Mabedi terk etmeyen filozof: Nurettin Topçu

Haberin Eklenme Tarihi: 7.07.2025 15:36:00 - Güncelleme Tarihi: 7.07.2025 15:40:00

“Bizim de inkılâbımız var. Ancak bizimki yıkıcı değil, yapıcı inkılâp olacaktır. Devirmeyeceğiz, kuracağız, öldürmeyeceğiz, hayat sunacağız. Bir kelime ile bizim inkılâbımız kin ile fitnenin, cehaletle tecavüzün eseri değil; aşk ile yaratıcılığın, ilim ve sevginin eseri olacaktır.” [1] Bu sözlerin yazarı entelektüel camianın en derin düşünürlerinden Nurettin Topçu’ya aittir. Nurettin Topçu genelde Cumhuriyet dönemi Türk düşünce tarihi, özel olarak da Türkiye’deki “muhafazakâr” düşünce çizgisi içerisinde kendine özgü bir kişilik olmanın bedelini fazlasıyla ödeyen bir düşünce adamıdır. [2]

Nurettin Topçu’nun hayatına değinecek olursak, 7 Kasım 1909’da İstanbul Süleymaniye’de doğdu. İlk nüfus kaydında adı Osman Nuri olup Erzurumlu bir ailenin çocuğuydu. Dedesi Osman Efendi, Erzurum’un Ruslar tarafından işgali sırasında orduda topçu olduğu için kendilerine “Topçuzadeler” lakabı verilmişti. Aileden İstanbul’a ilk yerleşen babası Ahmed Efendi, Erzurum’dayken tahıl alım satımı ve canlı hayvan ticaretiyle uğraşmış, daha sonra Çemberlitaş’ta kasap dükkânı işletmişti. Annesi Fatma Hanım Eğinli’diydi.

Topçu’nun çocukluğu, Süleymaniye’de ve 1. Dünya Savaşı yıllarında taşındıkları Çemberlitaş’ta geçti. 1922’de Büyük Reşid Paşa Numune Mektebi’ni bitirdi. Bu sıralarda küçük bir sandıkta kitap ve gazete biriktirme merakı vardı. Mehmed Âkif’in bazı şiirlerini talebelerine ezberleten Türkçe muallimi Nafiz Bey, Topçu’ya hayatı boyunca sürecek Âkif sevgisini aşılamıştır. Topçu, orta öğrenimine Vefa İdadisi’nde devam ederken birinci sınıfta babasını kaybetti. Lise tahsilini yaptığı İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefeye meyletti, 1928’de ise mezun oldu.

Avrupa’da öğrenim görmek amacıyla girdiği imtihanı kazanarak Fransa’ya gitti. Önce Fransızca öğrenmek için Aix Lisesi’ne kaydedildi. Görüşlerini benimseyeceği ve uzun zaman mektuplaşacağı aksiyon (hareket) felsefesinin kurucusu Maurice Blondel’i bu sırada tanıdı. Bir müddet Aix Fakültesi’ne devam etti. İki yıl sonra Strasburg Üniversitesi’ne geçerek felsefe öğrenimi gördü, ahlak kurlarını tamamladı, sanat tarihi lisansı yaptı. 1930-33 yıllarında aldığı sertifikalar; lisans diplomasında ruhiyat ve bediiyat, umumi felsefe ve mantık, muasır sanat tarihi, içtimaiyat ve ahlak, ilkçağ sanat ve arkeolojisi şeklinde belirtilmişti. Bu arada Louis Massignon, Hıristiyanlığa geçip papaz olan Girit asıllı Türk Paul Molla, o yıllarda Paris’te bulunan Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip’le tanıştı. Adıvar’dan sonra Massignon’a Türkçe dersleri verdi. Blondel üzerinden başlayan mistik ilgileri Massignon etkisiyle İslam tasavvufuna, özellikle vahedt-i vücud felsefesine doğru gelişti. Tezinde ve ahlak felsefesinde izleri görülen Hallac-ı Mansur, Yunus Emre ve Mevlana’nın eserlerini okumaya bu yıllarda başlamış olmalıdır. Hıristiyan mistisizmi ve ahlakı konularında Blondel ve Paul Molla’dan faydalanmış olması muhtemeldir.

