NATO’nun doğu kanadını kim savunacak?
Haberin Eklenme Tarihi: 15.06.2026 17:06:00 - Güncelleme Tarihi: 15.06.2026 17:09:007-8 Temmuz tarihlerinde, Ankara'da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi'nin en kritik başlıklarından biri savunma harcamaları ve yük paylaşımı olacak gibi görünüyor. Ancak bu tartışmanın altında daha derin bir mesele yatıyor: “NATO'nun doğu kanadını kim koruyacak?”
Rusya-Ukrayna Savaşı beşinci yılına yaklaşırken, ittifakın doğu sınırları artık teorik bir güvenlik tartışması olmanın ötesinde, doğrudan askerî planlamanın merkezinde yer alıyor. Baltık Denizi'nden Karadeniz'e uzanan, hatta NATO'nun geliştirdiği yeni savunma mimarisi, bugüne kadar büyük ölçüde Amerikan askerî gücü üzerine inşa edildi. Ancak Washington'da değişen siyasi iklim, Avrupa'nın kendi güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği yönündeki çağrıları güçlendiriyor.
Tam da bu noktada, Atlantic Council uzmanlarından, Soğuk Savaş’ın ABD lehine meşhur stratejisti, “Büyük Satranç Tahtası” eserinin yazarı Zbigniew Brzezinski’nin (1928-2017) izinden giden oğlu Ian Brzezinski'nin dikkat çektiği konu, Ankara Zirvesi'nin en önemli tartışmalarından biri olmaya aday görünüyor: “NATO'nun doğu kanadının savunmasında Batı Avrupa ülkeleri yeterince yük üstleniyor mu?”
NATO'nun doğu cephesi ve “Amerikan ağırlığı”
ABD’de siyaset inşası deyince “think tank” (düşünce kuruluşları) ve STK oluşumlarının kayda değer rolü bilinir. Resmî söyleme önemli derece etki eden, hatta resmiyete dökülmeden pek çok ipucunun yakalandığı STK raporlarını, bilhassa Soğuk Savaş sonrasında, 1950’lerden bu yana, Amerika özelinde sıkça bulmak mümkün. 1961 yılında kurulan, merkezi başkent Washington'da bulunan ve geniş bir sahaya dönük faaliyetleriyle bilinen araştırma kurumu Atlantik Konseyi de bu konuda önemli bir yapı. Bu yapı içinde faaliyetlerini sürdüren Scowcroft Strateji Merkezi uzmanlarından Ian Brzezinski de 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasındaki eylemleriyle dünya siyasetini derinden etkileyen Başkan George W. Bush döneminde Avrupa ve NATO Politikalarından Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı olarak görev yapmış askerî bir uzman olarak dikkat çekiyor ve son söyledikleriyle -en azından Avrupa’daki pek çok yetkili için- ihtiyatlı ve belki de karamsar bir döneme işaret ediyor: “ABD okyanusu geçip Doğu Avrupa'yı savunabiliyorsa, Batı Avrupalıların daha fazlasını yapabilmesi ve yapması gerekiyor.”
Nitekim Brzezinski gibi isimlerin dikkat çektiği ABD’nin askerî varlığına ait rakamlar (yalnızca Brzezinski ailesinin de ana vatanı Polonya’da 10 bine yakın), önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Başta Rusya ve Çin gibi, esasen kısa süre önce AB’nin en üst temsilcisi Alman Ursula Von der Leyen gibi yetkililerin “tehdit” olarak nitelendirdiği kamplara karşı, anılan askerî kuvvetlerin omurgasını hâlâ Amerikalı güçler oluşturuyor.
Ancak tabiatıyla bu durum yeni değil. 2. Dünya Savaşı sonucunda Avrupa ülkelerinin başlattıkları bu en yıkıcı savaşla, tabiri caizse “kendi sonlarını kendileri getirmesi”, Soğuk Savaş boyunca da Avrupa güvenliğinin temel garantörünün, günümüze kadar geçerli olduğu şekliyle Washington olması sonucunu doğurdu.
Öte yandan, anılan en yıkıcı savaşın üzerinden yaklaşık 80 yıl sonra bugün koşullar hızla değişiyor. Bir yandan ABD adı konmamış bir oydaşmayla “Avrupa’nın kâbusu” Rusya’yla diyalogu koruma yoluna giderken, diğer yandan dikkatini giderek Hint-Pasifik bölgesine ve Çin rekabetine kaydırıyor. Amerikan kamuoyunda buna paralel, Avrupa'nın savunma yükünü yeterince paylaşmadığının altı çizilirken, on yıllardır “sırtını ABD’ye dayayıp” sosyal kalkınma yolunu seçen bazı Avrupalı siyasetçilerin, güncel durumda sürdürdüğü gözlemlenen “gereksiz” ve “kibirli öz güvenleri” ise kıyasıya eleştiriliyor.
