İnsanlığın en karanlık temmuzu: “Srebrenitsa Katliamı”

Haberin Eklenme Tarihi: 2.07.2026 14:56:00 - Güncelleme Tarihi: 2.07.2026 14:59:00

1992 yılında Yugoslavya’nın parçalanma süreciyle başlayan Bosna Savaşı, insanlık tarihinin gördüğü en organize ve vahşi etnik temizlik hareketlerinden birine sahne oluyordu. Sırbistan destekli Bosnalı Sırp güçleri, “Büyük Sırbistan” idealini gerçekleştirmek adına Doğu Bosna’daki Müslüman Boşnak nüfusunu tamamen haritadan silmeyi kafaya koymuştu. Bu süreçte stratejik öneme sahip olan Srebrenitsa kasabası, etrafı tamamen Sırp kuşatmasıyla çevrilmiş bir açık hava hapishanesine dönüştü. Açlık, hastalık ve sürekli havan topu saldırıları altında ezilen halk için Birleşmiş Milletler, Nisan 1993'te 819 sayılı kararla tarihî bir adım attı. Srebrenitsa resmen “Güvenli Bölge” ilan edildi. Kasabayı korumak ve silahsızlandırmayı denetlemek üzere bölgeye “Mavi Kasklı” Hollandalı barış gücü askerleri (Dutchbat) konuşlandırıldı. Kuşatma altındaki halkın direnişini örgütlemeye çalışan Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, uluslararası camianın vaatlerine şüpheyle yaklaşsa da halkın can güvenliğini korumak adına BM’nin bu hamlesini kabul etmek durumunda kaldı. İzzetbegoviç, Batılı devletlerin Srebrenitsa’yı koruma sözünü tutmaları için diplomatik kanalları son ana kadar zorladı, askerî yetkililere bölgedeki savunma hatlarının güçlendirilmesi talimatını verdi. Ne var ki Saraybosna’dan yükselen feryatlar, uluslararası bürokrasinin duvarlarında yankılanıp kayboldu.

​Tarihin en büyük aldatmacası tam da bu noktada başladı. Güvenli bölge sözüne inanarak Bosna’nın dört bir yanından kaçıp Srebrenitsa’ya sığınan on binlerce insan, kendi rızalarıyla dev bir tuzağın içine yürümüştü. Elindeki silahları BM’ye teslim eden korumasız bir halk, nasıl oldu da göz göre göre bir katliam ordusunun insafına terk edildi? Dünyanın en büyük uluslararası barış örgütü, vaat ettiği güvenliği neden sağlayamadı? Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç, Sırp güçlerinin niyetini sezerek Srebrenitsa’daki Boşnak komutanlara direnme çağrısı yapsa da ağır silahlardan arındırılmış, etrafı sarılmış halkın yapabileceği hamleler sınırlıydı. İzzetbegoviç’in BM yetkililerine gönderdiği acil yardım mektupları ve askerî müdahale talepleri, uluslararası koridorlarda kasıtlı bir sessizlikle karşılandı.

​1995 yılının Temmuz ayı başlarında, General Ratko Mladiç komutasındaki Sırp Cumhuriyeti Ordusu (VRS), “Krivaya 95” adlı askerî harekâtı başlattı. Sırp askerleri kasaba merkezine doğru ilerlerken, Hollandalı askerlerin komutanı Thom Karremans, BM merkezinden defalarca hava desteği talep etti. Bürokratik engeller, isteksizlik ve koordinasyonsuzluk nedeniyle bu destek hiçbir zaman zamanında gelmedi. Gelen birkaç sembolik uçuş ise Sırp ilerleyişini durdurmaya yetmedi. 11 Temmuz 1995 günü Srebrenitsa tamamen düştü. Ratko Mladiç, bomboş sokaklarda Sırp televizyon kameralarına gururla poz veriyor ve şu dehşet verici sözleri sarf ediyordu: “İşte 11 Temmuz 1995'te Türk Srebrenitsa'sındayız. Sırp milletine bu şehri armağan ediyoruz. Dahilara karşı ayaklanmanın anısına, Türklerden (Müslümanlardan) intikam alma zamanı geldi.” Bu sözler, birkaç saat içinde başlayacak olan sistematik bir imha operasyonunun açık ilanıydı. Korku içindeki binlerce Boşnak, kasabanın hemen dışındaki Potoçari’de bulunan Hollandalı askerlerin ana karargâhına sığındı. İnsanlar can havliyle fabrikaların içine, tellerin arkasına yığılmıştı. Ancak sığınılan o liman, bir ölüm kapısına dönüştü. Hollandalı askerler, Sırp güçlerinin baskısı karşısında direnmedi. Karargâha sığınan sivilleri kendi elleriyle Sırplara teslim etmeye başladı. Silah arkadaşları ve korumakla yükümlü oldukları mülteciler gözlerinin önünde ayrıştırılırken, Hollandalı subayların Sırp General Mladiç’le kadeh kaldırdığı görüntüler tarihin utanç sayfalarına kazındı. Güçlü devletlerin çıkarları ve uluslararası sistemin acizliği bir araya geldiğinde insan hayatının değerinin sıfıra indiğini gösteren bundan daha çarpıcı bir örnek var mıdır?

