; Arap dünyasının iki tarihsel ağırlık merkezi olan Kahire ve Bağdat ile stratejik anlaşmalara imza atıldı:
- Mısır ekseni: On yılı aşkın süren diplomatik kopukluğun ardından 2024’te Kahire ve Ankara’da yapılan zirveler, 4 Şubat 2026’da Erdoğan ve Sisi huzurunda imzalanan kapsamlı stratejik anlaşmalarla taçlandı. Türkiye ve Mısır, Doğu Akdeniz’de enerji ve deniz yetki alanları üzerinden yürütülen dışlayıcı denklemleri boşa çıkarırken; Mısır’ın Türk İHA’ları ve deniz platformlarına erişimi, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı güvenliğinde iki ülkeyi ortak paydada buluşturdu.
- Irak ve Kalkınma Yolu ekseni: Nisan 2024’teki tarihi Bağdat ziyaretinde imzalanan 20’den fazla anlaşma ve “Ortak Güvenlik Mekanizması”, terörle mücadeleyi ortak bir kurumsal zemine oturttu. Daha da önemlisi; Türkiye, Irak, Katar ve BAE arasında imzalanan dörtlü mutabakatla hayata geçirilen Kalkınma Yolu projesi, Basra Körfezi’ndeki Faw Limanı’nı demiryolu ve otoyol ağlarıyla Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayan yeni bir jeoekonomik koridor yarattı.
Tüm bu ikili anlaşmalar, 2026 yılı içinde iki devrimci çok taraflı yapı doğurdu. İlki, Mart 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan arasında teşkil edilen “R4” Eş Güdüm Mekanizması oldu. Orta Doğu’nun askerî, demografik ve ekonomik olarak en güçlü dört merkez ülkesi, bölgesel krizlerde ortak hareket etme iradesi ortaya koydu.
İkincisi ve daha keskin olanı ise 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan ve 20 Ekim 2026’da onaylanmak üzere TBMM’ye sunulan 16 maddelik "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" oldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı bir araya getiren bu pakt; “taraflardan birine yapılan saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı” yönündeki kolektif savunma maddesi, en az 10 yıl anlaşmadan çıkılamayacağı hükmü ve kurulan “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” ile bölgede benzeri görülmemiş bir caydırıcılık kalkanı oluşturdu.
Doha’da doğan dolunay: “Bedir Mutabakatı”
İşte 21 Ekim 2026’da Doha’da Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, SSB Başkanı Haluk Görgün, Katar Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Şeyh Saud bin Abdulrahman Al Sani, Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammed Asıf ve Endonezya Savunma Bakan Yardımcısı Yusuf Jauhari tarafından imzalanan Bedir Mutabakat Zaptı, yukarıda özetlenen bu devasa jeopolitik birikimin endüstriyel taçlanmasıdır.
Mekke Anlaşması güvenlik mimarisinin “sert askerî caydırıcılık ve kolektif savunma” kalkanını oluştururken; Bedir Mutabakatı bu kalkanın ardındaki “üretim, Ar-Ge, teknoloji transferi ve tedarik zinciri” kılıcını dövüyor. Uluslararası ilişkiler teorisinde “işlevsel minilateralizm” olarak adlandırılan bu model, hantal ve karar alma süreçleri kilitlenmiş çok uluslu örgütler yerine, çıkarları ve kapasiteleri birbirini tamamlayan 3 ila 5 ülkenin spesifik bir stratejik hedef etrafında esnek ama derin bir entegrasyona gitmesini ifade ediyor. John Herz ve Robert Jervis’in “güvenlik ikilemi” kavramı açısından bakıldığında Bedir Mutabakatı son derece rasyonel bir kurguya sahip. Salt askerî bloklaşmalar küresel güçlerde anında karşı-dengeleme ve düşmanlık refleksi uyandırırken, savunma sanayii ve Ar-Ge odaklı bir ortaklık, jeopolitik sürtünmeyi minimize ederek üye devletlerin maddi güç kapasitesini sessiz ve derinden inşa ediyor.
Klasik iktisadın kurucularından David Ricardo’nun “mukayeseli üstünlükler” teorisi, Bedir Mutabakatı’nda savunma jeo-ekonomisine uyarlanmış diyebiliriz. Modern savunma sanayiinde (örneğin 5. nesil savaş uçağı KAAN, hava savunma sistemi Çelik Kubbe veya insansız denizaltı projeleri) en büyük engel, Ar-Ge maliyetlerinin tek bir ülkenin bütçesine yüklenmesidir. Dört ülkenin ortak sipariş havuzu oluşturması, birim maliyetleri radikal biçimde düşürerek projelerin sürdürülebilirliğini garanti altına alacak. Türk dünyasında TDT çatısı altında başlatılan standartlaşma hamlesi, Bedir Mutabakatı ile Körfez, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’ya yayılıyor. Aynı radar ağını kullanan, aynı veri bağıyla haberleşen ve aynı mühimmat ailesini ateşleyen ordular, resmi bir askerî ittifak metni olmasa dahi kriz anında fiilen “birlikte savaşabilir” hâle geliyor. Alt sistemlerin ve kritik bileşenlerin İstanbul, Doha, Karaçi/İslamabad ve Cakarta/Bandung hattında dağıtık olarak üretilmesi, herhangi bir Batılı veya Doğulu gücün tek taraflı yaptırımlarla bu ülkelerin savunma kapasitesini felç etme ihtimalini de ortadan kaldıracak.
