Gorbaçov’dan Trump’a “emperyal yorgunluk” gerçeği
ABD, "Sovyetleşiyor" mu? Gorbaçov’un reformlarıyla sarsılan SSCB’nin 35 yıl önceki dramatik çöküşü, bugün Trump liderliğindeki ABD’nin derin kutuplaşması ve hegemonik aşınmasıyla yeni bir analojiye dönüşüyor. Küresel meşruiyetini yitiren "Emperyal Akıl", bir imparatorluk yorgunluğunun eşiğinde mi?
Soğuk Savaş’ın son yıllarında Mihail Gorbaçov’un öncülük ettiği Perestroyka (Yeniden Yapılanma) ve Glasnost (Açıklık/Şeffaflık) reformları, yalnızca 1985-1991 periyodunda Sovyetler Birliği’nin iç dönüşümünü değil, aynı zamanda 20. yüzyılın son çeyreğinde en büyük jeopolitik kırılmalardan birini tetiklemişti. Aradan geçen yaklaşık 35 yılın ardından, bu defa, anılan “Sovyet realitesi”nin tam karşı kutbundaki Amerika Birleşik Devletleri’nin, derin iç bölünmeler, siyasal kutuplaşmalar ve küresel rolüne dair artan ahlaki sorgulamalarla, benzer bir tarihsel eşiğe yaklaştığı yönündeki yorumlar giderek yaygınlaşmaktadır.
Bu manada özellikle 2017-2021 yılları arasındaki ilk döneminden sonra, 2025 itibariyle ikinci başkanlık dönemine çok daha hızlı ve çoğu kesime göre “etkin” başladığı görülen Donald Trump idaresi altında, ABD’nin yaklaşık bir asırdır örmeye çabaladığı “emperyal aklı”ndaki mevcut yanlışlar her geçen gün daha görünür hâle gelmektedir. Bu bağlamda, tekil örneklerden yola çıkıldığında örneğin, Filistin’deki on binlere mal olan ve Birleşmiş Milletler’in bağımsız denetçilerince “soykırım” gerçekliğiyle nitelendirilen mezalim, şüphesiz sadece İsrail’in tüm dünyayı karşısına alan fütursuz ve vahşi saldırganlığıyla değil; bu devlete, Trump ve ondan önceki pek çok ABD Başkanı’nın kayıtsızca sunmaya devam ettiği politik ve askerî destekle açıklanmakta, dünyadaki milyonlar tarafından artık hiç olmadığı kadar sert surette eleştirilebilmektedir. Diğer bir deyişle Filistin benzeri deneyimler, ABD için en önemli sorunlardan birinin, yani “tekil ülke çıkarları ve ideolojik saplantılar adına ülkelerin ve binlerce masumun heba edilebileceği” gerçeğinin hâlen en çıplak hâliyle devam ettiğinin simgeleri olarak kalırken, ABD nüfuz alanının, hâlihazırda fiziken olmasa da zihinlerde hem ülke içinde hem tüm dünyada yıkılmayı sürdürdüğünü bize göstermektedir.
Bu çerçevede bu özet analiz, Sovyet çöküşü ile ABD’nin güncel krizleri arasında kurulabilecek analojileri temkinli bir çerçevede ele alarak, benzerlikleri, temel farkları ve olası gelecek senaryolarını, ileri düzey araştırmalar için göz önüne getirmeyi amaçlayacaktır.
“Emperyal yorgunluk”: Büyük güçlerin ortak kaderi
İmparatorlukların tarihsel serüveni incelendiğinde, askerî yenilgilerden ziyade uzun süreli ekonomik ve toplumsal aşınmanın ve “körleşen idareler”in belirleyici olduğu görülür. Sovyetler Birliği’nin son döneminde bu manada yaşanan temel sorunlardan biri, merkezî gücün taşıdığı küresel yük ile iç kapasite arasındaki uyumsuzluktu. Doğu Avrupa üzerindeki askerî ve siyasi kontrol, Afganistan Savaşı (1979-1989) ve ABD ile sürdürülen maliyetli silahlanma yarışı, Sovyet ekonomisinin taşıyamayacağı bir baskı yaratmıştı. Bu durum, ideolojik söylemin giderek inandırıcılığını yitirmesine ve “emperyal yorgunluk” hissinin yaygınlaşmasına yol açtı. Bu olumsuz tabloya ayrıca, normatif bağlamda tüm dünyada olduğu gibi Sovyet coğrafyasında da giderek belirginleşen “insan hakları”, “haklar mücadelesi”, “muhalif hareketlerin giderek güçlenmesi” gibi unsurlar da katılınca Sovyetler’de 1975-1991 arası gözlemlenen hızlı çözülme daha anlaşılır hâle geldi.
