Şiddetin medyadaki yeri: Haber, etki ve sorumluluk
Haberin Eklenme Tarihi: 24.04.2026 13:55:00 - Güncelleme Tarihi: 24.04.2026 14:11:00Türkiye’de son dönemde yaşanan okul saldırıları, şiddetin sadece yaşandığı anla sınırlı kalmadığını; medyada nasıl yer bulduğuyla birlikte çok daha geniş bir etki yarattığını bir kez daha gösterdi. Sınıflarda, kampüslerde ve gençlerin bulunduğu alanlarda yaşanan bu tür olaylar toplumda ciddi bir sarsıntı yaratırken, olayların ardından yayılan görüntüler, başlıklar ve sosyal medya paylaşımları da tartışmanın yönünü belirliyor. Burada mesele sadece “Ne oldu?” değil, aynı zamanda “Nasıl anlatıldı?” sorusu etrafında şekilleniyor.
Dünyada ve ülkemizde zaman zaman farklı biçimlerde ortaya çıkan yüksek etkili şiddet olayları, bireysel saldırılar, kamusal alanlarda yaşanan vakalar ve geniş kitleleri etkileyen travmatik olaylar kamuoyunda ve medyada ciddi bir görünürlük kazanıyor. Ancak bu görünürlük her zaman sadece bilgi verme amacıyla sınırlı kalmıyor. Bazı haberlerde failin öne çıkarılması, olayın dramatik yönlerinin öne alınması ya da şiddetin fazla detaylandırılması, haberin nasıl sunulduğuna dair tartışmaları beraberinde getiriyor. Bu da olayı anlatma biçiminin, olayın kendisi kadar konuşulur hâle gelmesine neden oluyor.
Özellikle dijitalleşmenin hızlandığı son yıllarda haber ile sosyal medya arasındaki sınır iyice belirsizleşti. Görüntüler saniyeler içinde yayılırken, doğrulanmamış bilgiler ve bağlamından kopmuş içerikler de aynı hızla dolaşıma giriyor. Bu hız, şiddetin nasıl algılandığını değiştiriyor; kimi zaman insanların duyarsızlaşmasına, kimi zaman da kaygı ve korkunun artmasına yol açıyor. Uzmanlara göre bu durum, hem gazeteciliğin hem de dijital içerik üretiminin sınırlarını yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Tüm bu gelişmeler, şiddet haberlerinde “bilgilendirme hakkı” ile “zarar vermeme” arasındaki dengeyi daha görünür hâle getiriyor. Kimin nasıl gösterildiği, hangi detayların verildiği ve olayın nasıl çerçevelendiği artık sadece editoryal bir tercih değil, doğrudan toplumsal etki yaratan bir mesele. Son okul saldırılarının ardından yeniden büyüyen tartışmalar da bu yüzden medyanın şiddeti nasıl ele aldığını tekrar gündeme taşıyor.
Bu çerçevede şiddet haberlerinin medyada nasıl ele alınması gerektiğine, toplumsal etkilerine ve etik sınırlarına ilişkin değerlendirmeleri almak üzere iletişim alanında çalışan akademisyenlerle konuştuk.