Strasburg’da ahlak felsefesiyle ilgili hazırladığı Conformisme et revolte (Zamana Uyumculuk ve İsyan) başlıklı tezini 2 Temmuz 1934’te Sorbonne’da savundu ve üstün başarı kazandı. Avrupa’ya tahsile giden Türkler arasında ahlak üzerine çalışan ilk öğrenci ve Sorbonne’da felsefe doktorası veren ilk Türk olmuştu. 1934 yazında Türkiye’ye döndü ve 29 Eylül 1934’te Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak göreve başladı. Bu arada baba dostu Hüseyin Avni Ulaş’ın kızı Fethiye Hanım ile iki yıl sürecek bir evlilik yaptı. Lise müdürü Behçet Gücer’in bazı öğrencilere geçer not vermesi isteğini geri çevirdiği için düğün günü İzmir Lisesi felsefe öğretmenliğine tayin emri geldi. 6 Mayıs 1936-31 Ekim 1937 tarihleri arasında askerliğini yaptı.

İzmir’de bulunduğu yıllarda Hareket dergisini yayımlamaya başladı. Derginin 4. sayısında yayımlanan ve Cumhuriyet’i kuran kadroyu eleştirdiği ileri sürülen “Çalgıcılar” yazısından dolayı 29 Eylül 1939’da İstanbul Vefa Lisesi felsefe öğretmenliğine nakledildi. Burada dört yıl çalıştıktan sonra 20 Ekim 1943’te Denizli İsmet İnönü Lisesi’ne tayin edildi. 4 Ekim 1944’te İstanbul Erkek Lisesi’ne nakliyle birlikte on yıllık sürgün hayatı sona erdi. Arada Vefa ve Haydarpaşa liselerindeki öğretmenlikleri dışında emekliliğine kadar on sekiz yıl burada çalıştı. Bu arada Bergson ile ilgili teziyle felsefe doçenti unvanını aldıysa da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kurullarınca kadroya tayin edilmedi. Yalnız bir süre Hilmi Ziya Ülken’in kürsüsünde ahlak dersleri verdi. Ayrıca 1946-61 yıllarında Robert College’de tarih, 1955-60 yıllarında İstanbul İmam-Hatip Okulu’nda psikoloji, felsefe, din psikolojisi ve dinler tarihi öğretmenliği yaptı. 1960 ihtilalinden sonra bu ek görevlerine son verildi. 20 Kasım 1974’te yaş haddinden emekli oldu. Kısa süren bir hastalıktan sonra 10 Temmuz 1975’te vefat etti. Ertesi gün Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Topkapı Kozlu Kabristanı’na defnedildi. Fransa dönüşünde çocukluk arkadaşı Sırrı Tüzeer vasıtasıyla Nakşi Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekkine Efendi ile tanışan Topçu hayatı boyunca etkileneceği Abdülaziz Bekkine’ye intisap etti.

Topçu’nun hayatına değindikten sonra fikirlerine değinecek olursak, modern Avrupa ilim ve felsefesi hatta akılcılığı, sınırları ve Türk kültürüyle irtibatları yerinde ve doğru çizilmek şartıyla üst bir anlam ve değere sahiptir. Onun için yarınki Türk cemiyetini yoğuracak ruh, eski Asya’nın hikmetiyle Kur’an’daki ilhamı kendinde birleştirdiği hâlde Garp’ın dört asırlık ilmine hayran, zihniyetine sahip, felsefesine aşina olacak Anadolu dervişinin ruhu olacaktır. Onun ifadesiyle, “Hakikatte bu dava İslam’ın özünde barınan hak davasıdır. Sosyalizm, çiğnenmesi hâlinde Allah’ın da affetmeyeceğini bildirdiği kul hakkının müdafaasıdır.” [3]

Sanat idealdir

Gerçek sanatkârlar her zaman realitenin üstüne çıkmışlardır. Fakat bunun için önce realiteye hâkim olmak ve ikazlarından faydalanmasını bilmek gerekir. Mesela Michelangelo ve Mimar Sinan, “her ikisi de mü’min, ikisi de kuvvetle hâkim oldukları realitenin bütün ikazlarından faydalanmasını ve böyle bir realizmden bir hamlede mistisizme sıçramasını bilen dâhidirler.” O hâlde sanat bir dava, bir ideal, bir iradedir.

