30 Ocak 2026

İngiltere Başbakanı Çin’de: Farklı ideolojiler, kesişen gelecekler

Keir Starmer’ın Çin ziyareti, yalnızca güncel bir diplomatik temas değil; imparatorluk mirası, tarihsel travmalar ve kural tanımaz küresel düzende çok taraflılık arayışının kesiştiği stratejik bir moment. İngiltere-Çin ilişkileri, ortak çıkarlar etrafında yeniden şekilleniyor.

Çin ile Birleşik Krallık arasındaki ilişkiler, çağdaş diplomasinin dar zaman aralığına sığmayacak kadar derin, katmanlı ve çelişkilerle yüklü bir tarihe sahiptir. İngiltere adına 8 yıl gibi uzun bir aradan sonra Başbakan Keir Starmer’ın 28 Ocak’ta başlayan ve 4 gün sürmesi planlanan Çin ziyareti, bu nedenle yalnızca güncel bir dış politika hamlesi değil; aynı zamanda imparatorluk mirası, ulusal hafıza ve küresel düzenin dönüşümü bağlamında okunması gereken tarihsel bir an olarak da yorumlanabilir.

İngiltere, kolonyal siyaset inşa geçmişiyle, bilhassa günümüz kemikleşmiş sorunlarını anlamada da kritik role sahip, özellikle 18.-20. yüzyıllar arası pekiştirdiği “modern-faydacı diplomasi” geleneğinin de en önemli temsilcilerinden olsa da uluslararası sistemin norm-kurucu geleneksel aktörlerinden biri olmayı sürdürmekte, yüzyıllar boyunca hukuk, ticaret ve dış siyaset metotları alanlarında belirleyici oyunculardan biri olmanın bakiyesini ustalıkla kullanmaya devam etmektedir. Çin ise daha çok İngiltere gibi aktörleri besleyen anılan “normlar çağı”nda, çoğu zaman eşit bir müzakere zemini yerine, dış müdahale ve zorlayıcı açılma koşulları altında uzunca bir süre gelişmeye çabalamış, son dönemde kendine has sosyalist/komünist-devletçi bir anlayışla yürüttüğü, içte kontrol ve denetimi, dışta ise iş birliğini ve ticari paylaşımcılığı azamide seviyede tutma stratejisi ve buna paralel görece “pasifist” çizgisiyle, bilhassa saldırganlığın ve barbarlığın farklı tonlarının hâkim olduğu uluslararası ilişkilerde pek çok kesim için hâlihazırda “en gözde aktörlerden biri” hâline gelmiştir.

Çin’e yönelik diplomatik hareketliliğin yalnızca Londra’ya özgü olmadığı bu manada not edilmelidir. Örneğin, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un yakın dönemde Pekin’e gerçekleştirdiği ziyaret, Avrupa’nın Çin politikasında artan stratejik özerklik arayışının simgesel bir örneğiyken, burada Avrupa’nın ABD-Çin rekabetinde “üçüncü bir kutup” olarak hareket etmesi gerekliliği vurgulanmıştır. Kanada’dan, yakın dönemde Almanya hatta ABD’ye kadar pek çok ülke de Çin’e ziyaret trafiğini sürdürecek görünüyor. Starmer’ın Çin ziyareti bu bağlamda, çok-taraflılığın ve tarihsel Londra-Pekin hattında yeniden şekillenen daha geniş bir “Avrupa refleksi”nin de bir parçası olarak ele alınabilecektir.

Ziyarette neler konuşuldu?