“Şiddetin sürekli tekrarlarla verilmesi öğrencilerde algı sorunları oluşturabilir”
Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Ömer Özer, okul saldırılarının yalnızca anlık bir şiddet olayı olarak değil, güvenlik algısından toplumsal yapıya kadar uzanan geniş bir etki alanı oluşturduğunu belirtiyor:
"Maalesef bazı okullarda silahlı saldırı yaşandı. Öğrencilerimiz ve öğretmenleri yaşamlarını yitirdi. Bu çok üzücü bir durum. Şimdi ilk olarak, güvenlik ve güvenli alan algısı sarsıldı. Okullar, toplumun belleğinde çocukların korunması gereken en güvenli mekânlar olarak yer edinmiştir. Öğrenci okula teslim edilirken deyim yerindeyse “eti senin kemiği benim” mantığıyla bırakılır. Bu haberler, bu temel güven duygusunun zedelenmesine yol açabilir. Anne ve babalarda çocuklarının güvenli olup olmadığı konusunda tereddütler başlar ve okula güvensizlik durumu yükseklere tırmanır. Ancak bu şiddet toplumdaki genel gerilim ve şiddetin bir sonucu olarak yaşanmış da olabilir. Toplumların tarihi, ekonomik durumu, sosyolojik yapısı, politik gerilim hattıyla gelen yapı ve hatta ideolojik boyutlar o toplumda şiddet yaşanması veya yaşanmaması ile ilişkilidir. Bizim toplumumuz bu bakımdan şiddet yaşamaya müsait bir yapıya sahiptir. Elbette bunu söylerken meşrulaştırmadan kaçınacağım. Eskiden iyi yumruk atan delikanlı sayılırmış. Şiddet odur o dönem için. Ama günümüzde şiddet boyut atladı. Dijital oyunlar ve çizgi filmlerle başlayan süreç, şiddetin doğasında dönüşüme yol açtı. Bu da normalleşme ve yoğunlaşma etkisi yaratmaktadır. Şiddetin sürekli tekrarlarla verilmesi, eğitim sistemindeki bazı yapısal boşluklarla birleşince öğrencilerde algı sorunları oluşturabilir. Şiddet içerikleri dizi ya da filmlerdeki rol dağılımlarına bağlı olarak güçlü karakterlerin model alınmasına ve bunun da davranışlara yansımasına neden olabilmektedir. Hukuki boyutun ayrıca değerlendirilmesi gerekir."
“Medya bilgilendirme yaparken şiddeti teşvik edici bir dil kullanmamalı”
Şiddet olaylarının haberleştirilmesinde medyanın sorumluluk alanı tartışılırken Prof. Dr. Özer, özellikle kavramsal çerçeveyi belirleyen temel yaklaşımın önemli olduğunu vurguluyor. Ona göre şiddetin tanımı yalnızca olayın görünür biçimiyle değil, etkisi ve kapsamıyla birlikte ele alınmalı:
"Şiddet kavramını açıklayarak başlamak gerekir. George Gerbner’ın tanımına göre şiddet, ‘Fiziksel gücün silahlı ya da silah kullanmadan, kişinin kendisine ya da başkalarına karşı, kurbanın kendi rızası dışında, acı verecek şekilde incitilmesi, öldürülmesi ya da olayın bir parçası olarak kurban olacak derecede tehdit edilmesi unsurlarının açık bir ifadesidir.’ Bu açıdan bakıldığında okullarda yaşanan olaylar doğrudan fiziksel şiddet kapsamına girer. Şiddet olayları medya tarafından uzun yıllardır görünür kılınmaktadır ve zamanla haber değerinin önemli bir parçası hâline gelmiştir. Medyanın temel görevi kamuoyunu bilgilendirmektir ve bu bağlamda haber verme hakkı vardır. Ancak burada önemli olan, bilgilendirme yapılırken şiddeti teşvik edici ya da özendirici bir dil kullanılmamasıdır. Medyanın sorumluluk sınırı tam olarak burada başlar ve burada biter. Şiddetin büyüğü ya da küçüğü olmaz; şiddet, şiddettir."
