Expat’ın huzuru, sermayenin neşesi ve küresel yaşanabilirlik illüzyonu
Haberin Eklenme Tarihi: 31.07.2026 13:51:00 - Güncelleme Tarihi: 31.07.2026 13:58:00Dünyanın en prestijli ekonomi dergilerinin, kurumsal danışmanlık şirketlerinin ve neoliberal aklın mabetlerinin her yıl büyük bir tantanayla yayımladığı “Dünyanın En Yaşanabilir Şehirleri” endeksleri, ilk bakışta insanlığın ortak refahını, kentsel gelişmişliği ve kent sakininin mutluluğunu ölçen masum, bilimsel ve tarafsız araştırmalar gibi sunulur. Ancak metnin ilk birkaç cümlesinde saklanan o muazzam itiraf, bütün bu yaldızlı bilimsellik makyajını bir anda silip atar: “Bu sıralama, insan kaynakları departmanlarının yurt dışındaki personel için zorluk ödeneklerini hesaplamalarına yardımcı olmak amacıyla tasarlanmıştır.”
İşte bütün mesele buradadır. Karşımızda insanlığın, kent yoksullarının, emekçilerin, mültecilerin veya sıradan yurttaşların yaşam kalitesini ölçen bir endeks değil; küresel sermayenin “serbest dolaşımdaki” ayrıcalıklı temsilcilerinin -üst düzey Batılı yöneticilerin-konfor alanını derecelendiren bir “şirket maliyeti pusulası” bulunur. Sıradan bir insanın barınma krizleriyle boğuştuğu, kiraların göğe tırmandığı, kamusal alanların özelleştirildiği bir dünyada; EIU’nun (Economist Intelligence Unit) yaşanabilirlik endeksi, haritayı tamamen emperyalist ve kapitalist bir gözlükle yeniden çizer.
“Belli bir tip insan”
EIU’nun (Economist Intelligence Unit) yaşanabilirlik endeksinde geçen ve adeta antropolojik bir şaheser niteliğindeki şu ifade, neoliberal zihniyetin insan tanımını özetler nitelikte: “Belli bir tip insan için Dubai her şeye sahipti. Devasa, klimalı alışveriş merkezleri, çocuklar için iyi okullar, düşük yağış ve daha da düşük vergiler.”
Peki kimdir bu “belli bir tip insan”? Bu “tip”, dünyayı kendi kişisel tatil köyü ve vergi sığınağı olarak gören; yerel halkın kültürüyle, kentin tarihiyle ya da toplumsal dokusuyla hiçbir organik bağı bulunmayan küresel elit elitisttir. O “belli bir tip insan” için bir kentin yaşanabilir olması; pasaportlarına el konulmuş, aşırı sıcakta insanlık dışı koşullarda çalışan Güney Asyalı göçmen işçilerin sırtında yükselen gökdelenlerde oturabilmesi, devasa klimalı AVM’lerde tüketim yapabilmesi ve en önemlisi devlete tek kuruş vergi vermemesidir.
Dubai’nin veya Abu Dabi’nin puan kaybetmesi, o coğrafyadaki insanların yaşam standartlarının düşmesinden değil; Orta Doğu’daki jeopolitik çalkantıların Batılı beyaz yakalının “güvenli ve vergisiz steril adasını” tehdit etmesindendir. Sermaye, huzursuzluk kokusu aldığı an bavulunu toplar; EIU endeksi de derhâl o şehrin “yaşanabilirlik” notunu kırar. Şehrin yerlisi, göçmeni ya da işçisi o koşullarda yaşamaya devam edebilir fakat expat’ın huzuru kaçmışsa şehir artık “yaşanmaz” ilan edilmiştir.
Küreselleşmenin şizofrenisi
Raporun Çin ile ilgili bölümü, kapitalist metodolojinin trajikomik şizofrenisini açıkça gözler önüne seriyor. Metin büyük bir tarafsızlıkla kabul ediyor ki Çin, kamusal yatırımlarla her bir sakininin 15 dakikalık yürüme mesafesinde sağlık tesisine ulaşabilmesini sağlamış, sağlık sigortasını genişletmiş ve vatandaşlarının yaşam kalitesini artırmıştı. Yani kelimenin tam anlamıyla “insan odaklı” bir kentsel iyileşme gerçekleşmişti. Ancak neoliberal filtreden süzülen sonuç cümlesi tam bir ironi abidesi: “Vergilerden kaçınan Batılıların yakın zamanda Çin'e akın etmesi pek olası değil.”
Buradaki mantık silsilesi kapitalizmin ulaştığı absürt noktayı gösteriyor. Milyonlarca Çinli sakinin kaliteli, parasız ve yaygın sağlık hizmetine kavuşması EIU metriği için ikincil bir detay. Asıl mesele, bu kentsel modelin Batılı bir vergi kaçakçısına ya da uluslararası fon yöneticisine “sınırsız serbestlik ve vergi muafiyeti” sunup sunmadığı. Eğer bir şehirde devlet, kamu sağlığını piyasa serbestisinden üstün tutuyorsa veya gözetim mekanizmalarıyla sermayenin kontrolsüz hareketini sınırlandırıyorsa, o şehir halkı için ne kadar yaşanabilir olursa olsun “Batılı expat” kriterinde sınıfta kalır. Kapitalizmin yaşanabilirlik tanımında “insan”dan daha çok, “vergi ödemeyen sermaye sahibi” merkeze oturur.
