Liberal düzenin ardından: AB-Hindistan Anlaşması ne söylüyor?
Haberin Eklenme Tarihi: 30.01.2026 12:19:00 - Güncelleme Tarihi: 30.01.2026 12:31:0027 Ocak 2026 tarihinde, ABD Başkanı Donald Trump’ın Rusya’dan petrol aldığı gerekçesiyle gümrük vergilerini yüzde 25’ten yüzde 50’ye çıkardığı Hindistan ile ABD’nin Grönland, gümrük vergisi gibi girişimlerinin sonuçlarıyla karşı karşıya kalan Avrupa Birliği (AB) yaklaşık 20 yıldır müzakere ettikleri AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması'nı imzaladı. AB Parlamentosu tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girecek olan bu anlaşma yaklaşık 2 milyar kişiyi kapsayacak ve tarifelerin kaldırılması veya düşürülmesiyle Hint sektörlerin Avrupa pazarına erişimini, Avrupa firmalarının da Hindistan’da güçlenmesini kolaylaştıracak. Tabii bu anlaşmanın önemi iki aktör arasında ticaret hacmini arttıran ya da tarifelerin düşürüldüğü ekonomik bir belge olmasından ziyade küresel merkezin Atlantik’ten Asya’ya doğru kaydığı bir dönemde gerçekleşiyor olmasıdır. Bu sebeple AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması’nda hangi tarafın ne kadar kazanacağından ziyade geçtiğimiz hafta gerçekleşen Davos 2026’da açıkça kabul edilen liberal düzenin çöküşü ışığında okumak önemlidir. Dolayısıyla belirleyici soru Dünya düzeninin hangi mantıkla yeniden inşa edildiği ve AB-Hindistan arasında imzalanan anlaşmanın yeni mimaride neyi temsil ettiğidir.
Çok kutuplu dünyada AB’nin hayatta kalma formülü
AB-Hindistan Anlaşması kurallara dayalı düzenin yerini alan güç ve güvenlik merkezli, stratejik çıkar temelli yeni dünya düzenine uyum sağlama hamlesi olarak okunabilir. Zira anlaşma liberal düzenin geçerli olduğu varsayımından ziyade çok kutuplu ve rekabetçi bir küresel sistem gerçeğiyle imzalandı. Soğuk Savaş sonrası dönemde hâkim olan karşılıklı bağımlılık barış, serbest ticaret ise istikrar getirir bakış açısı, günümüzde aşınmış durumda ve yeni düzende geniş entegrasyonlardan ziyade dayanıklı ve kontrol edilebilir ortaklıklar öne çıkıyor. Dolayısıyla AB-Hindistan arasında imzalanan anlaşma yeni dünya düzenin ne olacağını tarif etmekten çok bu düzen içinde nasıl ayakta kalınacağını göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil ediyor.
Nitekim AB kurulduğu yıldan itibaren ticari ilişkileri norm ihracının bir aracı olarak gördü. Serbest ticaret anlaşmaları, AB’nin çevreyi koruma standartları, işçi hakları, rekabet hukuku, hukukun üstünlüğü gibi ilkelerini üçüncü ülkelere ihraç etmesinin başlıca mekanizmasıydı. Davos’ta yaşanan kırılma normatif koşulların geçerliliğini yitirdiğini ortaya koydu. Serbest ticaretin normatif üstünlüğü, çok taraflılığın ve evrensel kuralların meşruiyeti üzerine söylemler yerini güvenlik, dayanıklılık, stratejik özerklik gibi jeopolitik risk hesaplarına bıraktı. Tabii bu AB’nin değerlerinden vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Hâlâ AB için bu değerler çok önemli. Zira AB’yi AB yapan esas faktör klasik güç unsurları değil, değerler doğrultusunda kurduğu siyasi ve hukuki mimaridir. Ancak Hindistan ile imzalanan anlaşmamda göstermektedir ki AB artık klasik anlamda normatif koşulluluk mekanizmalarını kullanamıyor. Büyük güç rekabetinde kural koyucu vasfı zayıflayan AB çok kutuplu ve rekabetçi küresel sistemde değerleri işlevsel kılabileceği stratejik bir hamlede bulunuyor. Değerleri ön koşul olarak değil, anlaşmanın imzalanmasından sonra uzun vadeli ve süreç odaklı müzakere edilebilir hâle getiriyor. Böylece AB normatif taleplerini açık bir dayatma olarak değil ekonomik teşvik ve kurumsal bütünleşme yoluyla etki unsuruna dönüştürmeyi amaçlıyor. Bu yaklaşımın en somut örneği AB-Hindistan arasında imzalanan anlaşmada görülüyor. Normatif dayatmayı reddeden, stratejik otonomiyi önemseyen, alternatif ortaklıklara sahip Hindistan ekonomik araçlar ve kurumsal mekanizmalar aracılığıyla bu değerlere entegre olacağı düşünülüyor. Yani AB standartları yine masada ancak nasıl uygulanacağının müzakere edildiği ve uygulanmasının zamana yayıldığı bir model ışığında hareket ediliyor.
