Şiddetin yeni normali: Toplum neden cinneti alkışlıyor?

Haberin Eklenme Tarihi: 3.06.2026 16:18:00 - Güncelleme Tarihi: 3.06.2026 16:25:00

Okullarımızda vuku bulan kan donduran eylemlerin derin etkisi hâlâ üzerimizdeyken, kısa bir süre önce sosyal medyada, kendisini aldattığını düşündüğü eşini ve beraberindeki kişiyi öldürdüğünü itiraf eden, yakalanmadan önce bir video yayınlayarak bu cinnet ve cinayet hâlini tüm bağlantılı olduğu kişi ve akrabalarına yönelik sanal manada, “namus adına destek” çağrısına çeviren bir şahsın görüntüsüne ve histerik şuursuzluğuna denk geldim. Bu kişinin, ne yazık ki benzeri vahşi eylemleri işleyen bundan önceki yüzlerce sorunlu örnekten pek bir farkı yoktu. Ancak beni asıl düşündüren, oldukça popüler bir sosyal medya kanalında yayınlanan anılan videonun altında, bu kişiye duyulan tepki kadar, hiç umulmayacak kadar göze çarpan “destek mesajı”ydı. Kimi profili açık kimi anonim farklı hesaplar, en hafif tabiriyle “Bu şahıs ceza almamalı” türünden, insan hak ve hukukuna bir nebze olsun inanan pek çok kişi için kabul edilemez mesajları paylaşmaktan geri durmamaktaydı.

Esasen burada akıllara gelen asıl mesele de tam burada belirginleşiyor. Şiddet, uzun süre boyunca istisnai bir durum olarak ele alınmış; savaşlarda, darbelerde, bireyler arası olağanüstü hâllerde ortaya çıkan bir “kopuş anı” olarak tarif edilmişti. Oysa bugün içinde yaşadığımız postmodern düzlemde şiddet, istisna olmaktan çıkıp gündeliğin dokusuna sızmış durumda. Okullardan savunmasız hayvanlara, hatta en sessiz doğa unsurlarına kadar bazı bireylerin yıkım emelleri her geçen gün barizleşiyor ve geniş kesimlerce, adeta “Savaş meydanında ülke kurtarılıyor” edasıyla, desteklenir hâl alıyor.

Artık yalnızca devletin memurları uyguladığı için “meşru” görülen, örneğin İsrail gibi bir “devlet”in yasalarına uyduğu gerekçesiyle kimi kesimlerce kanıksanan, çıplak ve “yasal addedilen” gücün ötesinde; bireylerin, toplulukların ve dijital kalabalıkların yeniden ürettiği çok katmanlı bir “şiddet rejimi”nden söz etmenin zamanı çoktan geldi, hatta bu rejim yeni bir aşamaya hızla evrilmiş durumda.

Bu dönüşüm; şiddetin aktörlerini olduğu kadar, algılanma biçimini de kökten değiştiriyor: Şiddet artık daha görünmez, daha da önemlisi daha “normal” algılanabiliyor ve pek çok toplumsal olgunun içinde yer alan politik bir yapıyı ve siyasi duruşları da bünyesinde barındırıyor.

Biz de şiddetin devlet merkezli yapısından bireysel ve dağınık bir forma evrilişini siyasi unsurlara ilave, disipinler arası bir formatta ele alırken; bu sıradanlaşma karşısında nasıl bir etik ve politik tutum geliştirilmesi gerektiğini kısaca tartışmayı amaçlıyoruz.

Şiddetin merkezsizleşmesi: İktidarların yeni coğrafyası

Modern devlet, uzun süre şiddetin meşru tekeli olarak kabul edildi. Hukuk, güvenlik ve egemenlik kavramları bu tekel etrafında şekillendi. Devletin koyduğu objektif kurallara göre seçildiği tasavvur edilen memur, yargıç, bürokrat veya kolluk gücü de aynı kurallara göre bahse konu şiddetin hangi ölçüde nasıl kullanılabileceği hususunda temel belirleyici oldu. Ancak bugün, 20. yüzyıl Fransız felsefesinin önemli isimlerinden Michel Foucault’nun (1926-1984), o dönem konu hakkında oldukça “marjinal” addedilen kavramsallaştırmalarının dahi ötesine geçtiğimiz zamanlara girmiş durumdayız. Foucault’ya göre iktidar yalnızca merkezde toplanmaz; hastaneler, okullar, hapishaneler gibi “devlet tekelinde kurumlar” özelinde de karşımıza çıkar; yani gündelik ilişkiler içinde dağılır ve etkisi her an yanımızdadır. Kimi anne babanın fütursuzca evladına uygulamaktan geri durmadığı fiziki veya psikolojik şiddet, bir sonraki adımda bu kurumsal yapılarda devam eder.

