Sanat camiasında taciz ifşaları: Dönüm noktası mı?

Haberin Eklenme Tarihi: 29.08.2025 17:22:00 - Güncelleme Tarihi: 29.08.2025 17:27:00

#MeToo hareketi, 2006 yılında Amerikalı aktivist Tarana Burke tarafından, özellikle cinsel tacize ve istismara maruz kalan genç kadınlara destek olmak amacıyla başlatıldı. Ancak o dönemde sosyal medyanın yaygın olmaması nedeniyle hareket, sınırlı bir çevrede kalmıştı.

2017 yılında ise Hollywood’da Harvey Weinstein’a yönelik cinsel taciz iddialarının ortaya çıkmasıyla birlikte, #MeToo hareketi dünya genelinde sinema, televizyon ve tiyatro sektörlerinde derin bir sarsıntı yarattı. Bu ifşalar, uzun yıllardır örtbas edilen taciz ve istismar vakalarını görünür kılarak sessizlik duvarlarının yıkılmasına öncülük etti. Pek çok ülkede kadınlar, sanat dünyasındaki güç dengelerini sorgulamaya başladı ve sistematik bir değişim için güçlü talepler yükseldi.

Türkiye’de ise benzer bir ses yükseltme durumu şu sıralar sosyal medyada kadınlar öncülüğünde gerçekleşiyor. Fotoğrafçı Mesut Adlin’in küçük yaşta biriyle yaptığı iddia edilen mesajlaşmaların sosyal medyada ifşa edilmesiyle başlayan süreç, oyunculuk ajanslarından tiyatro kulislerine, setlerden eğitim ortamlarına kadar yayıldı ve sektörde yeni bir hesaplaşma yaşanmasına neden oldu. Kimi iddiaları avukatı aracılığıyla yalanladı, kimi sessiz kalmayı tercih etti. Kimilerinin gösterileri iptal edildi, kimilerinin filmleri dijital platformlardan kaldırıldı. Bazıları yer alacakları duyurulan projelerden çıkarıldı; bazılarıysa sosyal medya hesaplarını ve paylaşımlarını yoruma kapattı. Yaşanan bu gelişmelerin ardından kadınların güçlü bir şekilde haykırdığını söylemek mümkün: “Bu süreç yalnızca isimlerin ifşasıyla sınırlı kalmamalı. Dayanışma ağlarının güçlendirilmesi, yasal düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi ve sektör içi politikaların köklü biçimde değiştirilmesi, kalıcı ve gerçek bir dönüşümün temelini oluşturmalı.”

“Sadece bir iddiayla insanların ifşa edilmesi ne hukukla ne de vicdanla bağdaşır”

Ancak bu süreçte hukukun ve vicdanın da gözetilmesi gerektiğini unutmamak önemli. “Sadece bir iddiayla insanların ifşa edilmesi ne hukukla ne de vicdanla bağdaşır” diyor Avukat Gülşah Görür. Son dönemde kamuoyunu meşgul eden iddialarla ilgili görüşlerini aldığımız Görür, konunun son derece hassas olduğunu belirtiyor: “Kanunlarımıza göre suçu sabit olana kadar herkes masum kabul edilir. Buna ‘masumiyet karinesi’ denir. Sadece bir iddiayla insanların ifşa edilmesi ve hedef gösterilmesi ne hukukla ne de vicdanla bağdaşır.”

Görür, iddiaların arkasında kişisel husumet, intikam ya da doğruluğu teyit edilmemiş söylentilerin bulunabileceğine dikkat çekerek, taciz vakalarında izlenmesi gereken hukuki süreci şöyle açıklıyor: “Eğer bir taciz durumu söz konusuysa, bunun yolu bellidir: Şikayetçi olunur, somut deliller sunulur ve yargı gereğini yapar.”

“Kadının beyanı esastır” ilkesi, kadınların adalet arayışında önemli bir kazanım olsa da bu ilkenin kötüye kullanılma ihtimali de göz ardı edilmemeli. Görür, “Bu durum toplumsal adalet duygusunu ve hukuka olan güveni zedeler. Masumiyet karinesinin yok sayıldığı, yalnızca iddialar üzerinden insanların linç edildiği bir ortamda, adaletin yerini sosyal medya infazı alır” diyerek uyarıda bulunuyor.

Avukat Görür hem kadınların hem erkeklerin hem de toplumun bu süreçten zarar görmemesi için herkesin daha dikkatli ve sorumlu davranması gerektiğini vurguluyor.