Ziyaretin gündemi ve basına yansıyan ilk sonuçları, Starmer’ın Pekin’deki temaslarının, beklenen pragmatizmi ve ekonomik odağı teyit eder biçimde şekillendiğini gösterdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile yapılan yaklaşık 80 dakikalık zirvede, taraflar, ekonomik iş birliği ajandalarını karşılıklı genişletme ve ikili ilişkileri “daha incelikli (sophisticated) bir düzeye taşıma konusunda uzlaşmışlardır; bunun somut ifadeleri arasında İngiliz vatandaşlarına 30 güne kadar vizesiz seyahat hakkı tanınması, bazı mallarda gümrük vergilerinin azaltılması ve hizmet sektörlerinde ortak çalışma olasılıklarının araştırılması gibi başlıklar yer almıştır. Ziyaretinde Starmer'a iş ve kültür dünyasından yaklaşık 60 kişilik bir heyetin eşlik ettiği BBC gibi İngiliz resmî yayın organlarında özellikle vurgulanırken; örneğin AstraZeneca (ilaç sanayi) gibi kayda değer İngiliz şirketlerinin bu ziyaret marjında Çin'de yüksek miktarlı yatırım için anlaşma imzaladıkları ayrıca duyurulmuştur.

Çin tarafından ziyaret vesilesiyle vurgulanan bazı mesajlar ise özellikle dikkat çekmiştir. Jinping, süreçte “uzun vadeli ve istikrarlı kapsamlı stratejik ortaklık” kurma isteğini vurgularken, adı geçenin “farklılıkların ötesine geçme” çağrısı gündelik siyasetin ötesinde daha derin anlamlar içeren bir boyutta değerlendirilmektedir. Nitekim Jinping, ABD ve Rusya’yı doğrudan zikretmese de, Çin’in tarihte ve bugün, uluslararası hukuku yıkar surette fütursuzca ve diğer ülkeleri riske atar şekilde genişleme ve askeri müdahalelerde bulunma gibi bir stratejisinin bulunmadığının altını bu ziyaret vesilesiyle tekrar çizmiştir.

Starmer’ın, göreve geldiği günden bu yana bir önceki başbakanlara nazaran daha pozitif mesajlarla, daha diplomatik ve pragmatik surette sürdürdüğü yaklaşım tarzına Çin ziyaretinde de riayet ettiği ayrıca gözlenmiştir. Britanya’nın ekonomik büyüme hedefleriyle ilişkilendirdiği söylemlerinde, tabiatıyla bir nebze başta insan hakları meselelerinin, Hong Kong temelli ihtilafların ve Çin rejiminin “kapalılığı”ndan kaynaklı hususların ağırlığı hissedilse de Çin resmî medyasındaki ilk yorumlarda, “ekonomik pragmatizm” ve “diplomatik hassasiyetler” arasındaki dengenin korunduğuna yönelik söylem dikkat çekti.

Ukrayna’dan İran ve Orta Doğu’ya çalkantılı günlerin sürdüğü bir dönemde, ziyaretin güvenlik ve dış politika boyutlarında ise liderlerin söylemlerinde genel olarak “dünya barışı ve istikrarı için diyalogun önemi” gibi genel bir vurguyla yetinildiği; bu gibi ihtilafların aciliyetinin, ziyaretin ekonomik gündeminin gölgesinde kaldığı ifade edilmektedir. Çin tarafının “hızlı değişen” dünya koşullarında daha fazla iş birliğine, Starmer’ın ise Batı ile Doğu/Çin arasında seçim yapma zorunluluğunu reddederek, ağırlıklı olarak dengeleme stratejisi izlenmesi gerektiğine vurgu yapmaları bu meyanda basına daha fazla yansımıştır.

İdeolojik mesafe ve tarihsel yük

İlk başlıkta özetle bahsettiğimiz diplomatik temasların ötesini görebilmek, sosyal inşa süreçlerini ve yaşanmışlıkları çok boyutlu ve doğru tahlil edebilmek, tüm ülkeler özelinde önemlidir. Bu manada, Çin açısından da örneğin İngiltere gibi bir ülkeyle etkileşim, yalnızca kurumsal aktarım ve modernleşme temaslarıyla sınırlı değildir; aksine derin bir tarihsel travmayı da içerir.