​Ayrılan yollar, ölüm yürüyüşleri ve kimliksiz mezar taşları

​Srebrenitsa'nın düşüşünün ardından, Potoçari’deki fabrikalar bölgesinde insanlık dışı bir “seçim” süreci başladı. Ratko Mladiç’in askerleri; gözü yaşlı annelerin, feryat eden eşlerin kollarından çocuklarını ve kocalarını tek tek söküp aldı. Kadınlar, bebekler ve yaşlılar zorla otobüslere doldurularak Boşnak kontrolündeki bölgelere doğru sürgüne gönderilirken, yaşları 12 ile 77 arasında değişen tüm erkekler ve erkek çocukları ayrı bir yere toplandı. Bu insanlar “sorgulanmak üzere” götürüldükleri söylenerek kamyonlara bindirildi. Oysa bindiği kamyondan canlı inebilen neredeyse hiç kimse olmayacaktı.

​Bu trajediden kaçmak ve Boşnak ordusunun kontrolündeki güvenli Tuzla bölgesine ulaşmak isteyen yaklaşık 15 bin erkekse dağlara çıkarak “ölüm yürüyüşü” olarak bilinen güzergâha saptı. Ormanlık alanlarda, dik patikalarda günlerce sürecek olan bu yürüyüş tam anlamıyla bir hayatta kalma savaşıydı. Sırp topçuları dağ yollarını sürekli bombardıman altında tutuyor, pusu kuruyor ve teslim olanları anında infaz ediyordu. Susuzluktan, açlıktan ve ölüm korkusundan halüsinasyonlar gören insanlar kardeşinin cesedini geride bırakarak yürümek zorundaydı. Bu ölüm patikasında kaç kişinin ruhunu teslim ettiğini, kaçının kurşunlara hedef olduğunu bugün bile tam olarak hesaplamak mümkün değil. Ormanın derinliklerinde yürürken arkasından gelen çığlıkları duyan ama duramayan bir insanın ömür boyu taşıyacağı o vicdan azabını hangi adalet mekanizması telafi edebilir?

​Esir alınan ve orman yollarında yakalanan binlerce Boşnak erkek; depolara, okulların spor salonlarına ve boş arazi sahalarına kapatıldı. 13-19 Temmuz 1995 tarihleri arasında, insan aklının sınırlarını zorlayan bir vahşetle bu insanlar gruplar hâlinde kurşuna dizildi. Öldürülen insanların cesetleri, katliamın izlerini gizlemek amacıyla iş makinesiyle devasa toplu mezarlara gömüldü. Sırp güçleri işi o kadar ileri götürdü ki uydulardan ya da uluslararası müfettişlerden bu mezarları saklamak için cesetleri daha sonra parça parça çıkarıp ikincil, hatta üçüncül toplu mezarlara taşıdılar. Bu yüzden savaştan yıllar sonra bulunan bir insanın vücut parçaları, birbirinden kilometrelerce uzaktaki farklı mezarlardan çıkabiliyordu. Toprağın derinliklerine gömülen bu ağır sırrı, doğa kendiliğinden ifşa etti. Katliamın ardından bitki örtüsü bozulan toplu mezarların üzerinde, bu bölgelerde yetişen özel bir bitki türü ve bu bitkilerle beslenen mavi kelebekler üremeye başladı. Havada uçuşan mavi kelebekleri takip eden uzmanlar, kimliksiz toplu mezarların yerlerini tek tek tespit etti. Can veren masumların çığlığı, bu kırılgan kanatlarda yeniden hayat buldu.