Kuzeyin ışıkları, güneyin siyah noktaları
EIU’nun (Economist Intelligence Unit) yaşanabilirlik endeksi dünya haritası, 19. yüzyıl sömürgecilik haritalarının modern, veri odaklı bir güncellemesinden başka bir şey değil. Haritada Avrupa, Kuzey Amerika ve Batı Pasifik’in (Kopenhag, Viyana, Melbourne, Vancouver, Tokyo) parıldayan, renkli ve büyük noktalarla işaretlendiği; buna karşılık Orta Doğu, Afrika, Güney Asya ve Latin Amerika’nın gri ve siyah “karanlık” odaklarla örtüldüğü görülüyor.
Bu haritalandırma tekniği tesadüfi değil. Kopenhag ve Viyana gibi şehirlerin üst üste birinci çıkması, Batı Avrupa’nın yüzyıllar boyunca küresel sömürü ağlarından elde ettiği birikimle inşa ettiği kamusal altyapının ve refahın sonucu. Ancak rapor, bu kentsel cennetlerin arkasındaki tarihsel eşitsizlikleri ve bugün Küresel Güney’in kaynaklarının nasıl bu merkezlere aktığını tamamen gizliyor.
Daha da vahim olanı, Şam ve Tahran gibi şehirlerin listenin en altında yer alması durumu. Şam’ın 2013’ten beri listenin sonunda yer alması, Tahran’ın gerilemesi, Maskat veya Doha’nın düşüşü sanki bu coğrafyaların “kendi beceriksizliklerinden” kaynaklanıyormuş gibi sunuluyor. Batı’nın askerî müdahaleleri, yıllardır uygulanan ağır ekonomik ambargolar, rejim değişikliği politikaları ve bölgeyi felakete sürükleyen emperyalist müdahaleler EIU metriğinde bir parametre olarak yer almıyor. Batı önce bir ülkeyi bombalıyor veya ambargolarla boğuyor, ardından o ülkenin başkentini “yaşanmaz” ilan ederek insani yardım raporlarına ve HR hesaplamalarına malzeme yapıyor. Bu, failin kurbanına puan vermesinden başka bir şey değil!
Megakentlerin günahı ve “temiz” Batı şehirleri
Tokyo’nun tek megakent olarak ilk ona girebilmesi ve Vancouver’ın Kuzey Amerika’yı temsil etmesi metinde şu cümleyle açıklanıyor: “Yol tıkanıklığı ve suç oranları, endeksin en büyük şehirlerini genellikle olumsuz etkiliyor.” Bu cümledeki alt metin son derece keskin. Büyük kentler, alt sınıfların, göçmenlerin, evsizlerin ve işçi sınıfının yoğunlaştığı; sermayenin sterilliğinin bozulduğu alanlar. Trafik tıkanıklığı ve “suç”, aslında neoliberal kentsel dönüşümün kenara itemediği yoksulluğun görünür hâle gelmesi. Expat yönetici, limuzininin camından yoksulluğu veya kalabalığı görmek istemiyor. O, Kopenhag veya Viyana gibi nüfusu kontrol altında tutulan, soylulaştırma süreçleriyle yoksulların şehir dışına itildiği, sokakları parlatılmış küçük ve orta ölçekli “kültür müzelerini” tercih eder.
Bu sıralamada kültür ve çevre kategorisinin ağırlığı da tamamen oryantalist bir estetik anlayışa dayanıyor. “Kültür”, bir kentin yüzyıllara dayanan kolektif yaşam pratiği, komşuluk ilişkileri ya da sokak mizahından daha çok Batı tarzı opera binalarının varlığı, Michelin yıldızlı restoranların sayısı ve İngilizce tiyatro oyunlarının erişilebilirliği.
Neoliberal sınıf haritacılığına karşı başka bir yaşanabilirlik
EIU’nun 173 şehri kapsayan bu şaşaalı endeksi, özü itibarıyla küresel kapitalizmin “zorluk ödeneği” cetveli. Bu endeks bize bir şehrin çocuk büyütmek, özgürce dayanışmak, doğayla barışık yaşamak veya insan onuruna yaraşır bir ömür sürmek için ne kadar uygun olduğunu söylemiyor. Bize söylediği tek şey şudur: “Hangi şehirde sermayenizi ve yöneticinizi en az riskle, en yüksek konforla ve en düşük vergi yüküyle konaklatabilirsiniz?”
Eğer dünyayı bu emperyalist ve neokolonyal gözlüklerle okumaya devam edersek; AVM’leri, vergi cennetlerini ve özel steril siteleri “yaşanabilirliğin zirvesi” zannetme yanılgısına düşeriz. Oysa gerçek yaşanabilirlik, bir insan kaynakları departmanının elektronik tablosunda değil; Çin’deki gibi tüm halkın eşit ulaşabildiği 15 dakikalık sağlık merkezlerinde, Şam’daki barış mücadelesinde, neoliberallerin “trafik ve suç” diyerek aşağıladığı megakentlerin sokaklarındaki emekçi dayanışmasında gizli.
Sermayenin ve expat’ların haritası pembe ve siyah noktalardan ibaret olabilir ancak insanlığın yaşanabilir bir dünya arayışı, vergi cennetlerinin ve klimalı AVM’lerin çok ötesinde, kamusal, adil ve özgür bir kentsel gelecekte yatıyor.