Küresel dengeler: Kalpgâh ile Kenar Kuşak’ın kenetlenmesi ve “çok katmanlı dünya”
Türkiye’nin son yıllarda Türk dünyası ve Orta Doğu’da yürüttüğü ikili diplomasinin Mekke Anlaşması ve Bedir Mutabakatı ile birleşmesi, küresel jeopolitik teoriler açısından tarihi bir sentez ortaya çıkarıyor: Mackinder’ın Kalpgâh’ı ile Nicholas Spykman’ın Kenar Kuşak’ının Ankara ekseninde birbirine kenetlenmesi.
Amerikalı jeopolitikçi Nicholas Spykman, Mackinder’a cevaben yazdığı The Geography of the Peace (1944) adlı eserinde, Avrasya’nın kaderini iç kıtanın değil, kıtayı denizlerden kuşatan “Kenar Kuşak”ın (Rimland — Avrupa kıyıları, Orta Doğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya) belirleyeceğini savunmuştu. Bugün haritayı önümüze koyup Türkiye’nin son beş yılda kurduğu ikili ve çok taraflı ittifak noktalarını birleştirdiğimizde ortaya muazzam bir jeopolitik tablo çıkıyor.
- Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatı (Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan) ile kurduğu ikili savunma ve enerji koridorlarıyla Avrasya’nın Kalpgâh’ına demir atmıştır.
- Aynı Türkiye; Mısır, Suudi Arabistan, Irak, Katar, Pakistan ve Endonezya ile kurduğu R4 mekanizması, Kalkınma Yolu, Mekke Anlaşması ve Bedir Mutabakatı üzerinden Kenar Kuşak’ın en hayati deniz darboğazlarını birbirine bağlamıştır.
Uluslararası ilişkiler düşünürü Amitav Acharya, ABD hegemonyasının aşındığı ancak tek bir yeni hegemonun da (Çin gibi) sistemi tek başına yönetemediği günümüz düzenini “Çok Katmanlı Dünya” olarak tanımlar. Bir sinema kompleksi gibi aynı anda farklı salonlarda farklı senaryoların oynandığı bu dünyada, orta büyüklükteki güçler artık büyük güçlerin arkasına dizilmek zorunda değildir.
1955’te Endonezya’nın Bandung kentinde toplanan Asya-Afrika Konferansı, Soğuk Savaş’ın iki kutuplu dayatmasına karşı “Üçüncü Dünya / Bağlantısızlar” ruhunu doğurmuştu; ancak o günkü Bandung ülkelerinin elinde kendi güvenliklerini sağlayacak yüksek teknoloji ve sanayi altyapısı yoktu. Bugün Endonezya’nın da içinde yer aldığı Bedir Mutabakatı, Bandung ruhunun yüksek teknoloji ve savunma sanayii ile donatılmış 21. yüzyıl versiyonudur.
Küresel Güney ve İslam dünyası için bu yeni mimari, üç büyük sıkışmışlığa karşı gerçek bir “Dördüncü Yol” açıyor.
- Batı’nın siyasi şartlılık tekeli: Silah satışını iç siyasete müdahale ve dış politika tavizlerine bağlayan ABD/Avrupa modeline alternatif üretiyor.
- Rusya’nın yıpranan tedarik zinciri: Ukrayna savaşı nedeniyle kendi ordusunun ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan ve küresel pazardaki payı eriyen Rus savunma sanayiinin bıraktığı boşluğu dolduruyor.
- Çin’in asimetrik bağımlılık modeli: Teknolojik kara kutularını paylaşmayan ve finansal borç diplomasisi üreten Pekin hattına karşı, eşit ortaklığa ve teknoloji transferine dayalı bir çıkış kapısı sunuyor.
Tarih boyunca İpek Yolu ile Baharat Yolu’nun kesişim noktasında yer alan Anadolu, yüzyıllar sonra yeniden bu iki ana damarı yüksek teknoloji ve güvenlik ortaklığı üzerinden birbirine bağlıyor. Bakü’de atılan imzalarla tahkim edilen doğu cephesi, Kahire, Bağdat ve Mekke’de kurulan denklemlerle güvenceye alınan güney cephesi, nihayet Doha’da “Bedir” adıyla Hint-Pasifik’e uzanan bir savunma sanayii ekosistemine dönüştü. Türkiye, artık uluslararası sistemin güvenlik tüketen bir uç karakolu olmayı kabul etmiyor. Kalpgâh ile Kenar Kuşak arasında kendi güvenlik mimarisini ve teknolojik asabiyyesini inşa eden kurucu bir merkez devlet olduğunu tüm dünya ülkelerine en gür biçimde ifade ediyor.