“Mağdur olsanız bile mahkemeye belge veya fotoğraf sunmanız gerekiyor”

Avukat Aylin Esra Eren, sosyal medyada peş peşe gelen taciz ifşalarını farklı bir çerçeveden değerlendirdi. Son dönemde kadınların genellikle video ve fotoğraf yoluyla ifşada bulunduğunu belirten Eren, “Açıkçası çoğunun gerçekten mağdur olduğuna inanıyorum. Benim de takip ettiğim cinsel taciz dosyaları var. Ancak mağdur olsanız bile, yasal süreçte bir iddiayı desteklemek için mutlaka kanıt, belge ya da fotoğraf sunmanız gerekiyor. Ayrıca ‘zaman aşımı’ gerçeği var; pek çok paylaşımda bu süre dolmuş durumda. Bu nedenle bazı kadınlar dava açma hakkını kaybetmiş olabilir. Bu noktada, sektör içi yaptırımların devreye girmesi ve adı geçen kişilerin projelerden uzaklaştırılması önemli bir adım” dedi.

Hukuki süreçlerin uzun, yorucu ve masraflı olduğunu, bilgi eksikliğinin de kadınları geri adım atmaya ittiğini belirten Eren, sosyal medya tepkilerinin kamuoyu oluşturma açısından zaman zaman etkili olabileceğini ifade etti. Buna rağmen ifşanın her zaman tercih edilemeyeceğini vurgulayan Eren, can güvenliğini tehdit eden durumlarda ifşanın ciddi riskler taşıyabileceğine dikkat çekti ve “Herkes sonsuza kadar ifşa edilerek yargılanamaz” dedi.

Savcıların olası yaklaşımına da değinen Eren, “Zamanında başvuru yapılmadıysa, savcı ‘Neden tacize uğradığın anda gelmedin?’ diyebilir. Zaman geçtikten sonra kanıt sunsanız bile bu yeterli olmayabiliyor. Özellikle genç yaşlarda tacize maruz kalan kadınlar ‘Kendimi rezil etmeyeyim’ düşüncesinden sıyrılmalı” ifadelerini kullandı.

Kadınların bu süreçte sesini güçlü şekilde çıkardığını vurgulayan Eren, “Şu ana kadar ‘Suç duyurusunda bulundum’ diyen bir kadın olmadı yanılmıyorsam. Buna karşılık erkekler açıklama yaparak mahkemeye başvuruyor ve aklanmaya çalışıyor. Bu bana oldukça ilginç geliyor” diyerek sözlerini şöyle noktaladı: “Biri beni kalem çalmakla suçlasa ve bunu ispatlayamazsa, savcı dava açmaz. Ama ben istesem o kişiye karşı iftiradan suç duyurusunda bulunabilirim. Şu anda birçok erkek, kadınların hukuki başvuru yapmadığını bilerek bu mekanizmayı kullanıyor. Bu bana çok mantıklı gelmiyor.”

“Kadınlar üzerlerine yapıştırılmış olan bu utancı reddediyor ve iade ediyor”

Hukuki çerçeveyi netleştirdikten sonra, şimdi de ifşaların mağdurlar üzerindeki psikolojik etkilerini ve toplumun bu sürece verdiği tepkileri anlamak için psikologlara kulak vermek gerekirse…

Psikolog Seçil Tezsezen, utancın toplumda çoğunlukla kaçınılan, adı anılmaktan bile çekinilen bir duygu olduğunu söylüyor. Oysa ona göre sağlıklı utanç, bireyin hem toplumsal uyumunu hem de kişisel gelişimini destekleyen bir rehber işlevi görüyor. Tezsezen şöyle açıklıyor: “Sağlıklı utanç, ilişkilerimizde samimiyetin, toplumla uyumun ve hatta bireysel dönüşümün kapısını aralayan bir duygudur. Çünkü utanç, ‘Dur! Bu yaptığın şey sana ya da başkasına zarar verebilir’ diye fısıldar.”

Ancak söz konusu taciz ya da mobbing olduğunda, bu duygunun işleyişi tersine dönebiliyor. Tezsezen, böyle durumlarda utancı hissetmesi gerekenin çoğu zaman hissetmediğini, aksine utancın ortada kaldığını söylüyor. Ve bu noktada, toplumsal sistemin devreye girdiğini vurguluyor: “Ortada bir taciz ya da mobbing varsa, utancı eylemi yapan kişinin taşıması gerekir. Ama tam tersi oluyor. Utanç havada asılı kalıyor. Ve o duygu, kendine bir beden arıyor. Sistem de bu duyguyu en çok kim taşıyormuş gibi görünüyorsa ona yapıştırıyor. Böylece susması gereken konuşuyor, susmaması gereken susuyor.”