Buradan hareketle gelinen noktada ise iktidar ilişkilerindeki gibi artık şiddet de benzer bir şekilde merkezsizleşmeye meyilli bir yapıya evriliyor. Artık şiddet yalnızca “polis copu” ya da “asker silahı” veya “savaş uçakları”yla açıklanmıyor; sosyal medya yorumlarında, iş yerindeki hiyerarşilerde, toplumsal cinsiyet rollerinde ve ekonomik eşitsizliklerde kendini gösteriyor. Bu yeni şiddet biçimleri çoğu zaman fiziksel olmanın ötesinde; sembolik, psikolojik ve yapısal karakter taşıyor. Ancak tam da bu nedenle daha kalıcı ve daha derin etkiler bırakıyor.

Zygmunt Bauman (1925-2017) gibi isimlerin “akışkan modernite” kavramı burada açıklayıcı bir katkı olabilir: Bauman’a göre modern toplumda sorumluluk giderek buharlaşır; eylemler kolektifleşirken hesap verebilirlik bireysel düzeyde silikleşir. Bu da şiddetin faili ile mağduru arasındaki sınırların bulanıklaşmasına neden olur. Kimse tam anlamıyla fail değildir. Ama herkes bir ölçüde, suskunluğuyla, konfor alanlarına zarar gelmemesiyle, hatta şiddetin yarattığı anlık kriz ve kısır döngülerden maddi ve manevi kazanç sağlamaya meyletmesiyle, sürecin parçasıdır. Örneğin Filistin meselesi gibi soykırım seviyesindeki temel bir şiddet vakası karşısında, fail İsrail’in en yakın ortağı Batı ülkeleriyle “kendine fayda getiren ilişkileri”ni zedelememek adına susan, sözde insan hakkı savunucusu “modern aydın”ı açıklamada Bauman bu açıdan önemli bir referans hâline geliyor.

Ancak geçmişte temel failler olan ve çokça suçlanan devletlerin ötesinde “şiddetin merkezsizleşmesi” onu ortadan kaldırmıyor; aksine susuldukça, hatta bundan belli ölçüde “fayda sağladıkça”, daha yaygın, daha anonim ve daha zor teşhis edilir bir şiddet sarmalından söz edilir hâle geliyor.

Sıradanlaşma ve duyarsızlaşma: Şiddetin yeni normalliği

Şiddetin en tehlikeli surette vücut bulduğu ortamları; ister fiziksel ister soyut manada görünür bir zorbalık hâlini normalleştirmiş, hatta içselleştirmiş toplumsal katmanlarda arayabiliriz. 1933-1945 yılları arası Alman toplumu bu konuda hâlen en çok verilen örnektir. Zira sürekli tekrar, maruz bırakma ve yeniden üretim, Nazivari seviyedeki en sert eylemleri bile zamanla toplumsal katmanlarda “alışıldık” kılar. Bugün dijital platformlarda tanık olduğumuz “linç kültürü” bunun en açık örneklerinden biridir. Bir kişinin itibarı, birkaç saat içinde binlerce anonim kullanıcı tarafından yok edilebilir; üstelik bunu yapanların çoğu kendini “şiddet uygulayan” olarak görmez; bir üst seviyede ise bu uyguladığı “linç” için belli bir maddi ve statü kazancı dahi elde edebilir ki bu kişilere popüler ifadeyle “trol” denilebilir.

Bu durum, sosyoloji literatüründe “duyarsızlaşma” süreciyle de yakından ilgilidir. Sürekli şiddet imgelerine maruz kalan birey, zamanla bu duruma tepki vermemeye başlar. Tepkisizlik ise yalnızca pasif bir durum olmanın ötesinde; şiddetin yeniden üretimini mümkün kılan aktif bir zemindir.

