Hürmüz Boğazı ve paradoksal güç inşası
Haberin Eklenme Tarihi: 30.03.2026 13:44:00 - Güncelleme Tarihi: 30.03.2026 13:46:00Hürmüz Boğazı, hem Körfez ülkelerinin petrol ve doğal gaz ihracatını dünya pazarlarına ulaştıran enerji koridoru hem de daha geniş işlevlere sahip çok amaçlı küresel bir geçiş hattıdır. Petrokimya ürünleri, sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG), rafine yakıtlar ve çeşitli ticari mallar bu hat üzerinden dünya pazarına ulaşır. Asya’dan Körfez’e ve Avrupa’ya giden sanayi ürünleri ve tüketim malları bu rotayı kullanır. Bununla beraber ABD başta olmak üzere birçok ülkenin donanması bu hattı kullanarak Basra Körfezi’ne giriş-çıkış yapar. Yani Hürmüz Boğazı enerji akışını, küresel ticareti, ekonomiyi ve askerî dengeleri aynı anda şekillendiren çok boyutlu stratejik düğüm noktasıdır. Kapanması durumunda bölgesel değil küresel sonuçlara neden olacağı için bu boğaz güç projeksiyonu ve caydırıcılık açısından hayati rol oynamaktadır. Bu sebeple İran Silahlı Kuvvetleri’nin savaşı yürüten birimi Hatemu’l Enbiya Merkez Karargâhı Sözcüsü Yarbay İbrahim Zülfikari’nin geçiş kurallarını yeniden belirleme ve belirli aktörlere geçiş kısıtı getirme açıklamasında bulunması ve akabinde Devrim Muhafızları’nın boğazın fiilen kapandığını ilan etmesi, ABD ve onun müttefikleriyle kıyaslandığında askerî kapasitesi sınırlı olan İran’ın bölgesel ve küresel aktörler üzerinde asimetrik baskı kurma kabiliyeti kazandırıyor. Bir diğer ifadeyle İran savunmaya zorlanan pasif bir aktör olmadığını, asimetrik güç üretme kapasitesi geliştirerek küresel dengeyi kendi lehine etkileme kapasitesine haiz olduğunu Hürmüz kartıyla iç kamuoyuna ve bölgesel rakiplerine gösteriyor.
Ancak bu strateji beraberinde paradoksal sonuçlar da üretiyor. Her ne kadar ABD ve İsrail İran’a yönelik askerî hamlelerini nükleer programın sınırlandırılması ve bölgesel istikrarın sağlanması hedefleriyle gerekçelendirse de söz konusu müdahalenin zamanlaması ve ölçeği bu gerekçelerin ötesinde daha geniş bir stratejik bağlama işaret ediyor. Özellikle Çin’in yükselişiyle birlikte hızlanan küresel güç kayması, ABD’nin mevcut hegemonik konumunu koruma çabalarını daha karmaşık hâle getiriyor. Bu bağlamda Hürmüz’de yaşanan kriz küresel rekabetin hızını ve yönünü belirleme çabasının bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Zira Hürmüz merkezli enerji krizi, enerji ithalatına bağımlı Çin üzerinde baskı oluşturuyor. Zira LNG ve petrol ithalatının yaklaşık % 40’ı Hürmüz Boğazı üzerinden Çin’e ulaşmaktadır. Her ne kadar Çin mevcut stokları ve alternatif tedarik kaynaklarıyla geçici süreli aksamayı idare edebilecek olsa da uzun soluklu enerji arzında ve tedarik zincirinde kesinti yaşanması, buna bağlı maliyetin artması, üretim aksaklıkları ve finansal piyasalarda yaşanan dalgalanmalar gibi sonuçlar Çin’in ekonomik büyüme ivmesini yavaşlatacak ve uzun vadeli küresel rekabet stratejisini sekteye uğratabilecek sonuçlar doğurabilir. Buna karşılık son yıllarda artan enerji üretimi ve çeşitlenen kaynakları sayesinde ABD’nin hem enerji ihracatçısı hem de rezerv kapasitesiyle Hürmüz ekseninde oluşan arz şoklarından doğrudan etkilenme riskinin Çin’e göre daha az olduğu söylenebilir. Bu yapısal avantaj ABD’ye enerji temelli krizlerde kısa vadeli fırsatlar oluştururken; aynı zamanda küresel güç rekabetinin temposunu kontrol etme imkânı sunabilir. Dolayısıyla Hürmüz’de yaşanan gerilim güvenlik ve ekonomik bir sorun olmanın yanı sıra uluslararası rekabetin ritmini ayarlayan bir araç işlevi görüyor. ABD bu krizler sayesinde Çin ve diğer enerji ithalatçısı aktörlerin ekonomik baskı altında kaldığı bir ortamda hem diplomatik manevra alanını genişletebilir hem de müttefiklerine stratejik güvence sağlayarak küresel etkisini genişletme ve ABD-Çin küresel rekabet temposunu kendi lehine şekillendirebilme fırsatı elde edebilir.