Prof. Dr. Özer’e göre medya, şiddet olaylarını aktarırken yalnızca bilgi taşıyan bir araç değildir; aynı zamanda olayların nasıl algılanacağını da şekillendiren bir yapıya sahiptir. Bu nedenle kullanılan dil, görsel seçimler ve anlatım biçimi doğrudan toplumsal algıyı etkileyebilir:
"Şiddeti medya üretmez, toplumda var olan şiddet gerçekliğini medya görünür hâle getirir. Ancak medya bunu aktarırken gerçekliği yeniden kurar ve kendi anlatı biçimine dönüştürür. Bu süreçte normalleştirme kaçınılmaz hâle gelebilir. Medya zaman zaman olayları bir hikâye gibi sunar ve bu da olayların sıradanlaşmasına yol açabilir. Örneğin bir olayda yaşamını yitiren kişi sayısının aktarımı, olayın bir veri gibi sunulmasına neden olabilir. Bu durum, şiddetin algılanma biçimini değiştirebilir. Ayrıca bazı haberlerde failin öne çıkarılması ya da dramatik unsurların vurgulanması doğru bir yaklaşım değildir. Kullanılan dil ve görseller de bu etkiyi güçlendirebilir. Medya, şiddeti eleştirirken bile kullandığı dil aracılığıyla yeni bir şiddet üretme riskini taşır."
“Haberin izlenme oranını artırma amacıyla detayların abartılması etik sorunlar oluşturabilir”
Şiddet haberlerinin nasıl çerçevelenmesi gerektiği sorusu ise yalnızca gazetecilik pratiğiyle değil, etik sorumluluklarla da doğrudan ilişkilidir. Prof. Dr. Özer, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki dengeye dikkat çekerek haber üretim sürecinde temel tartışmanın burada yoğunlaştığını ifade ediyor:
"Bir haberin kamu yararına olması onun haber niteliğini belirler. Ancak kamu yararı ile kişilik hakları arasında her zaman bir gerilim vardır. Kişilik hakkı doğumdan ölüme kadar devam eden vazgeçilmez bir haktır. Okullarda yaşanan şiddet olayları kuşkusuz kamu yararı taşır ve bu nedenle haberleştirilmesi doğaldır. Ancak bu tür olayların aktarımında kullanılan dil ve detayların dozu önemlidir. Haberin izlenme oranını artırma amacıyla detayların abartılması etik sorunlar oluşturabilir. Burada temel mesele, bilgilendirme amacı ile ticari kaygılar arasındaki dengedir. Medya olayları aktarırken duygusal manipülasyondan kaçınmalı, gerçeği mümkün olduğunca yalın biçimde sunmalıdır. Ayrıca uzman görüşlerine yer verilmesi, haberin daha sağlıklı bir çerçevede değerlendirilmesini sağlar."
“Medya içerikleri bazı psikolojik etkiler yaratabilir”
Son olarak medya içeriklerinin şiddet davranışları üzerindeki etkisine değinen Prof. Dr. Özer, doğrudan bir neden-sonuç ilişkisinden ziyade daha karmaşık bir etkileşim alanına işaret ediyor:
"Medya içerikleri ile gerçek hayattaki şiddet davranışları arasında doğrudan ve tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değildir. Ancak medya içerikleri bazı psikolojik etkiler yaratabilir. Şiddet içeriklerinin sürekli tekrar edilmesi, duyarsızlaşmaya yol açabilir ve sosyal öğrenme yoluyla davranışları etkileyebilir. Ayrıca bireylerde ‘tehlikeli dünya algısı’ oluşmasına neden olabilir. Bu algı, insanların çevreyi olduğundan daha güvensiz görmesine yol açar ve davranışlarını etkileyebilir. Bazı araştırmalarda, yoğun medya tüketiminin belirli bölgeleri daha tehlikeli algılama eğilimi yarattığı görülmüştür. Bu durum hem bireysel hem toplumsal düzeyde bazı sonuçlar doğurabilir. Ancak bu içeriklerin etkisi tek başına belirleyici değildir; daha çok çok faktörlü bir etkileşim içinde değerlendirilmelidir"
“Aileler bu tür olayların kendi çocuklarının okulunda da meydana geleceği endişesiyle psikolojik rahatsızlıklar yaşayabilmekte”
Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo TV ve Sinema Bölümü’nden Doç. Dr. Ülhak Çimen ise şiddet haberlerinin yalnızca medya pratiği açısından değil, daha geniş bir toplumsal ve hukuki çerçevede ele alınması gerektiğini vurguluyor. Doç. Dr. Çimen’e göre haber verme hakkı yasal bir zemine sahip olsa da olayların aktarım biçimi, toplum üzerindeki etkiler açısından belirleyici hâle geliyor:
"Yargıtay verdiği kararlarda haber sunarken basının uyması gereken kuralları; gerçeklik, güncellik, kamu yararı ve öz-biçim dengesi olmak üzere 4 temel başlıkta irdelemektedir. Bilgilendirme hakkı bağlamında ele aldığımızda medyanın okul saldırıları ile ilgili haberlerinde yasal bağlamda herhangi bir sorun gözükmemektedir. Lakin burada olaylara gereğinden fazla gösterilen ilginin olayların doğasını ve anlamını bozduğunu bilmek gerekmektedir. Şöyle ki aileler bu tür olayların kendi çocuklarının okulunda da meydana geleceği endişesiyle gerçeklikten kopacak psikolojik rahatsızlıklar yaşayabilmektedir."
