NATO, Ankara Zirvesi ile yeni dönemin mesajını verdi

Haberin Eklenme Tarihi: 10.07.2026 16:43:00 - Güncelleme Tarihi: 10.07.2026 16:46:00

Ankara'da 7-8 Temmuz tarihlerinde, geniş bir katılımla ve çarpıcı ve başarılı bir organizasyonla gerçekleştirilen 36. NATO Zirvesi, ittifakın rutin bir yıllık liderler buluşmasının ötesine şimdiden geçmiş görünüyor. Tüm üye ülkelerin en üst düzeyde katılım göstermeleri, bu faaliyete verdikleri önemi teyit etmeleri ve zirve sonunda ortak bir deklarasyon yayımlamaları, zirvenin taşıdığı önemi açıkça ortaya koyuyor. Bu zirve aynı zamanda uluslararası güvenlik anlayışının nasıl dönüştüğünü ve gelecekte bizi nelerin beklediğini gösteren önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor.

Soğuk Savaş boyunca, zıt kutuplarla, yani NATO ve Varşova Paktı temelinde "caydırıcılık" üzerine inşa edilen güvenlik mimarisi, bugün çok daha kapsamlı ve aynı zamanda daha belirsiz bir noktaya evriliyor. Yapay zekâ destekli savaş sistemleri, tüm üyelerin katkısıyla birlikte çalışabilir “transatlantik ortak savaş bulutu" anlayışı, hibrit tehditler, uzay ve siber alanların savaşın doğal uzantısı olarak tanımlanması ve -tüm insanlığın korkulu rüyası olsa da- nükleer caydırıcılığın yeniden güçlü biçimde NATO belgelerinde vurgulanması, güvenlik kavramının giderek daha fazla askerîleştirildiğini, gerektiğinde yıkım üzerinden siyasetin devletlerin yeniden önceliği hâline geldiğini gösteriyor.

Elbette Rusya'nın Ukrayna'yı işgali, İsrail gibi gayri-insani aktörler önceliğinde kışkırtılan Orta Doğu'daki kırılganlıklar ve Çin'in yükselen küresel etkisi NATO'nun yeni stratejik arayışlarını açıklıyor. Ancak güvenliğin sürekli tehdit üretimi üzerinden tanımlandığı bir sistem, uzun vadede gerçekten daha güvenli bir dünya mı üretecektir? “Rasyonel” tabanda hareket ettiğini iddia eden pek çok uzman, asker ve diplomat için bu sorunun cevabı tümüyle veya kısmen de olsa “evet”tir. Ancak tarih bize bu tür eyleme dönük sert söylem inşasının, yeni çatışmaların “psikolojik altyapısı”nı hazırlamak için kullanıldığını da kanıtlıyor.

"Ebedî düşmanlar" ile ebedî barış kurulamaz

Uluslararası ilişkiler tarihi bize önemli bir ders verir: Kalıcı güvenlik, güçlü söylem üretimi adına çoğu zaman zıt bir kutba ihtiyaç duysa da kalıcı düşmanlık üzerine inşa edilemez. NATO Ankara Bildirgesi'nde de bilhassa Rusya uzun vadeli tehdit olarak tanımlanırken, İran'ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiği, kendi coğrafyasında azami surette sınırlandırılması önceliği yeniden vurgulanıyor; hibrit tehditler, stratejik rekabet ve nükleer opsiyonları dahi işin içine katan “caydırıcılık” kavramları metnin merkezine yerleştiriliyor. Bunun yanında yapay zekâ destekli askerî kapasite geliştirilmesi ve ittifakın teknolojik savaş hazırlıkları da açık biçimde ifade ediliyor. Bu noktada Çin’in ismi diğerlerinden farklı olarak metinde yer almasa dahi dolaylı surette bu ülkeye karşı bir güvenlik anlatısı net surette hissediliyor.

Tabiatıyla modern ulus-devletler belki de kuruluş doğalarından kaynaklanan bürokratik ihtiyaçların da etkisiyle hiçbir zaman güvenlik kaygılarından bağımsız hareket edemez. Ancak güvenlik söylemi sürekli olarak yeni "ötekiler" üretmeye başladığında, anılan ulus-devletlerin en kayda değer alanlarından biri olan “diplomasi” giderek ikinci plana itilir. Uluslararası sistemdeki çoğu tarihsel dönemeçte görüldüğü üzere, son yıllarda da en büyük sorunlardan biri tam olarak budur: Diplomasinin askerî ve güvenlik doktrinleri altında sürekli ikincil önemde görülmesi veya var olsa da “güvenlik diplomasisi/askerî diplomasi” gibi kavramlarla araçsallaştırılmaktan ve “öz” manasını yitirmekten kurtulamaması.