Benzer bir yorgunluk hâli, günümüz ABD’sinde de farklı biçimlerde gözlemlenmektedir. Orta Doğu’daki uzun süreli askerî angajmanlar, NATO içindeki güvenlik yükümlülükleri ve eski rakip Rus gücüne karşı dengeyi sağlamaya çalışırken, yeni rakip Çin ile giderek artan stratejik rekabet, ABD kamuoyundaki huzursuzlukları daha yüksek sesle gündeme getirmiştir. Yeni idarecilerce “America First” gibi söylemler de bu yorgunluğun popülist bir ifadesi olarak okunabilir. Burada dikkat çekici olan, emperyal yorgunluğun yalnızca dış politikaya değil, iç siyasetteki meşruiyet tartışmalarına da artarak sirayet etmesidir.
Ancak iki ülke arasındaki temel fark, bu yorgunluğun yönetilme biçiminde ortaya çıkar. Sovyetler Birliği, şüphesiz ideolojik ve kurumsal olarak katı bir yapıya sahipti; reform ihtiyacı kabul edildiğinde dahi, sistem bu reformları sindirebilecek esnekliğe sahip değildi. ABD ise daha adem-i merkeziyetçi, çok aktörlü ve pragmatik bir yapıya sahiptir. Bu durum, emperyal yorgunluğun ani bir çöküşten ziyade uzun vadeli bir dönüşüm sürecine evrilme ihtimalini artırmaktadır.
“Sovyet çöküşü”nden 35 yıl sonra yeni bir çözülme mi?
Sovyetler Birliği’nin dağılması, çoğu zaman ani bir olay gibi algılansa da gerçekte uzun bir çözülme sürecinin sonucuydu. Ekonomik verimsizlik, teknolojik geri kalmışlık, ideolojik dogmatizm ve birey/insan gerçekliğinin evrende hiç yokmuşçasına çizilen gelecek tasavvurlarıyla final perdesinde devlet, toplumsal rızayı en küçük meselelerde bile yeniden üretmeyi imkânsız hâle getirmişti. Gorbaçov’un reformları bu sorunları çözmeyi amaçlasa da merkezî otoritenin zayıflaması süreci hızlandırdı ve git gide değişen, modernleşen ve insani iletişim imkânları artan uluslararası sistemin de etkisinde “yıkılmaz Demir Perde” kontrolsüz ve oldukça da hızlı bir biçimde çözülmüş oldu.
ABD bağlamında ise “çözülme” kavramı şüphesiz daha farklı bir anlam taşımaktadır. Burada söz konusu olan, devletin fiziksel ya da kurumsal çöküşünden ziyade, hegemonik anlatının aşınmasıdır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve serbest piyasa gibi kavramlar hâlâ resmî söylemin merkezinde yer alsa da bu değerlerin uygulamadaki karşılığına dair ciddi şüpheler bulunmaktadır. Seçim süreçlerinin meşruiyeti, yargının tarafsızlığı ve medyanın güvenilirliği konularında yaşanan tartışmalar, ABD’nin iç bütünlüğünü zorlamaktadır. Birey/insan unsuru ise yine hikâyenin merkezindedir. Sadece içte değil, küresel meselelerde de daha etik ve daha adile yönelik bir beklenti, “Günün sonunda faydam ne olacak?” şeklinde hareket eden kesimlerin olmasa da toplumun farklı gruplarında merkezde konumlanmaktadır.