19. yüzyılda Britanya’nın Çin’deki varlığı, özellikle Afyon Savaşları (1839-1860) ve “eşitsiz antlaşmalar” yoluyla, Çin egemenliğinin sistematik biçimde aşındırıldığı bir dönemi temsil eder. Zorla açılan limanlar, ticaret ayrıcalıkları ve Hong Kong’un İngiltere tarafından kolonileştirilmesi (1841-1997), Çin’in kolektif hafızasında Batı’nın “norm taşıyıcı” değil, tek-taraflı fayda prensibiyle “kural-dayatıcı” yüzü olarak yer etmiştir. Bu tarihsel deneyim, günümüz Çin dış politikasında egemenlik vurgusunun, müdahaleye karşı hassasiyetin ve Batı söylemlerine yönelik temkinli yaklaşımın arka planını oluşturur. Dolayısıyla İngiltere-Çin ilişkileri, yalnızca ortak çıkarlar ve çağdaş diplomasi üzerinden değil, aynı zamanda çözülmemiş tarihsel hesapların gölgesinde şekillenmektedir.

Bir zamanlar “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak anılan Birleşik Krallık, küresel sistemde hâkimiyetini 20. yüzyılın ortalarında kaybetse de mirası bugün dahi dünya siyasetine damgasını şüphesiz hâlen vurmaktadır. İngiliz İmparatorluğu’nun yaydığı hukuki, ticari ve siyasi normlar, uluslararası düzenin erken mimarisi olarak kabul edilir. Serbest ticaret rejimlerinden, ortak hukuk sistemine ve demokrasi modellerine kadar pek çok kurum, Londra’dan yayılan fikirlerin yankıları kabul edilir. Çin’in modernleşme serüveni ise şüphesiz farklı bir rota izlemiştir. Yüzyıllar boyunca kendi iç dinamikleriyle şekillenen Çin devleti, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batılı güçlerin baskısıyla tarihin merkezine çekilse de 20. yüzyılda Mao Zedong’un önderliğindeki komünist devrimden 1978 sonrası reform ve açılma politikalarına kadar uzanan süreç, devam eden “kapalı rejim” koşullarına rağmen, Çin’i küresel ekonominin ayrılmaz bir aktörüne dönüştürmüştür.

İşte bu iki tarih -İngiliz İmparatorluğu’nun küresel norm belirleyici rolü ve Çin’in modernleşme sürecinin yükselişi- uluslararası sistemin ideolojik ve yapısal değişimini gözler önüne sermektedir. Bir yanda faydacı-liberal uluslararası düzenin tarihsel simgesi olarak İngiltere; öte yanda devlet kapitalizmi ve egemen piyasa stratejilerinin merkezi olarak Çin. Aralarındaki fark, salt siyasi sistem ya da ekonomik model ayrımından ibaret değildir; aynı zamanda modern devletin ne olması gerektiğine dair farklı tarihsel vizyonların çatışmasıdır denilebilir.

Bu bağlamda, yeni başbakanıyla önemli bir diplomatik temas trafiğine girdiği gözlemlenen İngiltere açısından Çin, uzun süre hem ticari bir hedef hem de imparatorluk ufkunun uzak ama stratejik bir parçası olarak görülmeye devam etmiştir. 20. yüzyılın ortasında imparatorluğun çözülmesiyle birlikte Londra’nın Çin’e bakışı da dönüşmüş; ideolojik mesafe, Soğuk Savaş dengeleri ve sonrasında küresel ekonominin yeniden yapılanması bu ilişkiye yeni katmanlar eklemiştir. Bugün Starmer’ın Pekin’e taşıdığı gündem, bu tarihsel yükten bağımsız değildir: İlişkiler, hele ki son dönem yaşanan ve yaşanmaya devam eden küresel ve bölgesel krizlerle, “Batı” ve “Doğu” kavramlaştırmalarının yeniden gözden geçirildiği bir çağda, artık ne tek taraflı norm ihracı ne de saf ekonomik çıkar mantığıyla sürdürülebilir görünmektedir.