Dijitalleşme ve sosyal medyanın etkisine de dikkat çeken Doç. Dr. Çimen, haberin yayılma hızının kontrolsüzleşmesiyle birlikte toplumsal algının da kırılganlaştığını ifade ediyor. Bu noktada Prof. Dr. Ömer Özer’in “sosyal medyanın hızının algıyı dönüştürdüğü” yönündeki değerlendirmesiyle benzer bir çizgide duran Çimen, özellikle sosyal medyanın kontrol dışı yapısına vurgu yapıyor:
"Geleneksel medya daha kontrol edilebilir bir alan olması nedeniyle bu alanın eleştirilerini daha rahat yapabiliriz lakin sosyal medya akışkan özelliği nedeniyle kontrol dışı bir mecra olarak tanımlanabilir. Belirsizlik, güvensizlik ve güvencesizliğin neden olduğu öfke ve nihayetinde ortaya çıkan şiddet olgusunda medya şiddeti yeniden üretmez lakin şiddet motivasyonunun artmasına katkıda bulunur. Bu tür olayların daha fazla haberleştirilmesi daha fazla şiddetin ortaya çıkmasının motivasyonu hâline gelir."
“Kitle iletişim araçları toplumun şiddet algısı üzerinde değiştirici bir etkiye sahip değildir”
Ancak Doç. Dr. Çimen, Prof. Dr. Ömer Özer’den farklı olarak, medyanın toplumsal algıyı değiştirmediği yönünde daha kesin bir çizgi çizerken, şiddetin zaten toplumsal yapının içinde yerleşik olduğunu savunuyor: "Dolayısıyla medya toplumsal gerçekliği yansıtır. Yani kitle iletişim araçları toplumun şiddet algısı üzerinde değiştirici bir etkiye sahip değildir. Şiddet bizim toplumumuzun zaten normali olarak kendisini kabul ettirmiştir."
Her iki uzman da görsel kullanımının etkisi konusunda benzer bir hassasiyeti paylaşıyor. Özer’in “görsellerin faili öne çıkararak normalleştirme riski taşıdığı” yönündeki uyarısıyla paralel biçimde Çimen de görsel yoğunluğun sınırlandırılması gerektiğini belirtiyor: "Lakin görseller, görüntüler kesinlikle sınırlandırılarak sunulmalıydı. Görsellerin ayrıntılı şekilde sürekli verilmesi hem korku toplumunun katmerlenmesine katkı sağladı hem de olayın gerçek anlamını farklı alanlara kaydırdı."