Stratejik otonomi ve normatif esnekliğin jeopolitiği
Değerlerin yeni küresel düzende nasıl konumlanacağıyla ilgili yaşanan dönüşüm AB’nin karşı karşıya kaldığı jeopolitik ve jeoekonomik baskılardan bağımsız değildir. Aksine normatif esneklik yaklaşımı giderek artan büyük güç siyasetinde oyun dışında kalmamak için geliştirdiği stratejik uyum çabasının doğrudan yansımasıdır. Hindistan ile imzalanan anlaşma, AB’ye Çin’e bağımlılığın neden olduğu stratejik kırılganlığı ve ABD-Çin rekabetinin dayattığı taraf seçme baskısını azaltabileceği; bir başka deyişle Çin’den kopmadan ve ABD çizgisine girmeden oyun içinde kalabileceği jeopolitik bir manevra alanı sunuyor. Zira Hindistan Çin’e alternatif olabilecek üretim sahası ve pazar, ABD’ye angaje olmayarak kendi stratejik ekonomisini savunan bir aktör olarak AB’nin hedefine uygun zemini oluşturuyor.
Tıpkı AB gibi Hindistan’da Batı kampına ya da Çin merkezli Asya ekonomisine dâhil olmadan bağımsız hareket alanını genişletme imkânı elde ediyor. ABD ile son yıllarda artan savunma ve güvenlik alanında işbirlikleri gün geçtikçe Yeni Delhi’yi Washington’a yaklaştırırken, AB ile kurulan ortaklık bu yakınlaşmanın bağımlılığa dönüşmesini engelleyen Batı içi denge işlevi görüyor. Hindistan-Çin ilişkileri açısından değerlendirildiğinde ise mevcut ilişkiler askerî rekabet, sınır ihtilafları, ekonomik karşılıklı bağımlılığa dayanan kırılgan bir dengede ilerliyor. AB ile yapılan anlaşma, Çin ile kutuplaşmadan bağımlılığı azaltabileceği, Çin merkezli üretim ağlarına alternatif hat oluşturabileceği ve küresel tedarik zincirlerinde Hindistan’ın konumunu güçlendirebileceği jeoekonomik bağlamda yeniden konumlanma fırsatı sunuyor. Aynı zamanda AB ne ABD gibi güvenlik hizalanması ne de bağımlılık yaratan ekonomik ilişki dayatmakta. AB daha kurumsal, öngörülebilir, müzakereye açık bir ortaklık modeli sunmakta ve bu ilişki küresel yönetişim tartışmalarında Hindistan’ı merkezî bir aktör hâline getirebilir. Bu süreçte Hindistan AB normlarını koşulsuz kabul eden bir aktör olarak değil, normların uygulanma biçimini ve kapsamını müzakere eden aktör olarak hareket ediyor. Dolayısıyla Hindistan’ın dış politika vizyonu olarak savunduğu stratejik otonomi yaklaşımı bu anlaşmayla birlikte söylemsel bir niyet beyanı olmanın ötesine geçerek jeoekonomik araçlarla desteklenen kalıcı bir stratejiye dönüşmesinin somut adımı olarak değerlendirilebilir.
Türkiye için stratejik uyarı: Eski kurallar, yeni dünya
Türkiye açısından ise AB-Hindistan Anlaşması öncelikle henüz tam anlamıyla tanımı yapılamayan küresel dönüşüm sürecinde aktörlerin nasıl konumlanmaya çalıştıklarına dair verdiği işaretler doğrultusunda incelenmelidir. Bu bağlamda AB’nin liberal düzen sonrası dönemde benimsediği yeni konumlanma stratejisi dikkat çekiyor. Anlaşma AB’nin dış ilişkilerini doğrudan üyelik perspektifiyle değil; jeoekonomik çıkarlar, tedarik zinciri güvenliği ve büyük güç rekabeti içerisinde oyun içinde kalma hedefi doğrultusunda yeniden kurgulandığını gösteriyor. Bu doğrultuda değerler söyleminin katı bir ön koşuldan ziyade süreç içerisinde yönetilebilecek bir unsur olarak ele alındığı görülüyor. Hindistan ile ilişkilerde normatif esneklik yaklaşımının benimsenmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde uzun süredir gündemden düşmeyen normatif tartışmaların teorik olarak aşılmasının mümkün olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Zira Hindistan ile ilişkilerde kuralların esnetilmesi, yeni düzenin pragmatik mantığını açıkça ortaya koyuyor. Aynı mantık izlendiğinde Türkiye’nin de benzer bir stratejik önemde olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.
İkinci olarak anlaşma doğrudan Türkiye’yi hedef almasa da Türkiye-AB ilişkilerindeki yapısal sorunları hem görünür kılıyor hem de Türkiye açısından daha maliyetli hâle getiriyor. Özellikle Gümrük Birliği bağlamında değerlendirildiğinde AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına Türkiye fiilen uyum sağlamak zorunda kalırken, aynı anlaşmanın tarafı olamıyor. Hindistan gibi büyük bir pazarla imzalanan anlaşma yürürlüğe girdikten sonra Gümrük Birliği gereği Hindistan menşeili ürünler Türkiye pazarına erişebilirken Türkiye Hindistan pazarına aynı ölçüde erişemeyecek. Dolayısıyla Türkiye’nin karar alma süreçlerinin dışında kaldığı asimetrik yapı derinleşiyor ve bu durum Gümrük Birliği’nin güncellenmesini teknik bir tercih olmaktan çıkararak stratejik zorunluluk hâline getiriyor.
Bu bağlamda AB-Hindistan Anlaşması, Türkiye açısından Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişin kurumsal izleriyle sürdürülemeyeceğini gösteren stratejik bir uyarı niteliği taşıyor. Anlaşma yeni küresel düzenin kurallara göre değil pragmatizm ve strateji temelli işlediğini ortaya koyarken; Türkiye-AB ilişkilerinde neden hâlâ eski ve sorunlu kuralların benimsendiğinin sorgulanması gerekiyor.