Özellikle Donald Trump'ın yeniden yükselen siyasi etkisi, bu tartışmayı daha görünür hâle getiriyor. Trump yıllardır NATO üyelerini, kendi tarzına da uyumlu şekilde "bedavacı müttefikler" olmakla suçluyor ve Avrupa'nın kendi savunması için daha fazla kaynak ayırması gerektiğini savunuyor.
Bu nedenle Trump’ın da katılımının geçtiğimiz günlerde kesinleştiği, Temmuz ayındaki Ankara Zirvesi'nin şimdiden oldukça kıyasıya bir tartışma ortamını beraberinde getireceği savunma bütçeleri ana başlığına ilave, doğrudan askerî konuşlanmaların geleceğini de gündemde tutacağı aşikâr.
Doğu Avrupa savunuyor, Batı Avrupa izliyor mu?
Şüphesiz, 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı NATO'nun güvenlik anlayışını köklü biçimde değiştirdi. Soğuk Savaş sonrası dönemde ağırlıklı olarak asimetrik/yeni dönem tehditler, kriz yönetimi ve terörle mücadele gibi görevlere odaklanma kararı alan ittifak, yeniden kolektif savunma konseptine dönme zorunluluğu yaşadı. Hem de bu defa, insansız araçlardan maliyeti çok ucuz ama rahatsız edici düzeyde tahribat etkisini sahaya getiren her tür “drone”lara; “etkili askerî teknolojiler herkesin elde edemeyeceği düzeyde pahalı ve ulaşılmazdır” savının süratle değişmeye başladığı bu yeni döneme, NATO da aynı hızla uyum sağlamak zorunda.
Bu dönüşümün en görünür sonucu ise son yıllardaki zirvelerde de sıkça ele alınan NATO'nun "Enhanced Forward Presence-eFP" (“Gelişmiş İleri Varlık/Mevcudiyet”) sistemi gibi girişimleri oldu. Bu noktada, Brzezinski gibi ılıman-şahin kesimler arasında duran uzmanların en sert eleştirisi ise esasen NATO’nun bu dönüşüm çabalarına karşı değil, içindeki bölgesel dengesizliklere yönelik. Doğu Avrupa'nın savunulmasında ABD’ye ilave, bir dönem Sovyetler uydusu olan bölge ülkelerinin kendilerinin de önemli rol oynadığı bu noktada teslim ediliyor. Polonya'nın Letonya ve Romanya'daki varlığı, Romanya'nın Polonya'ya katkıları veya Slovenya'nın Baltık bölgesindeki konuşlandırmaları bunun örnekleri arasında yer alıyor.
Sonuç olarak, doğu kanadında bulunan ülkeler, hem “güvenlik talep eden aktörler” hem de aynı zamanda “güvenlik üreten aktörler” olarak hareket ediyor. Buna karşılık temel eleştiri noktasında ise Batı Avrupa yer alıyor ve reform ve toplumsal kalkınma ortamını son 80 yıldır en fazla kullanan bu ülkelerin, kayda değer askerî güç manasında katkılarının oldukça sınırlı kaldığına vurgu yapılıyor.
Bu durumun özellikle Polonya ve Baltık ülkelerinde rahatsızlık yarattığı ise biliniyor. Çünkü “Rus tehdidi”ni doğrudan hisseden ülkeler, güvenlik yükünün büyük bölümünü kendilerinin ve Amerikalıların taşıdığını düşünürken, aslında bu tablo NATO içerisindeki eski bir tartışmayı da yeniden gündeme getiriyor.
Soğuk Savaş boyunca Batı Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık Sovyet tehdidinin ön hattında yer alıyordu. Bugün ise genişleyen Avrupa ve AB ile güvenlik ekseni doğuya kaymış durumda. Baltık ülkeleri, Polonya ve Karadeniz bölgesi NATO'nun ve tabiatıyla AB’nin de yeni stratejik merkezi hâline gelmiş durumda. Ancak askerî güç dağılımının, hızlı iktisadi ve sosyal gelişimin aksine, bu değişime tam olarak uyum sağlamadığı ortada.
Brzezinski'nin önerisi tam da bu noktada devreye giriyor. Ona göre Batı Avrupalı NATO üyeleri, eFP kapsamında, her ülkede tam operasyonel kapasitede bir muharebe tugayına denk gelecek seviyede askerî varlık oluşturmalı. Bu öneri yalnızca teknik bir askerî planlama meselesi olmanın ötesinde; aynı zamanda siyasi bir mesaj taşıyor: Avrupa'nın güvenliği artık yalnızca Amerikan askerlerinin omuzlarına bırakılamaz.
