Kanlı 1 Mayıs: Darbeye giden yolun kontrgerilla parametreleri
Haberin Eklenme Tarihi: 30.04.2026 12:30:00 - Güncelleme Tarihi: 30.04.2026 12:34:00… bindokuzyüzyetmişyedi/unutulmaz yılın adı/bir mayıs bayramı idi/beşyüzbin emekçi vardık/taksim meydanı’na girdik/öyle bir istanbul gördük…
1 Mayıs 1977, Türkiye’nin modern siyasi tarihinin en travmatik eşiği ve toplumsal hafızanın en derin yaralarından biri olarak kabul edilir. Taksim Meydanı’nda yaklaşık 500 bin kişinin katılımıyla gerçekleşen ve işçi sınıfının gövde gösterisine dönüşen bu devasa miting, Türkiye ile birlikte dünya sendikal tarihinde de benzeri az görülen bir kitleselliğe ulaşmıştı. Ancak o gün, güneşin battığı saatlerde duyulan ilk silah sesleri, bu coşkulu kutlamayı bir katliama dönüştürürken, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ne giden yolunun taşlarını döşeyen karanlık bir süreci de tetiklemişti. Kanlı 1 Mayıs olarak tarihe geçen bu olay, devlet içindeki kayıt dışı yapılanmaların, uluslararası istihbarat ağlarının ve ideolojik kutuplaşmanın kesiştiği bir "operasyonel tertip" olarak bugün hâlâ gizemini ve güncelliğini koruyor.
Katliamı anlamak için öncelikle Türkiye’nin 1970’li yıllardaki çok boyutlu kriz ortamını incelemek gerekiyor. 1971 Muhtırası sonrası oluşan "ara rejim" döneminin ardından, Türkiye siyaseti keskin bir sağ-sol kutuplaşmasına sürüklenmişti. Bir yanda Bülent Ecevit liderliğindeki Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) "Ortanın Solu" söylemiyle yakaladığı toplumsal rüzgâr, diğer yanda Süleyman Demirel’in "Milliyetçi Cephe" (MC) hükûmetleri aracılığıyla konsolide etmeye çalıştığı antikomünist blok bulunuyordu. Bu kutuplaşma sadece siyasi liderler düzeyinde değil; sokaklarda, fabrikalarda ve üniversitelerde de kanlı bir çatışma ortamı yaratmıştı.
1975-1977 arası dönemin siyasi ve iktisadi parametreleri incelendiğinde, AP, MSP ve MHP'den oluşan Milliyetçi Cephe hükûmet yapısının devlet içinde yoğun bir ideolojik kadrolaşmaya ve tarafgirliğe yol açtığı görülür. Ekonomik düzlemde %90'ları aşan enflasyon oranı halkın alım gücünü ciddi şekilde düşürerek grevlerin ve işçi hareketlerinin artmasına neden olurken, Kıbrıs Harekâtı sonrası uygulanan ambargolar Türkiye'yi dış politikada izole etmiş ve anti-emperyalist söylemi körüklemişti. Sokaklarda tırmanan sağ-sol çatışması ve her gün işlenen siyasi cinayetler ise günlük hayatı güvensizleştirerek askerî bir müdahale için gereken toplumsal rıza zeminini hazırlayacaktı.
Ekonomik bunalım ve sınıf mücadelesinin yükselişi
1970’lerin ikinci yarısında Türkiye, ciddi bir ekonomik darboğazın içindeydi. %90’lara varan enflasyon, döviz kıtlığı, temel gıda maddelerindeki kuyruklar ve işsizlik, toplumsal hoşnutsuzluğu en üst seviyeye taşımıştı. Bu ekonomik yıkım, işçi sınıfının sendikal örgütlenmesini hızlandırmış; Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) bu dönemde radikal solun ve emek hareketinin çekim merkezi hâline gelmişti. 1976 yılında Taksim’de yapılan ilk kitlesel 1 Mayıs kutlamasının başarısı hem devlet bürokrasisini hem de sermaye çevrelerini "komünizm tehlikesi" ekseninde teyakkuza geçirmişti.
