Müslüman Ütopyacı: Ali Şerîatî
Haberin Eklenme Tarihi: 9.04.2026 12:01:00 - Güncelleme Tarihi: 9.04.2026 12:04:00Müslüman Ütopyacı Ali Rahnema’nin kitabının adıdır, Ali Şerîatî’yi öyle tanımlamaktadır.
“Mart 1924 yılında açık bir siyasi ve sosyal güç, yeni, güçlü ve üretken düşünce ve duygularla tutuşmuş bir ocak olan Osmanlı hilafetinin yıkılışından sonra İslam, dünyadaki olaylar sahnesinden çekilip gitti. Dünyanın inkılapçı değişimini üstlenen bir dinin, sıcak hareket ve savaş alanlarından camilerin soğuk ve ıssız köşelerine sığındığı, hâlâ kendisine bağlı kalan çürümüş nesil ile birlikte geleneksel ölü hayatını sürdürdüğü ve giderek can çekiştiği görülmektedir. Birçok belirti böyle bir sonu teyit ediyordu. Çünkü Osmanlı'nın yenilgisi sadece siyası ve asken bir yenilgi değil, aynı zamanda İslam kültürünün çöküşü, Müslümanların ruhsal ve düşünsel bakımdan çürümesi, İslam’ın toplumu uyuşturan bir maddeye dönüşmesi, aristokrasinin koruyucu tılsımının ve Türk milletinin onur ve otorite temellerinin yıkılışı demekti. Bu yenilgi, İslam’ın siyasi ve sosyal varlığının da kesin olarak yok oluşu anlamına geliyordu.” [1]
24 Kasım 1933’te Horasan’da Şebziver yakınlarındaki Kahak köyünde doğdu. İlk öğrenimine Mezînân’da başladı, Meşhed’deki Firdevsî Lisesi’nde ve Öğretmen Okulu’nda okudu. Meşhed Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu (1958). Üniversitede öğrenci iken sınıf arkadaşı Pûrân Rezavî ile evlendi. Lisansüstü eğitimi için Fransa’ya gönderildi. Les mérites de Balkh başlıklı doktora tezini Sorbonne Üniversitesi’nde tamamladı (1963). Paris’te bulunduğu süre içinde akademik çalışmalarını disiplinler arası bir ilgiyle zenginleştirmenin yollarını aradı. Ayrıca bu disiplinlerin belli başlı öncüleriyle tanıştı. Bu bağlamda Frantz Fanon, Jean-Paul Sartre, Louis Massignon, Jacques Berque gibi ünlü düşünürlerle dostluk kurdu. Özellikle Massignon, Gurwitch ve Berque’in incelemelerine duyduğu hayranlık, onun kendi toplumunun dinî ve mistik tarihine daha gerçekçi bir şekilde eğilmesini kolaylaştırdı. Öte yandan başta Cezayir olmak üzere bağımsızlık mücadeleleriyle ilgilenip onlara destek sağladı. İran’a dönünce şahlık rejimine karşı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle tutuklandı ve bir buçuk ay hapiste kaldı.
Değişik kurumlardaki memuriyetleri ve kısa süreli öğretmenliğinin ardından Meşhed Üniversitesi’ne öğretim görevlisi olarak kabul edildi (1966). Üniversitedeki dersleri geniş çevrelerde ilgi uyandırmaya başladı. Konuşmalarında yeni bir dil, sunum ve içerik bulan gençler için Şerîatî adı artık geleneksel ve Batılılaşmış bakış açıları karşısında onlardan bağımsız, alternatif bir açılım olarak değerlendirilmekteydi. Ancak bu faaliyetleri yüzünden görevine son verildi (1971). Şiî çizgisinde İslâmî eğitimin verildiği, özellikle Ehl-i Beyt sevgisinin aşılandığı Hüseyniyye-i İrşâd adlı merkezdeki konferans ve derslerinde rejim karşıtlığını devam ettirdiği ileri sürülerek yeniden tutuklandıysa da (28 Eylül 1973) daha sonra çeşitli baskılar karşısında şartlı olarak serbest bırakıldı (20 Mart 1975). Buna göre hiçbir eğitim programına katılmayacak, yazı ve konferanslarına son verecekti. Ayrıca kendisi, ailesi ve yakın çevresi Sâzmân-ı Ittılâat ve Emniyyet-i Kişver (SAVAK) tarafından sürekli göz hapsinde tutulacaktı. Hapishaneden çıkınca devletin kendisine karşı duyduğu güvensizlik artarak devam etti. Şerîatî sınırlı düzeyde de olsa görüşlerini dile getirmeyi hep denedi. Fakat hayatı kendisi ve ailesi için çekilmez bir hâl alınca 16 Mayıs 1977’de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Aynı yılın 19 Haziran’ında Londra’daki evinde ölü bulundu. Taraftarları onun SAVAK marifetiyle düzenlenen bir cinayete kurban gittiğini iddia eder. Bugün İran’da “şehid doktor” diye anılan Ali Şerîatî, Şam’da Hz. Peygamber’in torunu Zeyneb’in kabrinin yanına defnedildi.