Nitekim güvenlik artık yalnızca toplumları koruyan bir araç olmanın ötesinde; dış politika üretmenin temel meşruiyet kaynağına dönüşüyor. Bu durum özellikle Türkiye’yi de çevreleyen Orta Doğu ve Avrasya’da çok daha belirgin biçimde görülüyor. Örneğin, İsrail hükûmetinin son yıllarda Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den İran'a uzanan güvenlik merkezli tek-taraflı ve yıkıcı yaklaşımı, esasen neredeyse her askerî müdahaleyi "varoluşsal tehdit" söylemiyle gerekçelendiriyor. Güvenlik elbette her devlet için vazgeçilmezdir ancak güvenliği sürekli askerî güç kullanımına indirgemek, bölgesel istikrar üretmek yerine yeni düşmanlıklar üretir.

Bu noktada, esas prensiplerden biri de güvenlik söyleminin, insanı önceleyen uluslararası hukukun önüne geçtiğinde yıkım ve şiddetin pek çok devlet adına sıradanlaşmasıdır. Bu nedenle kalıcı barışın önündeki en büyük engellerden biri de "ebedî düşman" fikri oluyor. Çünkü ebedî düşman veya düşmanların olduğu bir dünyada, Batı’nın felsefi metinlerindeki ana başlıklardan biri olan “ebedî barış”ın hiçbir zaman mümkün olamayacağı aşikâr görünüyor.

Değişken Amerika, değişmeyen NATO?

Bu bağlamda, Ankara Zirvesi'nin en dikkat çekici çelişkilerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri'nin ittifak içerisindeki rolünü anlamlandırabilmekti. Bilindiği üzere, Donald Trump'ın temsil ettiği siyasal yaklaşım, ilk başkanlık döneminden bu yana (2017-2021) uzunca bir süredir NATO'nun yük paylaşımını sorguluyor. Bu bağlamda, Avrupa'nın savunma harcamalarını artırmasını isterlerken, Trump ve kabine üyeleri çoğu zaman ittifakın dayanışma ruhunu zedeleyen ve geleneksel diplomasi kalıplarının çok ötesinde açıklamalar yapabiliyorlar.

Trump’ın, Ankara Zirvesi öncesinde ve zirve boyunca da İran’a yönelik başlatılan tek-taraflı ABD operasyonları konusunda NATO'dan beklediği siyasi desteği bulamadıklarını söylemesi, hatta başta İspanya olmak üzere bazı üyelere “yük paylaşımı” boyutunda çok daha sert bir söylem kullanması, bahsettiğimiz bu ittifakı zedeleyen yaklaşımın diğer bir örneği oldu.

Öte yandan, burada temel mesele Trump'ın kişiliğine ve söylem tarzına ilave olarak, belki de Amerikan siyasetinin de giderek daha öngörülemez hâle gelmesidir denilebilir. Bir başkan NATO'yu "modası geçmiş" ilan ederken, bir sonraki başkan ittifakı yeniden küresel liderliğin merkezî olarak görebiliyor ancak arka planda aynı Trump gibi tek-taraflı Amerika önceliklerini sürdürebiliyor.

Sonuç olarak, bu kadar hızlı değişebilen bir dış politika anlayışı üzerine uzun vadeli güvenlik mimarisi inşa edilebilir mi? Avrupa'nın son yıllarda "stratejik özerklik" tartışmalarını hızlandırmasının temel nedenlerinden biri de budur. Bu manada, Ankara Bildirgesi'nin Avrupa müttefiklerinin daha fazla sorumluluk üstleneceğini özellikle vurgulaması, aslında Washington'daki siyasi belirsizliğin sessiz bir kabulü olarak da okunabilir. Dolayısıyla bugün tartışılması gereken, salt “ebedî düşman” kampındaki bir ülkenin, örneğin Rusya'nın, oluşturduğu “güvenlik tehdidi”nin ötesine çoktan geçmiş durumda olup, ülkelerin “öngörülürlük sorunsalı” hâline dönüştü. “Ulusal çıkarlar” adına, bir nevi, NATO benzeri en kapsamlı güvenlik oluşumlarının dahi “araçsallaştırılıp araçsallaştırılmayacakları meselesi” hâline geldi.

Farklı liderler, farklı dünyalar: NATO'nun hâlen öngörülmesi zor geleceği

NATO, kuruluşundan bu yana birçok kriz atlattı. Soğuk Savaş'ın sona ermesi, Balkan müdahaleleri, Afganistan operasyonu, Ukrayna Savaşı, İran krizi… Bugünkü yeni dönüşüm ise herkesin dilinde. Çoğu uzmanın söylemekten çekindiği “postmodern belirsizlikler” ağının eşiğinde bir NATO mevcut. Bu noktada, geleneksel devlet kalıplarının da ötesine geçtiğimizin, esasen geleneksel asker ve diplomatlarca da en başta kabulü elzem görünüyor. Zira yalnızca askerî bir ittifak anlayışına kurulu zihniyetle kalmayıp; katalizörü tek bir bireye kadar indirgenebilecek yapay zekâ çağından uzay güvenliğine, kritik altyapılardan çok katmanlı savunma sanayiine kadar uzanan katmanlı bir güvenlik ağından söz ediyoruz.