1 Mayıs 1977 sabahı, Türkiye’nin dört bir yanından gelen işçiler ve öğrenciler Beşiktaş, Saraçhane ve Gümüşsuyu kollarından Taksim’e doğru akmaya başlamıştı. Bu tarihî tanıklığın bir parçası da o gün meydanda olan annemdi. Genç bir idealist olarak İlerici Gençlik Derneği (İGD) kortejiyle birlikte, omuz omuza Taksim Meydanı’na giriş yapan binlerce gençten biriydi. Mitinge katılımın 500 bin civarında olduğu tahmin ediliyordu ki bu rakam, meydanın fiziksel kapasitesinin çok üzerindeydi. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in konuşması, kortejlerin alana girmesinin gecikmesi nedeniyle akşam saatlerine sarkmıştı. Meydana hâkim olan o devasa umut dalgası, saat 19.00 sularında patlayan ilk silah sesleriyle yerini bir can pazarına bırakacaktı.
Meydandaki kalabalık neye uğradığını şaşırmış bir hâlde panik içinde kaçışmaya başlarken, o büyük izdihamın içinde bireysel trajediler de yaşanıyordu. Annem, o mahşeri kalabalığın ve üzerlerine sürülen panzerlerin yarattığı arbede sırasında, canını kurtarmaya çalışırken ayakkabısının tekini kalabalığın ortasında kaybetmişti. Bu küçük ama sarsıcı detay, o gün Taksim’de yaşanan kaosun boyutlarını; insanların en temel ihtiyaçlarını dahi düşünemeyecek kadar büyük bir hayatta kalma mücadelesi verdiğini simgeliyordu.
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, silah sesleri tek bir noktadan gelmiyordu. İlk kurşunların Sular İdaresi binasının üzerinden ve Intercontinental Oteli'nin (günümüzde The Marmara) üst katlarından atıldığı rapor edilmişti. Bazı tanıklar, Pamuk Eczanesi, bir inşaat alanı ve PTT binası gibi yüksek noktalardan da kalabalığın üzerine ateş açıldığını belirttiler. Ateşin sistematik ve profesyonel bir pusu düzeninde açılması, olayın basit bir kaza veya kontrolsüz bir çatışma değil, önceden planlanmış bir operasyon olduğu iddiasını güçlendiriyordu.
DİSK kürsü sorumlusu Sıtkı Coşkun, hoparlörlerden "Sular İdaresi üzerinde ateş edenler var! Onları durdurun!" diye haykırırken, meydandaki kalabalık neye uğradığını şaşırmış bir hâlde panik içinde kaçışmaya başlamıştı. Kurşunların doğrudan kitleyi hedef alması, bir yandan can kayıplarına yol açarken diğer yandan kitlesel bir cinnet ve izdiham ortamı yaratmayı amaçlıyordu.
Paniğin en dehşet verici sonucu Kazancı Yokuşu’nda yaşandı. Silah seslerinden kaçan binlerce kişi, Gümüşsuyu yönüne doğru ilerlerken en yakın çıkış olarak gördükleri Kazancı Yokuşu’na yönelmişti. Ancak yokuşun ağzında park edilmiş bir kamyonetin ve polis panzerlerinin manevralarının yolu kapatması, insanların üst üste yığılmasına neden oldu. Hayatını kaybedenlerin büyük çoğunluğu bu noktada ezilerek veya nefes alamayarak can verdi.
Taksim Katliamı'nın bilançosu resmî tutanaklara ve farklı kaynaklara göre 34 ile 38 arasında can kaybı olarak kaydedilmişti. Ölenlerin 29'u Kazancı Yokuşu'ndaki yığılma sırasında yaşanan izdiham nedeniyle boğularak veya ezilerek hayatını kaybetmişti. 5 kişi doğrudan baş ve göğüs bölgesinden isabet eden kurşunlarla, 1 kişi ise panzer altında kalarak yaşamını yitirmişti. Yaralı sayısı ise 126 ile 220 arasında değişmekte olup, yaralanmalar kurşun yarası, ezilme ve kırıklar şeklinde gerçekleşmişti. Olayın ardından 500'den fazla kişi, çoğunlukla göstericiler ve sendikacılar olmak üzere gözaltına alınacaktı.
Olayın ardından İstanbul sokakları, yerini derin bir sessizliğe ve belirsizliğe bıraktı. Ulaşımın durduğu, korkunun şehre hâkim olduğu o akşam, Taksim'den sağ çıkabilenler için eve dönüş yolu da bir başka imtihana dönüştü. Annem, ayağında tek bir ayakkabıyla, o günün dehşetini ve kaybettiği arkadaşlarının sızısını yüreğinde taşıyarak, Taksim Meydanı’ndan Gaziosmanpaşa’daki evlerine kadar kilometrelerce yolu yürüyerek gitmek zorunda kalmıştı. Bu uzun yürüyüş; sadece fiziksel bir mesafe değil, Türkiye’nin demokrasiye olan inancının da ağır bir yara aldığı, umudun yerini uzun sürecek bir karanlığa bıraktığı yolun başlangıcıydı.
Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi
Kanlı 1 Mayıs’ın en çok tartışılan ve günümüze kadar uzanan boyutu, olayın arkasındaki "derin devlet" veya "kontrgerilla" yapılanmasına ilişkin iddialar olacaktı. Olayın hemen ardından Bülent Ecevit, partisinin mitinglerinde ve resmî yazışmalarında açıkça "Kontrgerilla hareket hâlindedir, 1 Mayıs’ta parmağı vardır" diyerek bu yapıyı işaret etmişti. Kontrgerilla kavramı, NATO ülkelerinde Soğuk Savaş döneminde olası bir Sovyet işgaline karşı kurulan "stay-behind" ordularının Türkiye’deki karşılığı olan Özel Harp Dairesi (ÖHD) ile özdeşleşmişti. Bülent Ecevit, 1974 yılında başbakanlığı sırasında Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’dan ÖHD’nin varlığını ve bu birimin finansmanının örtülü ödenekten karşılandığını öğrenmişti. Ecevit'e göre, bu yapı demokratik denetimin dışındaydı ve 1 Mayıs 1977 gibi "provokatif eylemler" aracılığıyla askerî darbeye zemin hazırlıyordu.
Sadi Koçaş gibi dönemin üst düzey yetkilileri, kontrgerillanın MİT ve ordu içindeki bazı birimlerden oluştuğunu ve bu yapıların sivil milislerle iş birliği içinde olduğunu iddia etmişti. Kanlı 1 Mayıs’ın, bu yapının Türkiye’deki sol yükselişi durdurmak ve devleti otoriter bir çizgiye çekmek için kurguladığı bir "gerilim stratejisi" eylemi olduğu savunuluyordu. Katliam günü Taksim Meydanı’nda yaşanan bazı detaylar, sıradan bir çatışma tezini çürütüyordu. Intercontinental Oteli ve Sular İdaresi gibi noktalardaki faaliyetler, devletin güvenlik bürokrasisinin olayın içindeki rolüne dair ciddi ipuçları veriyordu.
Intercontinental Oteli'ndeki gizemli misafirler
Olay günü Intercontinental Oteli'nde (The Marmara) yaşananlar, katliamın en karanlık noktalarından biri olarak bugün hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Otelin 1 Mayıs sabahı Yeşilköy üzerinden gelen ve sahte kimlikli olduğu iddia edilen yabancı bir "Amerikalı grup" tarafından kullanıldığı, bu kişilerin olaydan hemen sonra Türkiye’yi terk ettiği öne sürülmüştü. Ayrıca emniyetin 29 Nisan 1977 tarihli talimat yazısında, otelin bazı odalarına polislerin yerleştirildiği ve bu odalardan olayların takip edileceği açıkça belirtilmişti.
Oteldeki oda dağılımına ve buralarda konaklayanlara dair iddialar, mekânın bir operasyon merkezi olarak kullanıldığı şüphesini güçlendiriyordu. Başdedektif Kudret İnal, 510 numaralı odada MİT elemanlarının olduğunu belirtirken; 404 numaralı odanın meydana bakan pencerelerinden otomatik silahlarla çapraz ateş açıldığı iddia edilmişti. Emniyetin resmî görevlendirmeleri, 213 ve 713 numaralı odaların güvenlik görevlileri ve amirlerin koordinasyon merkezi olarak kullanıldığını, 215 ve 216 numaralı odaların ise basın mensupları için ayrılmasına rağmen erişimlerinin kısıtlı tutulduğunu gösteriyordu.
Meydanın ortasında, çevreye ateş açarak ilerleyen sivil plakalı "Beyaz Renault" marka araç, Kanlı 1 Mayıs'ın en somut kanıtlarından biri hâline gelmişti. Yıllar sonra İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Recep Ordulu, bu aracın emniyet bünyesindeki 1. Şube’ye (Siyasi Şube) ait olduğunu ve içindeki rütbeli bir emniyet müdürünün havaya ateş açtığını itiraf etmişti. Aracın polisin kordon altına aldığı bir alanda serbestçe dolaşabilmesi ve ateş açabilmesi, saldırganların güvenlik güçleriyle olan eş güdümünü kanıtlar nitelikteydi.