İman, devrim ve gençlik: Şerîatî’nin yenilikçi İslam tasavvuru
Ali Şerîatî’nin tasavvur dünyasına yön veren bu etkiler onda köklü bir Müslüman söyleminin doğmasına yol açmıştır. Bu din algısını konuşmalarında sık sık tekrarladığı, “Hayat iman ve cihaddır” sözüyle ifade etmiştir. Ona göre öncelikle yapılması gereken şey; bir yandan dini dinamik bir ideal olarak tasavvur ederken, bir yandan da ulemanın bilinen yöntemleriyle vakit kaybetmek yerine gençliğin dünyasına ulaşmak ve onu biçimlendirmenin yollarını keşfetmekti.
Ali Şerîatî’nin mevcut rejim, Şiî uleması ve seküler aydınlar hakkındaki yaklaşımları her zaman eleştireldir. Şerîatî’nin Doğu-Batı çelişkisini aşma ve İslam'ın çağdaş bir sunumunu gerçekleştirme konusundaki perspektiflerine Cemaleddîn-i Efganî ve Muhammed İkbal'in de önemli etkileri olmuştur.
Yıllar sonra İran Devrimi’ni ortaya çıkaran dinamikler sıralandığında bu ilgi, Şerîatî adının Ayetullah Humeyni'nin adıyla aynı hizada yer almasına yol açacak kadar etkili ve belirleyici olmuştur. Ali Şerîatî'nin üniversitedeki öğrencilik yılları aynı zamanda onun irfani düşünceyle sıkı temas kurduğu dönemdir. Aslında liseden itibaren başta Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin Mesnevi'si olmak üzere tasavvufun belli başlı klasikleriyle ciddi şekilde ilgilenmesi düşüncelerine manevi bir zenginlik katmıştır. Şerîatî, tasavvufun kurucu metinlerinden aldığı imgelerle Şii düşüncesinin belli başlı örneklerini İslam’ın temel vurgusu ve modern argümanlarla ilişkilendirerek gündelik politik tartışmalara giren yeni bir okuma tarzı gerçekleştirmiştir. Çünkü Şerîatî, hem Batı’yı eleştirmeksizin taklit eden laik seçkinlere hem de geleneksel dini liderliğe karşı çıkmaktaydı. Bu sebeple onun İslam toplum bilimi, kendine yabancılaşan arayış içindeki gelişme kuşağına kapsamlı seçenekler sunmak üzere tasarlanmıştı.
İran İslam Devrimi'yle aynı tarihlerde tanınmaya başlayan Şerîatî hakkında onu sağlıklı bir analize tabi tutan çalışmalar Türkçede yok denecek kadar azdır. Genelde yapılan ya ondan aktarılan söylemler üzerinden bir Sünni radikalizmi üretmek veya onu bir Şii fanatiği olarak görüp reddetmektir. Şerîatî’nin gelenekle modernliği uzlaştırma gayreti Cemil Meriç tarafından "göller bölgesinde bir ada" şeklinde tasvir edilmiştir. [2]
Ali Şerîatî, daha doğrusu Şerîatî’nin fikirleri de devrimin gerçekleştirilmesinde çok önemli etkileri olsa ve tüm karşıtlarına rağmen Ayetullah Humeyni tarafından sonuna değin arkasında durulsa da, gerek devrimin büsbütün gerçekleştirilemezliği ve gerekse devrim sonrasındaki bir sıradanlaşma ve geleneğe avdetin etkisiyle, önemli ölçüde bu “devrim olayı”nın dışında kalmıştır. Tıpkı Şerîatî’nin daha solunda kalan aydınlar ve örgütlerin ve Humeyni’nin devrimci çizgisinin daha sağında kalan mollaların, yani klasik Şii öğretisinin de bu olayın dışında kalması gibi.
Devrimci ruh, yalnız aydın ve yeniden yorumlanan İslam
Şerîatî’nin kitapları, 1980’lerden itibaren, Türkiyeli Müslüman okura, ihtiyaç duyduğu devrimci ruh ve coşkuyu kazandırmanın yanı sıra, devrimci bir İslam tarihi okumasının ya da İslam’ın devrimci bir okumasının imkanını ve yolunu da öğretecektir. Beri yandan o, aydınlatmaya çalıştığı kalabalıkların asla gideremediği o kökensel ve olanca yalnızlığına rağmen, bu yalnızlığın fildişi kulesinde sonu gelmez ve bencil bir uzlete çekilmeye yeğlemedi ve çağdaş bir münzevi olarak, aşkı ve şiiri, felsefeyi ve sanatı ve bir dizi Batılı düşünürü de tanıtarak sevdirdi okurlarına. “Devrim” ve “aydın” terimlerinin olumlu anlamı kadar, iman etmenin olumluluğunu da büyük ölçüde ondan öğrenmiştik. Malum, “dindar” olmak çoğunlukla neşesiz, ciddi, tutucu, gelenekçi, mesafeli, soğuk, felsefe ve şiire uzak, aşka ve tutkulara karşı kuşkulu bir yaklaşım anlamına gelmektedir. Özellikle “80” öncesi yıllarda, bir yandan muhafazakarlığın ve gelenekçiliğin etkileriyle, öte yandan ise sözgelimi Gazzali okumalarıyla “yaşlanan”, tüm olumlu katkılarına rağmen Seyyid Kutup ve Mevdudi’nin Batılı literatür ve düşüncelere karşı yarattığı olumsuz havayla Batılı düşünürlerden uzak duran genç kuşak, bir ölçüde Sezai Karakoç ve Cemil Meriç, ama büyük ölçüde de Ali Şerîatî’nin etkileriyle bu taassubunu yenebilecektir.