“Medya bu tür olaylarda rating kaygısını bir kenara bırakarak eşduyumsal davranmalıdır”
Şiddet haberlerinin etik sınırlarına ilişkin değerlendirmesinde Çimen, meselenin yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir zeminde ele alınması gerektiğini savunuyor. Bu noktada Özer’in “kamu yararı ile kişilik hakkı arasındaki denge” vurgusuyla örtüşen bir yaklaşım sergileyen Çimen, medya pratiklerinde duygusal sorumluluğa dikkat çekiyor: "Medya her şeyden önce bu tür olaylarda reyting kaygısını bir kenara bırakarak eşduyumsal davranmalıdır. Allah göstermesin, kendine ve yakınlarının başına gelebilecek bu türden olaylarda neyin gösterilmesi/gösterilmemesi gerekliliği yani vicdani muhasebe temel belirleyici olmalıdır. Medya tetikleyici değil aslında yansıtıcı ve motive edicidir."
Çimen ayrıca şiddet olgusunu yalnızca medya üzerinden açıklamanın yetersiz olacağını, daha geniş bir toplumsal yapı içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunarak, Özer’le bu noktada ortak bir zeminde buluşuyor: "Kitle iletişim araçlarının içeriğinde sadece şiddete odaklanırsak işin içerisinden çıkmamız zorlaşır. Çünkü toplum; hem öfke toplumu hem itiraf toplumu hem tüketici toplumu hem güvensiz toplum gibi bir sürü ahlaki hassasiyetten yoksun medya içerikleriyle haşır neşir olmaktadır."
Çimen’e göre çözüm yalnızca medya düzenlemelerinde değil, toplumsal yapının temelinde yer alan aile ve ahlaki yapının güçlendirilmesinde yatıyor: "Şayet kolektif bir düzelme isteniyorsa ebeveyn ahlakını ilk sıraya koymak gereklidir. Medya nasıl toplumu yansıtıyorsa çocuklar da ebeveyni yansıtmaktadır. Hülaseten yanlış bir hayatı doğru yaşamak için ilk sorumluluk ailenindir."
Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Radyo TV ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Ölçekçi ise tartışmayı daha sistematik bir çerçeveye oturtarak, medyanın şiddet haberlerindeki rolünü yalnızca “aktarma” değil, aynı zamanda “etki yönetimi” üzerinden ele alıyor. Ölçekçi’ye göre mesele, bilgilendirme hakkının sınırlarıyla değil, bu hakkın nasıl kullanıldığıyla doğrudan ilişkili.
“Haber, kamusal yarar çizgisini aştığında sınır ihlali başlar”
Prof. Dr. Ölçekçi, medyanın temel sorumluluğunun kamu yararını gözeterek doğru bilgilendirme olduğunu vurgularken, bu sorumluluğun sınırsız olmadığına dikkat çekiyor: “Bilgilendirme hakkı, kamusal yararın olduğu noktada başlar; ancak bu hak, haberin merak nesnesine ya da tüketim materyaline dönüştüğü yerde sınırına ulaşır. Özellikle yüksek etkili şiddet olaylarında, haberin sunuluş biçimi yeni zararlar üretme potansiyeli taşıyorsa, medya artık etik sınırı aşmış olur.”
Ölçekçi’ye göre halkın haber alma hakkı; failin manifestosu, saldırının teknik detayları ya da mağdurun mahremiyetini kapsamaz. Bu noktada gazeteciliğin temel sınavı, “şiddeti anlatmak” ile “şiddeti yeniden üretmek” arasındaki ince çizgide ortaya çıkar. Ona göre haberin odağı, olayın dramatik yönü değil, toplumsal bağlamı ve çözüm arayışı olmalıdır.
“Medya yalnızca ‘Ne oldu?’yu değil, ‘Nasıl sunulmalı?’yı da düşünmeli”
Ölçekçi, medyanın yalnızca bilgi aktaran bir araç olarak görülemeyeceğini, aynı zamanda toplumsal etkiyi yöneten bir aktör olduğunu ifade ediyor: “Gazetecilik, sadece bilgi aktarma faaliyeti değildir; aynı zamanda toplumsal etki yönetimi sorumluluğudur. Medya ‘Ne oldu?’ sorusunu yanıtlamakla yetinmemeli, ‘Bu bilgi nasıl sunulursa toplumsal zarar en aza iner?’ sorusunu da gözetmelidir.”