Hürmüz krizi ve Körfez’de güvenlik bağımlılığının derinleşmesi
Hürmüz Boğazı etrafında şekillenen jeopolitik gerilim Körfez güvenlik mimarisinin yeniden inşa edildiği bir alan olarak da değerlendirilmesi gerekiyor. Zira Hürmüz’ün kapanması tıpkı Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Avrupa’nın enerji arzında yaşadığı kırılmalar gibi stratejik kırılganlıkları görünür hâle getiriyor. Ukrayna Savaşı sonrası Avrupa Rus enerjisini ikame etmek için ABD’ye ve enerji üreticisi ülkelere yönelmiş ve özellikle LNG, petrol stokları ve askeri destek gibi alanlarda Washington ile daha yakın bir koordinasyon içine girmiştir. Körfez’de enerji arzında yaşanan kesinti tek başına enerji arzını güvence altına alma gücü bulunmayan Avrupa’yı, ABD’nin askerî ve diplomatik kapasitesine daha bağımlı hâle getiriyor. Bu durum transatlantik ilişkilerin sorgulandığı günümüzde NATO-ABD-Avrupa uyumunu arttırarak, Avrupa’nın stratejik özerkliğini sınırlandırmakta ve Avrupa’yı Washington’un politik önceliklerine bağımlı hâle getirmektedir.
Benzer şekilde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar başta olmak üzere Körfez monarşilerinin güvenlikleri büyük ölçekte ABD desteğiyle sağlanıyor. Zira enerji ihracatına dayalı ekonomik yapılarını sürdürebilmek için deniz yollarının güvenliği önemlidir. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı’nda yaşanan her gerilim Körfez ülkeleri için hem ekonomik hem rejim güvenliğine yönelik tehdit olarak algılanmasına neden oluyor. Bu algı da Körfez ülkelerinin kendi askerî ve savunma kapasitelerini arttırmak yerine ABD’nin güvenlik şemsiyesine daha fazla angaje olmalarına yol açıyor. Böylece kriz bölgesel özerkliği arttırmak yerine bağımlılığı derinleştiren bir mekanizma hâline geliyor.
Söz konusu bağımlılık ilişkisi, ABD açısından pragmatik bir ağ oluşturuyor. Zira Körfez ülkeleri, hem enerji piyasalarının merkezinde yer almakta hem de ABD’nin bölgedeki askerî varlığı için lojistik ve finansal destek sağlamaktadır. Hürmüz merkezli kriz enerji fiyatlarını etkilerken; ABD’nin Körfez üzerindeki güvenlik sağlayıcı rolünü yeniden pekiştirir ve meşrulaştırır. Dolayısıyla Körfez ülkeleri yalnızca güvenlik ithal eden aktörler olarak değil, bölgesel güvenlik mimarisinin şekillenmesinde rol oynayan aktörler olarak da öne çıkıyor. ABD ile kurdukları güvenlik ilişkisi, söz konusu devletlerin kısa vadeli güvenlik kaygılarını giderirken, uzun vadede stratejik bağımlılıklarını kurumsallaştırıyor ve alternatif güvenlik arayışlarını engelliyor.
Asimetrik meydan okuma ve hegemonyanın yeniden üretimi
Bu noktada ortaya çıkan tablo İran’ın Hürmüz üzerinden geliştirdiği baskı stratejisinin kısa vadede Körfez ülkeleri üzerinde tehdit algısını artırırken, uzun vadede bu ülkelerin ABD’ye olan bağımlılığını arttıran bir etki oluşturduğunu açıklıyor. Yani İran’ın meydan okuması ABD hegemonyasını doğrudan yıkmak yerine, çoğu zaman onu yeniden üreten bir paradoks oluşturuyor. Bu durum, Hürmüz krizinin doğrusal değil, çok katmanlı ve karşılıklı olarak beslenen bir yapı içinde ilerlediğini gösteriyor.
Sonuç olarak Hürmüz Boğazı etrafında şekillenen kriz, üç katmanlı bir güç ilişkisi oluşturuyor. Birincisi İran’ın asimetrik meydan okuması; ikincisi, ABD’nin küresel düzeni sürdürme çabası; üçüncüsü, Körfez ülkelerinin güvenlik bağımlılığı. Bu üçlü yapı Hürmüz Boğazı’nda yaşanan krizin neden tam anlamıyla çözülemediğini açıklayan temel dinamiklere işaret ediyor. Kriz tarafların tamamen kaybetmediği, aksine belirli ölçülerde kazanç elde ettiği bir denge oluşturuyor. İran rejim güvenliğini ve bölgesel nüfuzunu korurken, Körfez ülkeleri uzun vadede bağımlılıklarını derinleştirmekte; ABD ise bölgede askerî ve siyasi nüfuzunu arttırmakta, rakiplerini baskı altında tutabileceği şartları elde etmektedir.