Bu yaklaşım son yıllarda sıkça konuşulan "Avrupa'nın stratejik özerkliği" tartışmasıyla da doğrudan bağlantılıyken, Avrupa’nın toplumsal açıdan kurduğu geniş sosyal refah devletini de sarsabilecek, yani nüfusunun büyük çoğunluğunu “militarizm” düşüncesinden uzak tutmakla övünen “Avrupa rüyasını” da değiştirebilecek, yeni bir dönemle eş değer olabileceği açık.
“Güvenlik ikilemi”nin çıkmazı: Daha fazla asker, daha fazla güvenlik mi?
Ian Brzezinski gibi eski ve yeni ekolü birleştirmeyi hedefleyen stratejistlerin önerileri ve bu manada, NATO'nun doğu kanadını sürekli güçlendirme yaklaşımı farklı bir soruyu da beraberinde getiriyor: Artacak militarizm ve sürekli savunma refleksleriyle Avrupa; gerçekten daha güvenli mi olacak, yoksa yeni ve daha yıkıcı bir güvenlik ikilemine mi gidiliyor?
Yeniden Soğuk Savaş reflekslerine dönmek; sadece Avrupa için değil, post-modern reflekslerle artık salt güvenlikçi ve kontrolcü devlet anlayışlarının ötesini de görme arzusundaki tüm insanlık için de büyük bir yük ve tedirginlikle eş değer. Ancak bir tarafta NATO'nun yeni tugayları, füze sistemleri ve ileri konuşlanmaları; diğer tarafta Rusya'nın Kaliningrad'dan Belarus'a kadar uzanan bölgelerde artırdığı askerî kapasite varken, “tehdit ve savunma” günlük hayata işleyen ayrılamaz ikili bir kelime grubu hâline çoktan gelmiş durumda.
Uluslararası ilişkiler teorisinde "güvenlik ikilemi" olarak tanımlanan bu durum, tarih boyunca birçok silahlanma yarışının temel nedeni oldu. Bugün de benzer bir tablo ortaya çıkıyor: “silaha karşı silah, füzeye karşı füze, nükleere karşı nükleer.” Ancak bu stratejinin nihai hedefi nedir? Eğer Avrupa'nın geleceği yalnızca daha fazla askerî konuşlanma ve daha yüksek savunma bütçeleri üzerine kurulacaksa, bunun son durağının neresi olacağı belirsiz, belki de dünya savaşlarının işaret ettiği şekliyle gayet de açık. Çünkü tarihin gösterdiği üzere silahlanma yarışları çoğu zaman taraflardan birinin güvenlik hissini artırırken diğerinin tehdit algısını büyütüyor ve bazen kasıtlı bazen kasıtsız bir hamle büyük bir yangına yol açabiliyor.
Burada daha da önemlisi ise olası bir NATO-Rusya krizinin ilk etkilerini yaşayacak olanların, şu an en çok silahlanma yarışından bahseden ABD’nin şehirlerinin olmayacağı gerçeği. Washington ya da Kaliforniya değil; Baltık ülkeleri, Polonya, Romanya ve Karadeniz havzası bu gerilimlerin ilk hedefleri olarak sunulmaya devam ediyor.
Sonuç olarak Avrupa'nın güvenliği yalnızca askerî caydırıcılığa indirgenirse, kıta kendisini yeni bir silahlanma sarmalının içinde bulacakken, hatta en başta endüstriyel dev ama tarihsel sabık Alman devleti ellerini bu konuda ovuşturmayı yoğunlaştırırken, bugün NATO'nun doğu kanadını güçlendirme çağrıları, silinmesi güç bir tarihsel hafızayla Doğu Avrupa-Baltıklar hattında artarak süreceğe benziyor.
Bütün bu nedenlerle önümüzdeki Ankara Zirvesi'nde yeni askerî güçlerin nerede konuşlanacağına yönelik yoğun sorulara ilave, NATO ile Rusya arasında gelecekte nasıl bir güvenlik mimarisi kurulabileceği sorusunun da tartışılması elzem görünüyor. Çünkü Avrupa'nın önündeki asıl mesele, savaşa hazırlanmak ile savaşı önlemek arasındaki hassas dengeyi koruyabilmek olacak. Bu manada, kalıcı istikrarın yalnızca askerî dengeyle muhafaza edilemeyeceği, insani diyalog ve diplomatik kanalların açık tutulmasıyla da daha mümkün olduğu çoğu kesimce biliniyor. Aksi hâlde ise çoğunlukla devlet bürokrasileri, silah şirketleri ve gerilimden beslenen “rasyonel aydın” için “doğal karşılanabilecek” sonuç; huzur, oydaşma ve barış arayışındaki diğer herkesi ise daha yakından ve derinden sarsmaya başlayabilir: “Daha fazla asker, daha fazla füze ve daha fazla korku.”