Bu yaklaşım, Prof. Dr. Ömer Özer’in “kullanılan dil ve görseller toplumsal algıyı şekillendirir” vurgusuyla örtüşürken; Doç. Dr. Ülhak Çimen’in daha sınırlı etki atfeden yaklaşımından kısmen ayrışıyor. Ölçekçi, medyanın doğrudan belirleyici olmasa da, şiddetin toplumsal algılanma biçimini ciddi ölçüde etkileyebileceğini savunuyor.
“Kontrolsüz şiddet içerikleri korku kültürü inşa ediyor”
Şiddetin medya ve özellikle sosyal medyada sunuluş biçimine değinen Ölçekçi, yoğun ve kontrolsüz içerik dolaşımının toplumsal psikoloji üzerinde belirgin etkiler yarattığını belirtiyor: “Sürekli şiddet görüntülerine maruz kalmak, duyarsızlaşmaya yol açarken aynı zamanda bir korku kültürü inşa eder. Bu durum, bireysel travmaların kolektif bir kaygı iklimine dönüşmesine neden olur.”
Özellikle okul saldırıları gibi vakalarda sansasyonel dil, dramatik müzikler ve çarpıcı görsellerin trajediyi “seyirlik bir malzemeye” dönüştürdüğünü ifade eden Ölçekçi, bu tür sunumların bilgilendirme işlevini aşarak duygusal manipülasyon riskini artırdığına dikkat çekiyor. Bu noktada hem Özer hem de Çimen’le paralel biçimde, görsel ve dil kullanımında sınırlama gerektiğini vurguluyor.
“Failin görünürlüğü arttıkça etik risk büyür”
Şiddet haberlerinde failin konumlandırılmasına özel bir başlık açan Prof. Dr. Ölçekçi, aşırı görünürlüğün taklit riskini artırabileceğini belirtiyor: “Failin adı, fotoğrafı ve hikâyesi mümkün olduğunca sınırlı kullanılmalı. Failin görünürlüğü arttıkça, olayın açıklanması ile dolaylı biçimde yüceltilmesi arasındaki sınır bulanıklaşır.”
Bu değerlendirme, Özer’in “failin öne çıkarılması doğru değildir” görüşüyle doğrudan örtüşüyor. Ölçekçi ayrıca saldırı yöntemlerinin ve teknik detayların gereksiz biçimde aktarılmasının, bilgi vermek ile “kılavuz sunmak” arasındaki çizgiyi tehlikeli biçimde bulanıklaştırdığını ifade ediyor.
Başlık seçimi konusunda da net bir çerçeve çizen Ölçekçi, sansasyonel ve korku uyandıran ifadeler yerine nötr ve açıklayıcı bir dilin tercih edilmesi gerektiğini belirtiyor. Ona göre başlık, merak uyandırmak için değil, anlamlandırmak için kullanılmalı.
“Mağdur odaklı ve çözüm içeren habercilik mümkün”
Ölçekçi’ye göre etik haberciliğin temel unsurlarından biri, odağı failden mağdura ve toplumsal bağlama kaydırmak: “Faili merkezine alan anlatılar yerine mağdur odaklı, bağlam sunan ve önleyici perspektif içeren bir dil benimsenmelidir. Bu yaklaşım hem zararı sınırlar hem de toplumsal farkındalığı artırır.”
Bu noktada uzman görüşlerine ve çözüm önerilerine yer verilmesinin önemine dikkat çeken Ölçekçi, haberin yalnızca bir olay aktarımı olmaktan çıkıp kamusal bilgi üretimine dönüşmesi gerektiğini ifade ediyor. Bu yaklaşım, hem Özer’in uzman görüşü vurgusuyla hem de Çimen’in “eşduyumsal yaklaşım” çağrısıyla kesişiyor.