Topçu başka bir yazısında sanat hakkında daha net ve daha ayrıntılı bir tarif verir: “Sanat, dıştaki varlıklara akseden bizim kendi hayallerimiz ve kendi tasavvurlarımızdır. Hatta en ileri derecesinde, bizim kendi çevremizdir.” Bu tarifin, Almanların “einfuhlung” dedikleri, en kısa ve net tarifiyle “bir objede kendi kendimizden duyduğumuz haz” manasına gelen sempatik sembolizmi ihtiva ettiği söylenebilirse de Bergsoncu bir “einfuhlung” anlayışına daha yakın olduğu açıktır. Bergson’un, “einfuhlung” nazariyesinden sübjektivist bir nitelik taşımasıyla ayrılan estetik sezgisi, “eşyanın tam orta yerinde, ikisinden de müstakil bir birleşmedir, bu birleşmede dış dünya kendi hususiyetini asla kaybetmez ancak benliğin bir an için eşyanın karakteri içine sığınarak” onu olduğu gibi tanıyabilmesi için gösterilen bir gayrettir. Bir gayrettir, çünkü sanatkâr eserini meydana getirirken duyduğu heyecanı tesadüfen değil, isteyerek ve arayarak bulur. İnsanda sanattan da önce gelen bir aşk vardır; sanatın özü, iradenin derinliklerinde ve aşkın hareketinde bulunur. Bu aşkın hareketin, yani sanat iradesinin kaynağı ise imandır.

Topçu estetik ve mistik olmak üzere iki türlü iman bulunduğunu ve birinden sanatın, diğerinden ise dinin doğduğunu söyler. İmanın kaynağında doğan sanat iradesi, sanatkârı realitenin üzerinde bir yaratıcı iktidara sahip kılmaktadır. Ancak bu manada sanat “kurtarıcı bir vehim” olmaktan öte bir mana taşımaz. Bu vehimden, insanın kendisinden başkasına sığınması demek olan aşk (sanat aşkı) doğar. Aşk, bir bakıma iradenin bütün kuvvetleriyle bir aldanışa teslim olmasıdır. “Sanatın konusu olan hayaller, sanatkârın hayal gücünün eseri olduğuna göre, sanatın konusu varlıkla yokluk arasında bir seçim hâline geliyor ve sanatın dünyası âdeta yokluğun eşdeğeri oluyor.”

Ben bu heykeli kırmak istiyorum

Büyük sanatkârların ıstırap kaynağı işte bu yokluktur. Yokluk ise iradeye nazaran vardır. İradenin ağır yükü altında bunalan ruh önce tabiata ve insanlara koşar. Ne var ki hiçbirinden ıstıraplı çağrısına cevap alamaz, bunun üzerine tabiatı ve insanları itham etmeye başlar: “Aşkın, ıstırabın, sefaletin olduğu gibi büyük şereften en karartıcı zillete düşmenin tadını da aldım. Hayatı ve insanları bu alçalma içinde tanıdım. Herkes kendisine tapılmasını istiyor. Ben bu heykeli kırmak istiyorum.” Sanatkârın içindeki melodi, artık aşk ile ölüm arasında bir gidip gelme hâlini almıştır.

Topçu, sanatkârın bu manada yalnızlığını ve ıstırabını “Sanatkâr” adlı yazısında çok güzel anlatır: “Fâni varlığımı gıda yaparak yarattığım eserde gördüğünüz sefalet kahramanı, ruhunun herkesten kuvvetli olduğunu sandığı halde hayatın çukurunda sürünen kahraman, işte o bendim. Kâh kendisiyle eğlenen, kâh muvaffakiyet dilenen gururlu dilenciyi tanıdınız mı? O, ruh istihzasından kendine gurur hissesi çıkarmasını bilen samimi sahtekârlık benim san’atımdı. San’atım, bu Allah’la rekabete yeltenen aciz ve inatçı ruh, bana tek kıymetdâr hediye bırakan sevgilimdir: ıstırap! (..) İstemiyorum, artık sizin mukadderatınıza bağlanarak, sizden halas umarak yaşamak istemiyorum. Gidiniz insanlar, beni yalnız bırakıp gidiniz, belki bu yalnızlıkla birlikte selameti bulurum.”