Kural tanımaz dünyada çok taraflılığa inanmak

İngiltere’nin kadim partneri ABD’den ve Amerikan tarihinin en farklı Başkanlarından biri olmaya aday Trump’dan, tabiatıyla ilk tepkiler bu esnada gecikmemiştir; çok değil birkaç hafta önce Starmer gibi Çin’de temaslarda bulunan Kanada Başbakanı Mark Carney’le İngiltere Başbakanı’nın “tehlikeli bir yol”da bulunduğunu kaydeden Trump, Çin’le iş birliğini ima ederek, "Onlar için bunu yapmak çok tehlikeli” demiştir. Öte yandan aynı Trump, kısa süre sonra Çin’e kendisinin de ziyaret gerçekleştireceğini, iş birliği hususuna vurguyla, pek çok yakın tarihli basın toplantısında olduğu gibi, geniş kamuoyuyla paylaşmayı ihmal etmemektedir.

Böyle bir ortamda şüphesiz 21. yüzyılın uluslararası sistemi, giderek daha az kurala, daha çok güç dengesine dayalı bir yapıya evriliyor. Soğuk Savaş sonrası dönemin liberal iyimserliği yerini stratejik rekabete, normatif belirsizliğe ve bölgesel krizlerin sürekliliğine bırakmış durumda. Bu ortamda tek-taraflı yıkıcılığa karşı çok-taraflılık, idealist bir söylem olmaktan ziyade büyük ve orta ölçekli güçler için pragmatik bir hayatta kalma stratejisine dönüşüyor demek şu an için çok da yanlış değil.

İngiltere ile Çin de bir yönleriyle çok taraflılıktan kazanç bekleyen bu grup arasında. Nitekim her ikisi için de “kaderdaşlık fikri”nin, en net biçimde tek taraflı yıkıcılığın insanlığa en derin kâbusları yaşattığı İkinci Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktığı söylenebilir. Avrupa’da bir yandan soykırıma devam Nazi Almanyası’nın hava saldırıları altında İngiltere, Asya’da ise Japon İmparatorluğu’nun gayri-insani metotlarla işgali karşısında Çin, modern tarihin en yıkıcı ve tarihlerine acıyla kazınan savaş deneyimlerini yaşadı. Coğrafyaları, siyasi sistemleri ve toplumsal yapıları farklı olsa da her iki ülke de varoluşsal tehditlerle yüzleşti. Bu yönden bakıldığında, o dönemlere benzer “genişlemeci” ve “kural tanımaz” aktörlerin neden olduğu acıları tekrar yaşamak istemeyen İngiliz ve Çin geleneksel akımlarını, bu dönem filizlenecek yeni çok-taraflı projelerde görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Keir Starmer’ın Çin ziyareti bu bağlamda değerlendirilmelidir. İngiltere, bir yandan transatlantik ittifaklara olan bağlılığını sürdürürken, diğer yandan Çin ile ekonomik ve diplomatik diyalog kanallarını açık tutmaya özen gösterecektir. Ticaret, yatırım ve finansal iş birliği başlıkları, ziyaretlerin görünür gündemini oluşturacakken; insan hakları, güvenlik ve küresel yönetişim gibi konular ilişkilerin sınırlarını belirlemeye devam edecek; bu ikili yapı, ideolojik bir yakınlaşmadan çok, pek çok diğer aktörün içinde olduğu gibi, yıkıcı tek taraflı hamlelere karşı “çok taraflılıkta kontrollü angajman” döneminin süreceğini bize kanıtlayacaktır.

Sonuç olarak da İngiltere ile Çin arasındaki ilişki, “iki farklı ideolojik uç” arasında şekillenen, ancak günümüzün kural tanımaz uluslararası ortamında “birleşen gündemler” etrafında yeniden tanımlanan bir ilişkidir denilebilir. İmparatorluk geçmişinin yükü, savaş yıllarının ortak travmaları ve çok-taraflılık arayışı, bu ilişkiye hem sınırlar hem de imkânlar sunmaktadır. Starmer’ın Pekin temasları, bu uzun tarihsel hattın güncel bir durağıdır: Ayrı yolların, zorunlu olarak kesiştiği yeni ufuklar bu manada nasıl evrilecektir; ülkemizin de aralarında olduğu insani ve kalkınmacı çizgideki aktörlerce de yakından izlenmelidir.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...