Bugünse Tezsezen’e göre, kadınlar üzerlerine yapıştırılmış olan bu utancı reddediyor ve iade ediyor: “Onlarca kadın, ‘Bu utanç bana ait değil’ diyerek onu ait olduğu yere, yani failin olduğu yere yönlendiriyor. Oysa utanç, doğru kişide olsaydı, birinin kötü bir söz söylemesini engeller, bir başkasının elini kaldırmasını durdururdu. Yani koruyucu olurdu. Eğer utanç gerçekten ait olduğu yere giderse, işte o zaman sistem yeniden doğru işlemeye başlar. Bizim görevimiz de bu duyguyu ait olduğu yere göndermek.”

“Televizyon dünyasında taciz olayları kolayca örtbas edilebiliyor”

Uzman Klinik Psikolog Aysu Çelenoğlu öncelikle tacizin ne olduğunu tüm yönleriyle anlattı. “Taciz; tedirgin edici, rahatsızlık veren ve toplum tarafından tasvip edilmeyen davranışların tümünü kapsar. Tacizde sınırların ihlali söz konusudur. Tacizci bunu fiziksel, sözlü, cinsel, duygusal veya maddi taciz şeklinde gerçekleştirebilir” diyen Çelenoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “İş hayatında ve özellikle güç ilişkilerinin belirgin olduğu bazı sektörlerde (örneğin; tiyatro, sinema, televizyon gibi) taciz olayları daha sık yaşanabilmekte ve ne yazık ki daha kolay örtbas edilebilmektedir. Bunun bazı nedenleri vardır. Bahsi geçen sektörlerde kişilerin birbirini kollama kültürü, güçlü olanın yanında olma, o zarar görmesin diye sessiz kalma, tacize uğrayan kişiye baskı yapma ve onu manipüle etme durumu, tacize uğrayan kişinin sessiz kalmasına ve konunun üstünün kapatılmasına sebep olabilmektedir. Böyle bir tablonun içinde kalan kişi; çaresizlik, korku, utanç ve suçluluk hisseder. “Acaba ben mi yanlış anladım?” diye düşünerek çelişkiye düşer. Konuşursa alacağı tepkilerden çekinir. İnsanların kendisine inanmayacağını veya inansa bile destek vermeyeceğini düşünür. İşinden olma ve iftira atmakla suçlanma ihtimalinden korkar. Tekrar iş bulma endişesi ve kariyer kaygısı yaşar. Yapılan çalışmalar; sisteme karşı tek başına ve savunmasız kalacağını hisseden bireylerin susmayı tercih ettiklerini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki bu durum, tacizciye kendini daha güçlü hissettirir. Bu bağlamda, son dönemde sanat ve oyunculuk dünyasında yaşanan taciz ifşalarını değerlendirecek olursak; tacize uğrayan kişilerin seslerini duyurabilmelerinin hem kendi ruhsal iyileşme süreçlerine hem toplumun farkındalığının artmasına, hem de tacizcilerin güçlenerek çoğalmasının aksine, sektörden ve toplumdan dışlanmasına katkı sağlayabileceğini söyleyebiliriz”

Tacize uğrayan kişinin, yaşadığı olayı ifşa etmeye karar vermesinin her zaman kolay olmayacağını savunan Çelenoğlu, “Korku, kararsızlık, utanç, suçluluk, endişe, çaresizlik duyguları kişiyi zorlar. Konuşmaya karar vermek; çoğu zaman kontrolü geri alma, karmaşık duygu döngüsünden kurtulma ve kendini görünür kılma gayretidir. Bu noktada; sektörün, çevrenin ve toplumun tutumu çok önemlidir. Destekleyici bir sosyal çevre, kişinin yaşadıklarını anlatmasına ve ruhsal anlamda iyileşmesine olanak tanır. Yaşadığı olayı ifşa eden kişi ilk başta üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hisseder. Eğer çevresindeki kişiler tarafından anlaşıldığını ve desteklendiğini görürse zamanla bastırılmış duyguları hafifler. Sessiz kalmanın getirdiği yalnızlık ve çaresizlik duygusu azalır. Korku ve endişe yerini, güçlü ve rahat hissetme hâline bırakır. Fakat destekleyici bir sosyal çevre yoksa, ifşa girişiminin sonucu kişi için ruhsal anlamda yıkıcı da olabilir. Linç, iftira suçlaması gibi olumsuz tepkilere maruz kalmak, kişinin dışlanmış hissetmesine ve daha fazla travmatize olmasına sebep olabilir. Güven ve adalet duygusu zedelenir. Unutmamalıyız ki; taciz yalnızca bireyleri değil, toplumu da direkt olarak etkiler. Bu nedenle, taciz olayları karşısında kamuoyu tepkisi oluşturmak önemlidir. Toplumsal farkındalık artarsa, sessiz kalanlar konuşmaya cesaret bulabilir. Kamuoyunun güçlü olması, karar alıcıları etkileyerek, tacizin cezasız kalmamasına imkân tanır” ifadelerini kullandı.