“Şiddet içerikleri tek başına belirleyici değil, ancak pekiştirici olabilir”
Popüler kültür ve dijital içeriklerin etkisine ilişkin değerlendirmesinde ise Ölçekçi, iki uzmanla da ortak bir zeminde buluşuyor: “Şiddet içerikleri tek başına bireyi saldırgan yapmaz; ancak uygun toplumsal ve psikolojik koşullarla birleştiğinde tetikleyici rol oynayabilir.”
Bu içeriklerin özellikle kırılgan bireylerde mevcut eğilimleri harekete geçirebileceğini belirten Ölçekçi, sürekli maruziyetin şiddeti daha kabul edilebilir bir davranış biçimi hâline getirebileceğini ifade ediyor. Ancak nihai belirleyicinin aile, eğitim, sosyoekonomik koşullar ve toplumsal gerilimler gibi çok katmanlı faktörler olduğunun altını çiziyor.
Prof. Dr. Haluk Ölçekçi’nin değerlendirmeleri, önceki iki uzmanla önemli ortaklıklar taşıyor. Üç isim de:
- Şiddet haberlerinde dil ve görsel kullanımının sınırlandırılması gerektiği,
- Failin aşırı görünürlüğünün risk taşıdığı,
- Şiddetin detaylandırılmasının etik sorunlar doğurduğu,
- Medyanın bilgilendirme ile zarar vermeme arasında denge kurması gerektiği konusunda birleşiyor.
Buna karşılık ayrışma noktası, medyanın etkisinin derecesinde ortaya çıkıyor. Özer ve özellikle Ölçekçi, medyanın algı ve normalleşme üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu savunurken; Çimen daha çok medyanın toplumsal gerçekliği yansıttığını ve etkisinin sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
Sonuç olarak Ölçekçi, tartışmayı “medya şiddet üretir mi?” sorusundan çıkarıp daha kapsamlı bir noktaya taşıyor: “Asıl soru, medya hangi koşullarda şiddeti pekiştirir ya da sınırlar?”
Bu yaklaşım, şiddet haberlerine dair tartışmayı yalnızca gazetecilik pratiği değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk, etik ve medya okuryazarlığı ekseninde yeniden düşünmeyi gerektiriyor.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında çözüm, önce medya ve gazetecilik pratiğinde atılacak adımlarla başlıyor. Medya kuruluşlarının şiddet haberlerinde nasıl bir dil kullanılacağına, hangi görsellerin tercih edileceğine ve başlıkların nasıl atılacağına dair daha net ve etik çerçeveler oluşturması önemli. Gazetecilere yönelik etik eğitimlerin yaygınlaşması da “önce verelim” refleksi yerine daha sorumlu bir habercilik anlayışını güçlendirebilir. Bunun yanında uzman görüşlerine ve olayın arka planını anlatan analizlere daha fazla yer verilmesi, haberin sadece olup biteni aktaran değil, aynı zamanda anlamlandıran bir yapıya kavuşmasına katkı sağlar. Böylece medya, yalnızca bilgi veren değil, etkisini de gözeten bir rol üstlenebilir.
Öte yandan mesele sadece medyayla sınırlı değil. Medya okuryazarlığının eğitimde daha fazla yer bulması, insanların karşılaştıkları içerikleri daha sorgulayıcı bir gözle değerlendirmesine yardımcı olabilir. Sosyal medyada ise özellikle kriz anlarında bilgi kirliliğini azaltacak daha güçlü denetim ve doğrulama mekanizmalarına ihtiyaç var. En temelde ise aileden eğitime, kamu politikalarından sivil topluma kadar uzanan daha geniş bir ortak çaba olmadan, şiddetin hem nasıl anlatıldığı hem de toplum üzerindeki etkileriyle sağlıklı biçimde baş etmek pek mümkün görünmüyor.