Öte yandan, açık bir şekilde bu dönüşüm çağının içinde önemli bir liderlik sorunu da bulunuyor. Örneğin, NATO Genel Sekreterleri ile ABD Başkanları arasındaki yakın ilişkiler “Bir uluslararası örgütün gücü, liderlerin kişisel ilişkilerine mi dayanmalıdır; yoksa ortak ilkelere mi?” gibi zor soruları ister istemez akla getirmeye devam ediyor. Tabiatıyla bu tür sorular NATO için olduğu kadar bütün uluslararası kurumlar için geçerlidir. Belki de bugün NATO'nun karşı karşıya olduğu en büyük sınav, askerî kapasitesini artırmak değildir. Asıl sınav, güvenliği sürekli yeni tehditler ve bir veya birkaç ülkenin ulusal çıkarları üzerinden tanımlayan anlayış ile özde diplomasiyi yeniden merkeze koyabilecek yeni bir yaklaşım arasında tercih yapabilmektir.

Bu meyanda Ankara Zirvesi, NATO'nun askerî açıdan güçlendiğini göstermiş olabilir. Ancak kimi kesimlere göre aynı zirve, örneğin Trump’ın zirveyle aynı gün -hem de Ankara’dan- İran’a yönelik bombalamalara ağır şekilde devam edeceğini bildirmesiyle, uluslararası sistemin güvenlik kavramını giderek daha fazla araçsallaştırdığını da ortaya koyuyor.

Türkiye gibi aktörlerin önemi: Topyekûn yıkımın önünde denge siyaseti

Bu noktada Türkiye gibi bölgesel güçlerin, Realpolitik ile insani diplomasi arasında denge kurmaya azami özen gösteren oyuncuların rolünün daha da önem kazandığını kabul etmek gerekir. Türkiye, Karadeniz'de Rusya ile konuşabilen, aynı anda toprakları saldırıya uğrayan Ukrayna'nın bütünlüğünü savunan; NATO'nun önemli askerî güçlerinden biri kalıp Avrupa medeniyetinin önemini teslim ederken, aynı Avrupa’nın pek çok konuda yürüttüğü “ikircikli siyasete” tepkiyi gecikmeksizin verebilen, bu manada örneğin Orta Doğu'da mazlum bir halkın uğradığı soykırım gerçeği karşısında, yukarıda bahsettiğimiz “çıkar sarmalı”ndaki birçok aktör susarken, gayri-insani açmazları yüksek sesle söyleyebilen ender ülkeler arasına girdi.

Şimdi de NATO’nun yeni değişiminde, başta Doğu Avrupa-Baltıklar aksına kadar uzanan daha aktif bir Türkiye’den bahsetmek mümkün görünüyor. Bu çok yönlülük ve aktif diplomasi, "denge siyaseti" kavramının somut karşılığıdır denilebilir. İç-dış siyaset paradigmaları ve gelişmeleri altında eleştirilebilir yönler elbette vardır. Ancak uluslararası sistemin, bugün daha da üst düzey bir yıkımla karşı karşıya kalmaması adına, en fazla ihtiyaç duyduğu şey de anılan bu tür kritik aktörlerin davranışları olacaktır. Çünkü giderek daha fazla aktör, güvenliği yalnızca askerî üstünlük, silah kapasiteleri hatta “kaba güç” üzerinden tanımlıyor. İsrail'in son yıllarda izlediği güvenlik yaklaşımı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Gazze'de ortaya çıkan ağır insani tablo, Lübnan'a yönelik operasyonlar, İran ile doğrudan gerilim ve bölgedeki sürekli askerî tırmanıştan “beslenme hâli”, meşhur 11 Eylül 2001 saldırılarından bu yana ABD öncülüğünde yürütülen "önleyici güvenlik" anlayışının da nasıl kalıcı bir istikrarsızlık üretebildiğini gösteriyor. Nitekim bir devletin güvenliği, başka toplumların sürekli güvensizliği üzerine kurulamaz. Uluslararası hukuk ve en büyük somut çıktısı Birleşmiş Milletler gibi mekanizmalar da bu nedenle vardır. Bugün ihtiyaç duyulan şey insanlığın tarih boyu sürdürdüğü “yeni cepheler açmak” stratejisinden öte; yeni ve belki de geleneksel askerî çözümlerle el ele gitmeyen, alışılmışın ötesinde farklı diplomatik kanallar da açabilmektir.

Türkiye'nin zaman zaman üstlendiği, bazı kesimlerce tezatlıklar barındırdığı söylenen ara buluculuk girişimleri ise bu açıdan küçümsenmemelidir. Çünkü 21. yüzyılın en değerli stratejik kapasitesi, yalnızca savaşabilme yeteneğinin ötesinde, her geçen gün çeşitlenen imkânlarla iletişim kurabilmek ve konuşabilmektir. Diğer bir deyişle, gelinen süreçte bazı NATO ortaklarının “kaç yeni düşman tanımlayabildiğimiz” tercihinin aksine, “kaç eski düşmanı yeniden konuşabilir hâle getirebildiğimiz” stratejisi, belki tekil ulus-devletler için değil ama başta insanlık adına en temel kazanımların başında zikredilmelidir.