İşte bu noktada “Gorbaçov dönemi” veya “Trump dönemi” gibi periyotlar, “bir kırılma anı” olarak öne çıkar. Trump, ABD’nin küresel liderlik iddiasını sorgulamakla kalmamış, aynı zamanda içerdeki kurumsal denge mekanizmalarına da meydan okumuştur. Bu durum, bazı yorumcular tarafından ABD’nin “Sovyetleşmesi” olarak tanımlansa da şüphesiz taban tabana zıt anılan toplum örneklerinde bu tür bir analoji sınırlıdır. Ancak yine de Sovyetler Birliği’nde devlet ideolojisi çökerken, ABD’de resmî ideoloji değil, devlet eliyle örülen ve son yüzyıldır perçinlenen ideolojik uzlaşma çözülmektedir denilebilir. Bu da sürecin daha dağınık ve öngörülmesi zor bir seyir izleyeceğini bize göstermektedir.
Gorbaçov ve Trump: Reformculuk, elitlerin ayrışması ve içten aşınma
Gorbaçov ve Trump, “nevi şahsına münhasır” ve kritik periyotların karşılaştırılması gerekli kritik figürleri olarak değerlendirilebilir; ancak bu karşılaştırma dikkatli yapılmalıdır. Gorbaçov, Sovyet sistemini kurtarmak amacıyla reformlara girişmiş, fakat bu reformların yaratacağı zincirleme etkileri öngörememiştir. Onun temel hatası, ideolojik çözülmenin devletin varlık sebebini de ortadan kaldıracağını geç fark etmesidir.
Trump ise reformist bir liderden ziyade, pek çok yorumun da işaret ettiği şekliyle, mevcut düzeni kendi siyasal çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeye çalışan bir figürdür. Trump’ın yaklaşımı ideolojik olmaktan çok pragmatik, hatta zaman zaman postmodern ve nihilist etkiler taşıyan bir zeminde ilerlemektedir. Modern kurumların meşruiyetini sorgulaması, ABD sistemini bilinçli bir dönüşüme sokmaktan ziyade, var olan çatlakları derinleştirmiştir.
Bu fark, iki liderin tarihsel rollerini de ayrıştırır. Gorbaçov, modernist bir çizgide ilerlemeyi hedefleyerek, istemeden de olsa bir imparatorluğun sonunu getiren lider olarak tarihe geçmiştir. Trump ise ABD’nin küresel rolünün ve iç siyasal dengesinin artık eskisi gibi sürdürülemeyeceğini açığa çıkaran ve bilinen modern-kalıpları kıran bir katalizör işlevi görmüştür. Bu bağlamda Trump, ABD’nin çöküşünün değil, yeni bir post-modern entitenin doğum ve dönüşüm sancılarının sembolü olarak değerlendirilebilir.
Bu çerçevede, bu nevi tarihte de sıkça irdelenen “emperyal akıl” ve imparatorlukların çözülme süreçlerinde belirleyici olan unsurlardan biri de tepedeki isimlere bağlı olan siyasal ve bürokratik elitler arasındaki uzlaşının bozulmasıdır. Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov dönemine gelindiğinde karşı karşıya kaldığı en kritik sorunlardan biri, parti içi kliklerin birbirini kilitlemesiydi. Reformcular, sistemin ancak ekonomik ve siyasal açılımlarla ayakta kalabileceğini savunurken; sertlik yanlıları, ki Gorbaçov döneminde de katı askerî müdahalelere ve insani dramlara devam edebilmişlerdir, ideolojik ve askerî kontrolün gevşetilmesinin devletin çözülmesine yol açacağını düşünüyordu. Bu iki kanat arasındaki mücadele, karar alma süreçlerini felç etmiş ve merkezî otoritenin etkinliğini aşındırmıştır.
ABD’de ise benzer bir elit bölünmesi, farklı bir tarihsel ve kurumsal bağlamda ortaya çıkmaktadır. Trump dönemi ve sonrasında Amerikan elitleri açık biçimde iki ana eksende ayrışmıştır. Bir yanda küreselleşmeden fayda sağlayan, çok taraflı kurumlara ve liberal uluslararası düzene bağlı küreselci–kurumsal elitler; diğer yanda ise ulus-devlet vurgusunu öne çıkaran, ticaret savaşlarını ve göç karşıtı politikaları savunan popülist–muhafazakâr ve milliyetçi elitler bulunmaktadır. Bu ayrışma, yalnızca ideolojik bir farklılık değil, aynı zamanda ABD’nin küresel sistemdeki rolüne dair temel bir vizyon çatışmasıdır denilebilir. Ancak tabiatıyla her iki kesimi de birleştirecek şekilde, başta İsrail-Filistin, Orta Doğu, Asya ve Avrasya’daki temel insani meselelerde, salt ABD çıkarlarını önceleyen Realist tutumların uzun yıllardır devam ettiğini akılda tutmak gerekir; bu durumun iç çekişmelerden ayrı surette topyekûn “Amerikan imajı”nı küresel düzeyde alt seviyeye indirgediği de ortadadır.