“Sorunlar yüzeye çıkarılıyor ve karşılığında adalet sağlanıyorsa bu pozitif bir dönüşümdür”

“İnsanlık tarihi boyunca tüm dünyada kötü şeyler yaşanmıştır. Ancak yaşananların belleğimize nasıl kazındığı önemlidir” vurgusunu yapan ünlü psikolog, “Eğer maruz kaldığımız veya şahit olduğumuz olaylar içimizde güvensizlik ve adaletsizlik duygusu doğuruyorsa, öfkeli ve tahammülsüz bir topluma dönüşürüz. Fakat sorunlar yüzeye çıkarılıyor ve karşılığında güven ve adalet sağlanabiliyorsa, pozitif bir dönüşüm ortaya çıkar. Bu noktada toplumun sorumluluğu; sorunları ortaya çıkarmaya ve konuşmaya imkân tanımak, yargılamadan dinlemek ve adalete erişimini savunmaktır. Örneğin; 2006 yılında başlatılan ve dünyaya yayılan “Me Too” (Ben de) hareketi milyonlarca kadının (ve bazı erkeklerin) yaşadıkları cinsel taciz, mobbing, istismar deneyimlerini ifşa etmelerine olanak tanımıştır. Türkiye dahil birçok ülkede "Ben de" ifşaları yapılmakta ve hareketin küresel etkisi artarak devam etmektedir. Bu yalnızca bir sosyal medya akımı değil; toplumsal, psikolojik ve hukuki düzeyde küresel bir dönüşüm başlatan cinsel tacizle mücadele hareketidir. Toplumsal açıdan, tacizin ne olduğu konusunda kavramsal bir netleşme sağlamıştır. Rıza kavramı, güç dengesizlikleri, suskunluk kültürü tartışmaya açılmıştır. Özellikle medya, sanat, akademi, iş dünyası gibi kapalı ve hiyerarşik sektörlerde değişim baskısını arttırmıştır. Psikolojik açıdan; sessiz kalan kişilerin konuşma cesareti göstermesine ve geçmiş travmaları ile yüzleşebilmesine imkân tanımıştır. Konuşmanın iyileştirici gücü devreye girmiş, yalnızlık ve utanç yerine dayanışma duygusu gelişmiştir. ‘Sadece ben değilmişim’ düşüncesini yeşermiştir. Hukuki açıdan; ABD ve Avrupa’da, iş yerlerinde taciz politikaları ve mahkemelerde cinsel suçlara dair kanıt değerlendirme kriterleri yeniden düzenlenmiş, onlarca güçlü erkek yargılanmış ve işlerini kaybetmiştir” açıklamasında bulundu.

Uzman Klinik Psikolog Aysu Çelenoğlu sözlerini şöyle noktaladı: “En nihayetinde tacizin ifşa edilmesi hem bireysel hem toplumsal bir yüzleşmedir. Sağlıklı bir yüzleşme süreci; iyileşme, değişim ve dönüşüm için güçlü bir araç olacaktır. Ancak süreç sağlıklı yürütülemediğinde, bazı riskler ortaya çıkarabilir. Kamuoyu tepkisi ile hukuki süreçler arasındaki denge bozulmaz, linç kültüründen uzak, kutuplaşmaya ve cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olmayacak nitelikte bir dil benimsenebilirse olası risklerin önüne geçilebilir.”

Sonuç olarak; son dönemde art arda gelen ifşalar, oyunculuk sektöründe uzun süredir dile getirilemeyen taciz vakalarının gün yüzüne çıkmasını sağladı. Bu ifşalar yalnızca bireysel hesaplaşmalar değil, aynı zamanda sektördeki güç dengesizliklerini ve denetimsizlikleri de görünür kılıyor. Her ne kadar ifşalar, tacizin tamamen önüne geçebilecek yapısal çözümler sunmasa da sessizliği bozan bu açıklamalar, farkındalığın artmasına ve kurumsal düzeyde önlemler alınmasına zemin hazırlayabilir.

Bu sürecin, daha güvenli ve denetlenebilir çalışma ortamlarının oluşturulması yönünde bir başlangıç olması mümkün. Alanında uzman avukat ve psikologlardan aldığımız görüşler de bu dönüşümün hem hukuki hem de toplumsal açıdan dikkatle ele alınması gerektiğini ortaya koyuyor.