​Bugün Srebrenitsa Soykırımı Anıt Mezarlığı’na (Potoçari Anıt Mezarlığı) gittiğinizde, yan yana dizilmiş binlerce beyaz mezar taşı görürsünüz. Anneler, otuz yılı aşkın bir süredir evlatlarının tek bir kemiğini bulup ona dua edebilmek için DNA laboratuvarlarından gelecek haberleri bekliyor. Modern tıp ve genetik bilimi, toplu mezarlardan çıkan binlerce kemik parçasını bir araya getirmek için çalışırken, asıl sorulması gereken soru tokat gibi çarpıyor. İnsan kemiklerini yapboz parçası gibi birleştiren bir dünya, parçalanan insanlık onurunu nasıl bir araya getirecek?

​Gölgelerin ardındaki sessiz çığlık: Bosnalı kadınların bitmeyen trajedisi

​Soykırımın vahşeti, erkeklerin katledilmesiyle sınırlı kalmadı. Potoçari’de, kamplarda, kapatıldıkları hangarlarda binlerce Bosnalı kadın, Sırp askerlerinin sistematik tecavüz ve işkencelerine maruz bırakıldı. Bir savaş silahı olarak kullanılan bu cinsel şiddet, kadınların bedenlerini ve ruhlarını hedef alarak Boşnak toplumunun geleceğini, onurunu yok etmeyi amaçlıyordu. Tecavüze uğrayan, yakınlarının infazını izlemeye zorlanan kadınlar, hayatta kalsalar bile ömür boyu taşıyacakları derin travmalarla baş başa bırakıldı.

​Yıllar sonra konuşma cesareti bulan mağdurlar, maruz kaldıkları işkenceleri anlatırken o günlerin karanlığını yeniden yaşıyor. Birçoğu doğan çocuklarını büyütecek gücü kendinde bulamadı. Toplum baskısı ve içselleştirilen utanç sebebiyle yaşadıklarını en yakınlarından bile gizlemek zorunda kaldı. Evlatlarını, eşlerini yitiren bu kadınlar adaletin yerini bulmadığı, suçluların sokaklarda serbestçe dolaştığı bir dünyada her gün yeniden can veriyor. Fiziksel olarak hayatta kalmak acının bittiği anlamına gelmiyor, aksine her nefeste o dehşet anlarını tekrar solumak anlamına geliyor.

​Lahey koridorlarında adalet arayışı ve inkârın küresel savaşı

​Srebrenitsa'da yaşananlar, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa topraklarında işlenmiş en büyük kitlesel katliam ve soykırım olarak tarihe geçti. Uluslararası toplumun bu büyük ayıpla yüzleşmesiyse oldukça uzun ve sancılı bir hukuki süreci beraberinde getirdi. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY) ve Uluslararası Adalet Divanı, yıllar süren yargılamaların ardından Srebrenitsa’da yaşananların hukuki olarak bir “soykırım” olduğunu tescilledi. Bosna halkının lideri Aliya İzzetbegoviç, hukuk mücadelesini her platformda savunarak katliamın uluslararası mahkemelerde soykırım olarak kabul edilmesi için büyük bir kararlılık gösterdi. Soykırımın baş mimarları olan Sırp lider Radovan Karaciç ve askerî komutan Ratko Mladiç, uzun yıllar sahte kimliklerle saklandıktan sonra yakalandılar ve Lahey'deki mahkeme tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldılar. Generallerden Radislav Krstiç de soykırıma yardım ve yataklık etmekten suçlu bulundu.

​Mahkeme salonlarında alınan bu kararlar, acıları dindirmeye yetti mi? Lahey Adalet Divanı, katliamı soykırım olarak kabul etmesine rağmen Sırbistan’ın bu soykırımdan doğrudan sorumlu tutulamayacağına hükmetti ve “önlemek için yeterli çabayı göstermediği” gerekçesiyle kusurlu buldu. Mahkemenin bir başka sarsıcı kararıysa Hollanda hükûmetine yönelik oldu. Açılan davalar sonucunda mahkeme, Srebrenitsa'daki ölümlerin ve sığınan sivillerin Sırplara teslim edilmesindeki sorumluluğun yüzde 10'unun Hollanda hükûmetine ait olduğunu ilan etti. Bir devletin korumakla yükümlü olduğu insanların ölümündeki payının “yüzde 10” gibi matematiksel bir oranla sınırlandırılması adaletin terazisine olan güveni sarsmıyor mu?