Bu bağlamda Trump’ı, ABD elit bölünmesinin yegâne nedeni olarak görmek yanıltıcıdır. Trump, tıpkı Gorbaçov gibi, sistem içindeki derin çatlakların görünür hâle gelmesini sağlayan bir figürdür. Onun yükselişi, Amerikan siyasal ve ekonomik elitleri arasındaki uzlaşının zaten bozulmuş olduğunun bir göstergesi olarak okunmalıdır. Dolayısıyla meseleye, bireysel liderlikten ziyade, imparatorluk merkezinde ortak bir gelecek tasavvurunun kaybolması olarak da bakmak mümkündür.
“Dış imparatorluk yükü”: Küresel misyonlar ve aşırı yayılma
Önceki söylemlerimize uygun olarak, Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecinde, “dış imparatorluk yükü” de oldukça belirleyici bir rol oynamıştır denilebilir. Afganistan Savaşı, yalnızca askerî bir başarısızlık değil, aynı zamanda ekonomik ve moral bir yıpranma kaynağı olmuştur. Buna ek olarak Doğu Avrupa üzerindeki siyasi ve askerî kontrolün sürdürülmesi, Sovyet merkezinin kaynaklarını tüketmiş; ABD ile yürütülen silahlanma yarışı ise ekonomiyi sürdürülemez bir noktaya taşımıştır. Bu durum, Sovyet elitleri arasında dahi emperyal yükün taşınamaz hâle geldiği yönünde bir kanaatin oluşmasına yol açmıştır.
ABD açısından bakıldığında ise, dış imparatorluk yükü farklı biçimlerde tezahür etmektedir. Orta Doğu’daki uzun süreli askerî varlık, Kore ve Vietnam’dan başlayıp Afganistan ve Irak’a uzanan tarihsel ve ideolojik müdahaleciliğin yarattığı toplumsal ve mali maliyetler, Filistin gibi meselelerde desteğin esirgenmediği İsrail gibi aktörlerin yıkıcı eylemleriyle ABD’yi de temsil ettiğine inandığı “insan/birey değeri” kavramlarından gittikçe uzaklaştırması, Amerikan kamuoyunda artık ciddi bir yorgunluk yaratmıştır. Buna, çoğu kesime göre “ideolojik vadesi dolmuş bir aygıt” olarak NATO kapsamındaki güvenlik yükümlülükleri, yakın çevredeki Latin Amerika ülkelerinde bağımsız yolda ilerleyen farklı elitler ve toplumsal gelecekler ile Avrupa’nın savunma harcamalarına yeterince katkı sunulmadığı yönündeki eleştiriler de eklendiğinde, ABD’nin müttefiklik ilişkileri dahi iç siyasetin tartışma konusu hâline gelmiştir.
Bunun ötesinde, Çin ile giderek sertleşen küresel rekabet, ABD için yeni ve daha karmaşık bir imparatorluk yükü anlamına gelmektedir. Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, ideolojik bir rakipten ziyade ekonomik, sosyal ve teknolojik bir meydan okuma sunmaktadır. ABD’nin yakın çevresindeki Latin ülkelerinden, Orta Doğu, Asya ve Afrika’ya kadar “pasif Çin”, çoğu meselede ABD’yi bilhassa “insandan insana temas” boyutuyla sollamayı sürdürmektedir. Bu da, kabul etmek gerekir ki Çin tarihiyle kıyaslandığında daha “bebek yaşlarındaki” ABD’yi, askerî gücün ötesinde, üretim kapasitesi, tedarik zincirleri, teknolojik ve beşeri üstünlük alanlarında da “hırçınlaştırmakta”, oldukça zorlanacağını bildiği bir rekabete itmektedir.