Daha da önemlisi, şiddet artık çoğu zaman meşrulaştırıcı söylemlerle birlikte gelir. “Hak etti”, “Abartılıyor”, “Herkes yapıyor”, “Namusumuz ne olacak?” gibi ifadeler; şiddeti sıradanlaştıran dilsel araçlardır. Dil, burada yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda bir şiddet üretim mekanizmasıdır.

Bu noktada kritik soru ise şudur: Şiddet gerçekten artıyor mu, yoksa biz mi onu daha az fark eder hâle geliyoruz? Muhtemelen her ikisi de doğru. Ancak ikinci ihtimal, yani “farkındalık kaybı”, çok daha tehlikelidir. Çünkü görünmeyen şiddetle mücadele etmek neredeyse imkânsızdır. Bir gün bir kediye, köpeğe; diğer bir gün doğanın parçası bir ağaca, çiçeğe, ertesi gün bir kadına, çocuğa, yani insanlara yönelik ağır şiddet öğeleri arasında “fark” kalmamaya başlar. Zira “farkındalık kaybı” için hedef öğeler arasında aynı bir bilgisayar oyununa benzer şekilde temel bir ayrım gerekmeyecektir.

En açıklayıcı düşünürlerin izinde: Nietzsche ve şiddetin içimizdeki izleri

Postmodern dönemde şiddet, dışsal bir tehdit unsuruyla beraber, kabul gören içsel bir alışkanlığa dönüşme riski de taşır. Bu nedenle mücadele, dış dünya ve yakın çevremizle olduğu kadar; aynı zamanda kendi gündelik pratiklerimize karşı da verilmelidir.

Bu bağlamda, günümüzü de hâlen belirleyen merkezî devletin ve modern toplum algısının belirginleşmeye başladığı 19. yüzyıl ikinci yarısında yaşayan Friedrich Nietzsche’nin (1844-1900) düşünceleri de bize dikkat çekici bir perspektif sunabilir. Adı geçenin yaşadığı dönem de kaba kuvveti değer sayan ama aynı zamanda modernleşmeden geri durmayan Prusya, reformu savunan ama aynı zamanda gündelik hurafelerden beslenen dinî öğreti ve iktisadi ve sosyal değişimin ağır sonuçlarını yansıtan aile ikilemleriyle iç içe oldu.

Buna göre Nietzsche’ye göre birey, tarih boyunca aile, din ve devlet gibi “otorite merkezleri”nin arasında sıkışır; kendi değerlerini yaratmak yerine kendisine sunulan değerleri benimsemeye zorlanır. “Ebeveyn otoritesi”, kilise ya da din adamının “ahlaki rehberliği” ve devletin “disiplin edici gücü”, bireyin kendi potansiyelini keşfetmesini çoğu zaman engelleyen yapılar olarak ortaya çıkar. Bu nedenle Nietzsche’nin "üst-insan" fikri, yalnızca bireysel bir üstünlük arayışı değil; insanın kendisine dayatılan kalıpları aşarak özgün bir varoluş inşa etme çağrısı olur, en radikal örgütlenmelerden, en insani duruşlara kadar pek çok yeni siyasi ve felsefi harekete de kaynaklık eder.

Ancak Nietzsche felsefesinde, bu yazımıza da konu olduğu üzere, bireyin bu “kendini bulma-tanıma” ve “kendini (çevresini) aşma” emelleri gerçekleşmediğinde ortaya çıkan sonuçlardan biri dikkat çeker ki bu da, bastırılmış öfke ve yönsüzleşmedir. Kendi hayatının öznesi olamayan, sürekli başkalarının değerleriyle yaşayan insan, zamanla hayal kırıklığını ve güçsüzlük hissini dışsallaştırmaya başlar. Nietzsche’nin "hınç" olarak tanımladığı bu durum, bireyin yaratıcı bir dönüşüm yerine yıkıcı tepkilere yönelmesine zemin hazırlar.

Bu açıdan bakıldığında günümüzde şiddetin sıradanlaşması siyasi veya ekonomik krizlerle olduğu kadar aynı zamanda kendi kimliğini ve anlamını inşa edemeyen bireyin güçsüzlüğüyle de açıklanabilir; yani bireyin içsel boşluğunu saldırganlık, nefret söylemi veya dışlayıcı davranışlarla doldurmaya çalışmasının da bir sonucudur. Başka bir ifadeyle, kendini aşamayan insan bazen başkasını ezerek güçlü görünmeye çalışır; bazen siyasi ve toplumsal bir yapılagelişten veya sözde bir “yasal dayanak”tan güç devşirmeye çalışır ve işte şiddetin gündelikleşmesi tam da bu başarısız öz-aşım sürecinin toplumsal yansımalarından biri olarak karşımıza çıkar.