​Hukuki süreçlerin ötesinde bugün Srebrenitsa ile ilgili en büyük savaş “hafıza ve inkâr” cephesinde veriliyor. Sırbistan siyasi liderleri, yaşanan acıları bir “suç” veya “büyük bir trajedi” olarak nitelendirse de “soykırım” kelimesini kullanmayı ısrarla reddediyorlar. Revizyonist tarihçiler ve milliyetçi politikacılar; ölü sayılarını küçümsemek, toplu mezarların varlığını çarpıtmak hatta katliamı kışkırtan gizli servis senaryoları üretmek için muazzam bir propaganda yürütüyorlar. İnkâr, soykırımın son aşamasıdır. Çünkü kurbanları fiziksel olarak ortadan kaldırmanın ötesine geçerek onları tarihten ve insanlığın ortak hafızasından da silmeyi amaçlar.

​Adaletin tamamen karanlığa gömülmesini engelleyen uluslararası adımlar da atılmıyor değil. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 23 Mayıs 2024 tarihinde Almanya ve Ruanda'nın sponsorluğunda sunulan tarihî bir karar tasarısını kabul etti. Bu kararla birlikte, 11 Temmuz günü resmen “1995 Srebrenitsa Soykırımını Uluslararası Düşünme ve Anma Günü” olarak ilan edildi. Karar, soykırımın bir tarihî gerçeklik olarak inkâr edilmesini kesin bir dille kınarken, üye ülkelere bu trajediyi eğitim sistemlerine entegre etme ve gelecekteki benzer felaketleri önleme çağrısında bulunuyor.

​Bugün, Srebrenitsa'nın üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçmişken, dünya genelinde yükselen ırkçılık, İslamofobi ve yabancı düşmanlığı bizlere Srebrenitsa’nın geçmişte kalmış bir anı olmadığını hatırlatıyor. Srebrenitsa; nefret söyleminin, etnik kutuplaşmanın ve uluslararası sistemin sessizliğinin nereye varabileceğini gösteren canlı bir anıttır. Eğer bugün hâlâ dünyanın farklı coğrafyalarında benzer katliamlar, bombalamalar canlı yayınlarda izleniyorsa insanlık Srebrenitsa’dan gerçekten ne öğrendi? Mezarlıktaki her bir beyaz taş geçmişin bir yas belgesi; adaleti unutan, güce tapan ve sessiz kalan modern dünyaya yöneltilmiş çok ağır bir çığlıktır.

Belki de Srebrenitsa'yı anlatmak için rakamlar bir şey ifade etmiyor. 8 binden fazla can, yüzlerce toplu mezar, binlerce yetim ve ömrü boyunca evladının bir kemiğini bekleyen anneler... Bunların hiçbiri geride kalanların yüreğindeki boşluğu tarif etmeye yetmiyor. Bazı acılar istatistiklere sığmaz, bir annenin ağıtında, bir çocuğun sessizliğinde, yarım kalmış bir ninnide yaşamaya devam eder. Bosna'nın yüreğinden yükselen bu ezgi de, mezar taşlarının arasından göğe yükselen o hiç dinmeyen feryadın sesidir.

Majko, majko, jos te sanjam (Anne, anne, hâlâ rüyamda seni görüyorum.)
Sestro, brate, jos vas sanjam svake noci (Abla, ağabey, hâlâ her gece rüyamda sizi görüyorum.)
Nema vas nema vas nema vas (Burada değilsiniz.)
Trazim vas trazim vas trazim vas (Sizi arıyorum.)
Gdje god krenem vidim vas (Nereye gitsem, sizi görüyorum.)
Majko, oce, sto vas nema (Anne, baba, neden burada değilsiniz?)

Bosno moja ti si moja mati (Bosna'm, sen benim annemsin.)
Bosno moja majkom cu te zvati (Bosna'm, sana anne diyeceğim.)
Bosno majko Srebrenice sestro (Bosna annem, Srebrenitsa ablam.)
Necu biti sam (Yalnız olmayacağım.)

Bu sözler, Srebrenitsa'nın acısını derinden anlatıyor. Toprağa düşen masumların, geride kalan annelerin, babaların, eşlerin ve yetim çocukların hiç dinmeyen feryadına tercüman oluyor. Unutulan her soykırım, yenilerinin önünü açar. Hatırlanan her isim insanlığın vicdanını biraz daha ayakta tutar. Srebrenitsa Soykırımı, insanlığın vicdanında kapanmayacak yaralar açan en büyük trajedilerden biri olarak daima hatırlanacak. Bu acıyı asla unutmayacak, unutturmayacağız. Hayattan koparılan her bir masumu rahmetle yâd ediyor, geride kalanların dinmeyen acısını saygıyla paylaşıyor; adaletin, hakikatin ve insan onurunun daima savunulmasını temenni ediyoruz.