Bu noktada ABD’nin karşı karşıya olduğu bahse konu “emperyal akıl yükü”, tek bir cephede yoğunlaşmak yerine, çok katmanlı ve uzun vadeli bir baskı yaratmayı sürdürecektir. Bu tablo, ABD’nin Sovyetler Birliği gibi ani bir çöküşten ziyade, küresel rolünü yeniden tanımlamak zorunda kalacağı bir döneme çoktan girdiğini göstermektedir. İmparatorluk yükünün nasıl paylaşılacağı ya da azaltılacağı sorusu, önümüzdeki yıllarda Amerikan siyasetinin ve toplumunun temel tartışma başlıklarından biri olmaya devam edecektir.
Çöküş mü, dönüşüm mü?
ABD’nin, Gorbaçov gibi döneminin ötesinde ve farklı bir lider profiliyle Sovyetlere benzer ani ve bütüncül bir çöküş yaşaması hâlen çoğu uzmana ve siyasetçiye göre düşük bir ihtimaldir. Kendi ülkesine ilave küresel anlamda başarıyla ördüğü faydacılık temelli oportünist ağlar da ABD’nin bu yönde ani çöküşünün önünde tabiri caizse önemli bir fren mekanizmasıdır. Bunun yerine, daha olası olan senaryo, ABD’nin küresel hegemonyasının kademeli olarak aşınması ve iç siyasetteki kutuplaşmanın daha kalıcı hâle gelmesidir. Bu süreç, tek bir “çöküş anı”ndan ziyade, uzun vadeli bir yeniden konumlanma olarak okunabilecektir.
Bu noktada Sovyetler Birliği, somut bir devlet teşekkülü olarak çökmüşken, ABD ise daha soyut manada bir yıkılışla, yani “evrensel model” olma iddiasını yitirme riskiyle karşı karşıya kalmıştır denilebilir. Bu fark, 21. yüzyılın post-modern jeopolitiğini de şekillendirecek temel bir ayrımdır. Dolayısıyla mesele, ABD’nin çözüp çözülmeyeceğinden çok, nasıl bir dönüşüm yaşayacağıdır. Bu dönüşümün yönü ise yalnızca Washington’daki siyasi liderliğe değil, Amerikan toplumunun kendi iç çelişkileriyle nasıl yüzleşeceğine bağlı olacaktır.
Nitekim, “Epstein skandalı” benzeri ucu bucağı daha netleşmemiş nice kirli ilişkilerden, hükûmete bağlı aparatlaşmış idari ve adli birimlerin kişi hürriyetine yönelik keyfi uygulamalarına; çok değil birkaç gün önce tüm ABD’yi ekrana kitleyen en önemli yıllık etkinliklerden biri olarak nitelenen “Super Bowl” isimli Amerikan futbolu müsabakasındaki çarpıcı şovlarda güncel Trump hükûmetini hiç de memnun etmeyen keskin mesajlardan müzik alanında prestijli etkinliklerin başında sayılan “Grammy Ödülleri” gecesinde farklı sanatçıların yaptıkları müesses nizama oldukça muhalif konuşmalara kadar, ABD toplumunda ve iç siyasetinde derin kutuplaşmanın uzun bir süre daha devam edeceğini söyleyebiliriz. Bu iç siyasi kargaşanın, Amerikan dış politikasına en az surette yansıtılması ve bazı ülkelerin yaptığının aksine, içteki sorunların, dışta çatışma ve “topyekûn savaş” tamtamlarıyla karartılmaya çalışılmaması ise elde bir miktar bakiye kalan küresel huzurun tümüyle kayıp gitmemesi adına belki de herkesin en büyük dileği hâline gelmiştir.

Sesler ve Ezgiler
“Sesler ve Ezgiler” adlı podcast serimizde hayatımıza eşlik eden melodiler üzerine sohbet ediyor; müziğin yapısına, türlerine, tarihine, kültürel dinamiklerine değiniyoruz. Müzikologlar, sosyologlar, müzisyenler ile her bölümü şenlendiriyor; müziğin farklı veçhelerine birlikte bakıyoruz. Melodilerin akışında notaların derinliğine iniyoruz.

Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyetine miras kalan darbeci zihniyete odaklanarak tarihi seyir içerisinde meydana gelen darbeleri, ihanetleri ve isyanları Doç. Dr. Hasan Taner Kerimoğlu rehberliğinde değerlendiriyoruz.