Topçu’ya göre büyük sanatkârlar aynı zamanda büyük mustariplerdir. Bu ıstırabı sevimli yapan ise “içerisinde taşıdığı sonsuzluk iradesine bağlı sonsuz cilvelerdir.” Sanatkâr için ıstıraptan kurtuluşun tek çaresi ebedî ve mutlak varlığın yanında karar kılmak, “Sanatkâr” adlı yazısındaki ifadesiyle birlikte selameti bulmaktır. İrade böylece sanattan dine geçer. Zira irade hiçbir yerde nihayete ermez, sürekli olarak kendi kendisini aşar. [4]

Anadolu medeniyeti üzerine fikirler

Topçu’nun Anadoluculuk fikrine değinecek olursak; Anadoluculuğu, İslamsız milliyetçilik anlayışı karşısında oluşturulmuş bir tez olduğu gibi, Türk unsurunu görmezlikten gelen İslamcılık anlayışına da tepkinin adı olmuştur. Başka bir ifade ile Anadolu milliyetçiliği, Topçu’nun İslam’a bakışından doğan bir anlayışı ifadelendirmektedir. Burada da baskın rol İslam’ındır. Anadolu coğrafyasında İslam’ın ruhuna dayanan milliyetçilik anlayışında olan Topçu, bu yüzden milliyetçiliğin kökenlerini, İslam’dan evvelki Türk unsuruna bağlayan girişimi, manalı bir girişim olarak değerlendirmemektedir. Bu tarih tezi, Türklerin Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bir araya gelmelerinden çok daha önce medeniyete katkıda bulunmuş oldukları fikri üzerine inşa edilmiştir. Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Tarih Tetkik Cemiyeti tarafından hazırlanan tarih kitabında; Türk’ün tarihi, dört bin yıl evvel Anadolu’da yaşayan Etilere kadar götürülmektedir. İyi niyetli bir düşüncenin eseri olan bu tezle aslında ortaya konulmaya çalışılan şey, Türklerin Batı medeniyetinin bir parçası olduğu varsayımını bir gerçek olarak sunmaktı. Böylece Batı dünyasında yer edinmeye çalışan Türkiye’nin Batılı devletlere, “Biz sizdeniz” mesajı verilmiş olacaktı.

Topçu’ya göre bu tez hangi amaçla ortaya atılırsa atılsın, gerçekçi bir tez değildir. Çünkü İslam olmadan evvelki Anadolu bize benzememektedir. İslam, onun ruhunu değiştirmiştir. Bu ruh başkalığı, Anadolu’nun İslam’dan evvelki tarihini yakından benimsemeyi önlemektedir. Topçu aynı zamanda belirtir ki Türk’ün köken olarak kendilerine dayandığı iddia edilen nesiller, insanlık medeniyetine katkı sağlamak şöyle dursun, Anadolu coğrafyasında medeniyeti zedeleyen unsurlar olmuşlardır. Bu vatanda Helen nesilleri, toprağa bağlı halkın değerlerini zedelemiştir. Eti çocuğu Tanrı’ya el kaldırmıştır. Makedonya çocukları, burada barbar zorbalığı yaratmışlardır. Kısaca İslam’ın güneşi bu ülkede doğuncaya kadar burada yer yer tahrifler olmuştur ve bunlar Anadolu’yu içinden yaralamıştır. [5]

Son söz olarak Nurettin Topçu sıradan bir düşünür portresi çizmediği görülmektedir. İsyanın bile ahlakının olması gerektiğine inanır. Türklük ve İslamlığı birbirinden koparılmayan iki unsur olarak bir potada eritmeyi başarmış bir ahlak filozofu olarak tarihteki şerefli yerini almıştır.

Notlar

[1] Ahmet Tabakoğlu, Nurettin Topçu ve İslâm Sosyalizmi, Toplu Makaleler I: İktisat Tarihi, İstanbul, 2005, s. 462.

[2] Şükrüye Eren, Nurettin Topçu ve Milliyetçilik, Tezkire, 4. sayı, Ankara, 1992, s. 141.

[3] İsmail Kara, Nurettin Topçu, TDV İslam Ansiklopedisi, 2012, 41. cilt, s. 248-252.

[4] Beşir Ayvazoğlu, Nurettin Topçu’nun Sanat Felsefesi, İlim ve Sanat, 3. sayı, Ankara, 1985, s. 45-46.

[5] M. Zeki İşcan, Nurettin Topçu’nun Milliyetçilik Anlayışında İslâm Unsuru, EKEV Akademi Dergisi – Sosyal Bilimler -, 6. cilt, 11. sayı, Erzurum, 2002, s. 56-57.