Şerîatî “dinî” bir çevrede yetişmiştir. Fakat bu tür bir çevrenin nasıl da insana bir zindan hâline gelebileceğini ondan daha iyi kim bilebilirdi ki. Nitekim o sadece bu çevreyi değil, ulusal çevreyi de aşar ve çağrılı olduğu o geleceğe, o insanın dört zindanını aşabilmesinin asla sıradan bir öğretmen olarak kalmakla da gerçekleşemeyeceğini sezinleyerek Paris’e, sosyoloji öğrenimine doğru yola koyulur. Eğiticiler de eğitilmelidir çünkü; farklı bir perspektifle, yabancılaştırmayan bir dolayım, bir yoldan çıkışla ve “yolda olma”nın ancak bir yoldan çıkmayla mümkün olduğunun bilinciyle. Yaşadığı dünyayı daha iyi anlamak için başka bir perspektiften, karşıdan da bakmalı, bakabilmelidir bu içerisinde yaşadığı dünyaya. Bu dünya, ayağa kaldırabilmek için alabildiğine sorgulanmalı, canını acıtıncaya kadar hırpalanmadır. Elbette Şerîatî burada, tıpkı o ışıltılı vitrinlerin önünde durarak alık alık bu vitrinlere bakan Doğulu benzerlerinin Batılı düşünceler önünde alıklaşması gibi kendini yitirmez; tam aksine orada daha bir kendine gelir; tutulu olduğu o “doğulu” esrimeden ayılır. Kendi gerçekliğini ötekinin aynasında gözden geçirir. Bir ölümsüzlük iksiri olmasa da içtiği, bu yaban düşüncelerin saldırısı altına yatırdığı beyninde çakan kıvılcımlarla, Doğulu ya da Batılı olmayan bir “nur”un ışığında, tıpkı o çok sevdiği Buda gibi, yeniden aydınlanır.
Aslında nedir bizleri böylesine alıklaştıran, ya da nedir şu Batının üstünlüğüne dair o artık bir ezber hâline getirilmiş safsatalar, daha bir iyice anlar; kendine gelir anladıkça, uyanır ve aslında onu buralara çağıranın kendisine ne demek istediğini ve kendisinin de geriye, yurduna dönünce ne demesi gerektiğini de daha bir derinlemesine hisseder. Evet, Batılılar yepyeni sözcükler kullanmaktadır. Fakat bu sözcüklerin yeni bir söylem içerisinde yeni bir “configürasyon”a tabi tutulmasıdır; ama bu öyle bir girişim olmalıdır ki, bu sözcükler halkın kalbine bir aşk gibi işlesin, orada devrimci bir coşkuyla rahneler açsın ve asla bir daha unutulmasın.
Şerîatî’ye göre Kur’an’daki Âdem anlatısı sembolik bir anlatıdır (Yine de Âdem’in çocuklarının birbiriyle evlendirilmesi gibi bir geleneksel anlatıdan da kopamaz). “Bize yasak meyveden yemememizi söyleyen Allah’ın iradesi, bizi bu havada tutmak isteyen dört bağ, dört güç, dört zincirdir. İnsan algı ve bilinç aşamasına varınca tarihin, tabiatın, toplumun ve benliğin karar ve etkilerinden kurtulur. Dolayısıyla bu mutlak ve etik bir yasak olmayıp, aşılması belli bir gelişmeye, özgürleşmeye, insanlaşmaya öngörülü olan sosyolojik ve terbiyevi bir sınırdır. [3]
Notlar
[1] Ali Şerîatî, İslam Nedir Muhammed Kimdir, 2011, Fecr Yayınları, s.15.
[2] Necdet Subaşı, Ali Şerîatî, TDV İslâm Ansiklopedisi, 2010, İstanbul, 38. cilt, s. 577-579.
[3] Ümit Aktaş, “Göller Bölgesinde Bir Ada”: Ali Şerîatî (1933-1977), Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi Sempozyum Tebliğleri, İstanbul, 2013, s. 449-450, 456, 464.