Namık Kemal Ersun Cuntası ve 1977 darbe girişimi
Kanlı 1 Mayıs'ın en çarpıcı siyasi sonuçlarından biri, katliamdan tam bir ay sonra, 1 Haziran 1977’de yaşandı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Namık Kemal Ersun’u ve beraberindeki yaklaşık 200 subayı resen emekliye sevk etti. Bu tasfiyenin gerekçesi, Ersun liderliğindeki bir grubun 5 Haziran seçimlerinden önce askerî darbe yapma hazırlığında olmasıydı. İddialara göre, "Ersun Cuntası" 1 Mayıs katliamını bir "toplumsal şok" yaratmak ve orduya müdahale meşruiyeti sağlamak için organize etmişti. Emekli Kurmay Yarbay Talat Turhan’ın istihbarat verilerine göre, eğer 1 Mayıs’ta can kaybı 300’ün üzerine çıksaydı, darbe 1980'i beklemeden 1977’de gerçekleşecekti. Bu tasfiye hareketi, devlet içindeki farklı kliklerin bir çatışması olarak da okunabilir; zira Ersun’un tasfiyesi, ileride 12 Eylül Askerî Darbesi’ni yapacak olan Kenan Evren’in önünü açan en kritik gelişme olarak dikkat çeker.
Katliamın gerçekleşme biçimine dair bir diğer tartışma odağı, sol içi bölünmelerdir. 1 Mayıs öncesinde DİSK yönetimi (TKP etkisindeki kanat) ile "Maocu" olarak adlandırılan gruplar arasında derin bir husumet bulunuyordu. DİSK, bu grupları provokasyon ihtimaline karşı miting alanına sokmayacağını açıklamıştı.
Miting günü Maocu grupların barikatları zorlayarak alana girmeye çalışması, beklenen gerginlik ortamını sağlamıştı. Dönemin Belediye Başkanı Ahmet İsvan, DİSK görevlilerinin telsizlerden kimliği belirsiz grupların alana girdiğine dair anonslar geçtiğini aktarmıştı. Halil Berktay gibi isimler, katliamın başlangıcının solun kendi iç çatışması olduğunu iddia etseler de tanıklıklar ve balistik veriler asıl yıkımın yüksek noktalardan gelen profesyonel yaylım ateşiyle başladığını ortaya koyuyordu. Kontrgerillanın, sol içindeki bu düşmanlığı bir kamuflaj olarak kullandığı bu bağlamda değerlendirilebilir.
Hukuki sürecin iflası ve cezasızlık geleneği
1 Mayıs 1977 davası, Türkiye adalet sisteminin en büyük kara deliklerinden biridir. Olayın hemen ardından başlatılan soruşturmalarda asıl faillerin üzerine gidilmek yerine, kurbanlar ve göstericiler sanık sandalyesine oturtulmuştu. Tertip komitesi ve sol gruplardan 98 kişi hakkında açılan dava 14 yıl boyunca sürmüş, ancak 20 Ekim 1989'da tüm sanıkların beraatıyla sonuçlanmıştı. Bu süre zarfında delillerin çoğu karartılmış, polis telsiz kayıtları kaybolmuş ve Intercontinental Oteli'ndeki görevlilerin ifadeleri dahi alınmamıştı. Olayın asıl faillerinden hiçbiri yakalanamamış ve dosya sonunda zaman aşımına uğrayarak hukuken kapanmıştı. Bu durum, Türkiye’de "devlet adına işlenen suçların" yargılanamaz olduğu algısını perçinleyen bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.
Kanlı 1 Mayıs, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’ne giden süreçte "koşulların olgunlaştırılması" stratejisinin en kritik uygulaması olarak dikkat çeker. Bu katliamla birlikte işçi sınıfının görkemli buluşması kanla bastırılarak kitlelere korku salınmış, sendikal hareket büyük bir darbe almıştı. Sokaklarda devletin asayişi sağlayamadığı algısı güçlendirilmiş, halkın can güvenliği endişesi üzerinden otoriter bir askerî rejime rıza göstermesi amaçlanmıştı.
Kanlı 1 Mayıs, sadece 1977 yılının bir trajedisi değil, devlet içindeki kayıt dışı güçlerin egemenlik savaşının en somut yansıması olarak görülebilir. Bugün hâlâ Kazancı Yokuşu’na bırakılan karanfiller, yitirilen canlar ile birlikte aydınlatılamamış bir tarihin ve eksik kalmış bir adaletin arayışını temsil eder.