Ne yapmalı, ne yapmamalı? Etik ve politik bir çıkış arayışı

Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl tehlike, şiddetin varlığı değil; onun sıradanlığıdır. Çünkü sıradan olan sorgulanmaz, sorgulanmayan ise değişmez. Şiddetin bu yeni formu karşısında geliştirilecek yanıtın da çok katmanlı olması gerekir. Ne yalnızca bireysel etikle ne de yalnızca kurumsal düzenlemelerle sınırlı bir çözüm yeterlidir.

Her şeyden önce, şiddeti yeniden tanımlamak gerekir. Fiziksel zarar vermek, şiddetin yalnızca en görünür biçimidir. Ancak yeni dönemde, “aşağılama, dışlama, susturma, yok sayma” gibi metotlar da en az fiziki süreçler kadar yıkıcılığın parçasıdır. Bu tür bir geniş tanım, şiddeti görünür kılmanın ilk adımıdır. Temel olarak örneğin açık veya dolaylı bir şiddet hâli, bir annenin veya babanın çocuğuyla gerçekten ilk temasında ve kurduğu diyaloglarda seçtiği ilk kelimelerde dahi belirginleşmeye başlayabilir.

Bu manada ikinci seviyede, gündelik pratiklerimizi sorgulamak zorundayız. Kullandığımız dil; sosyal medyadaki davranışlarımız, hatta sessiz kaldığımız anlar bile bu şiddet rejiminin bir parçası olabilir. Burada mesele kusursuz olmak değildir; farkında olmaktır. Çünkü farkındalık, dönüşümün ön koşulu sayılmalı, sahip olduğumuz “konfor alanı”ndan, “annelik, babalık, patronluk, amirlik, komutanlık” gibi hiyerarşik statü seviyelerinden de sıyrılmayı gerektirebilmelidir.

Ancak yapılmaması gerekenler de en az yapılması gerekenler kadar önemlidir. Şiddeti normalleştirmek, onu yeniden üretmenin en etkili yoludur. “Bu çağın gerçeği”, “bu düzenin gereği” vb. diyerek kabullenmek, eleştirel düşüncenin terk edilmesi anlamına gelir. Benzer şekilde, tüm sorumluluğu devlete ya da “sisteme” yüklemek de bir kaçış biçimidir. Evet, yapısal faktörler belirleyicidir; devlet belirli ideolojik, siyasi veya iktisadi kazançlar uğruna tekil bireyler üzerine eğilmekten imtina edebilir; hatta bazı grupları, “çoğunluk fikriyatı” uğruna heba etmekten dahi geri durmayabilir ancak bireyler de bu yapının dışında olmadıklarının farkında kalmalıdırlar.

Diğer bir deyişle devletin, ilahi bir akılla yönetilen, doğa-üstü, insan-üstü bir varlık olmanın çok gerisinde; bilakis, maddi kazanç, ortak dünyevi hedef, birliktelik veya salt ideoloji peşindeki bireylerin meydana getirdiği bir “inşa unsuru” olduğunun atlanmaması gerekir. Bu, şiddetin ilk ve en temel formlarıyla daha kolay yüzleşebilmenin de ilk adımı sayılabilecektir.

Son olarak da tüm bu unsurlara bağlı olarak, “tepkisizleşmemek” gerekir. Sürekli maruz kalmanın yarattığı yorgunluk anlaşılabilir. Ancak bu yorgunluk, “etik kayıtsızlık” hâline dönüşmemelidir. Tepki vermek her zaman büyük eylemler gerektirmez. Bazen bir itiraz, bazen bir mesafe koyma, bazen de bir dayanışma jesti de yeterli olabilir. Bu yüzden belki de en temel sorumluluğumuz, şiddeti yeniden “garip”, yeniden “rahatsız edici” kılmaktır. Onu yeniden görünür, yeniden tartışılır ve yeniden kabul edilemez hâle getirmektir. Ancak o zaman, bahsettiğimiz postmodern dönemin oldukça zor söylemsel karmaşasında, devletlerden bireylere yayılan bu görünmez şiddet ağını çözmeye başlayabiliriz.