29 Temmuz 2026

F-35 krizi neden çözülemiyor?

Trump’ın F-35 ve CAATSA konusunda verdiği mesajlar beklentileri artırsa da asıl engel Türkiye-ABD ilişkilerinden çok Washington’un parçalı karar alma yapısı. F-35 dosyası, ABD’nin devlet politikası üretme krizinin en somut örneklerinden biri hâline geliyor.

7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nde ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımlarının kaldırılabileceği ve F-35 programına dönüşün değerlendirileceğine yönelik açıklamaları, iki ülke arasındaki en önemli kriz başlıklarından birinin çözülebileceğine yönelik beklentileri arttırdı. Akabinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türkiye’ye F-35 satılmaması yönündeki itirazlarına karşılık Trump’ın “Kimse bana kime ne yapacağımı söyleyemez” yanıtı, Beyaz Saray’ın bu konuda siyasi irade ortaya koyduğunu gösteriyor. Ancak Ankara Zirvesi’nden günümüze kadar geçen zaman göz önünde bulundurulduğunda siyasi irade ile siyasi sonuç arasında hâlâ ciddi bir mesafe olduğu anlaşılıyor. Nitekim Washington, F-35 dosyasını yeniden gündeme getirmekte başarılı olmuş ancak sonuçlandırmakta aynı başarıyı sağlayamamıştı. Bu durum F-35 tartışmasının Türkiye-ABD ikili ilişkilerinden çok Amerika devletinin kendi iç iç işleyişine ilişkin bir meseleye dönüştüğünü gösteriyor.

Esasen Soğuk Savaş sonrasında ABD dış politikası büyük ölçüde başkanlık makamının yön verdiği bir alan olarak görülüyordu. Özellikle güvenlik ve savunma alanlarında Beyaz Saray’ın ortaya koyduğu tercihler, kısa süre içerisinde bürokratik mekanizma tarafından uygulanabiliyordu. Son yıllarda ise bu modelin önemli ölçüde değiştiği görülüyor. Zira Kongre’nin yaptırım politikalarında etkisinin artması, savunma teknolojilerinin ulusal güvenlik tartışmalarının merkezine alınması, lobi faaliyetlerinin kurumsallaşması ve bürokrasinin giderek daha özerk hareket etmesi, dış politika üretiminde geniş bir kurumsal mutabakatı gerektiren yapıya dönüştürdü. F-35 meselesi de bu dönüşümün en somut örneklerinden biridir.

Stratejik ortaklık, kurumsal çıkmaz

Başkan Trump günümüzde Türkiye’yi NATO’nun güney kanadında, Karadeniz’de ve Orta Doğu’da vazgeçilmez bir ortak olarak değerlendiriyor. Bununla beraber Pentagon’un önemli bir bölümü de Türkiye’nin uzun süreli F-35 mimarisinin dışında tutulmasının NATO’nun askerî bütünleşmesine zarar verdiğinin farkında. Keza savunma sanayii çevrelerinde de Türkiye’nin yeniden programa katılımının üretim kapasitesi ve bakım altyapısı açısından sağlayacağı avantajlar dile getiriliyor. Bu Washington’da Türkiye’nin stratejik önemine ilişkin güçlü bir farkındalık oluştuğunu gösteriyor. Ancak Türkiye’nin stratejik önemini kabul eden aktörler, nasıl bir ilişkinin yönetileceği konusunda ortak bir zeminde buluşamıyor. Paradoks da tam olarak bu noktada başlıyor.

Bir tarafta Pentagon’un teknoloji güvenliği çevreleri, S-400 sisteminin teknik risklerini önceliklendiriyorlar. Jeopolitik gereklilikleri kabul etmekle birlikte, teknoloji güvenliği konusunda geri dönüşü zor sonuçlara neden olacak bir kararın alınmasına temkinli yaklaşıyorlar. Diğer tarafta Türkiye’nin programdan çıkarılmasıyla üretim zincirleri,  tedarik sistemi, bakım merkezleri ve alt yükleniciler yeniden kurgulandı. Türkiye’nin yeniden programa dönüşüyle beraber milyarlarca dolarlık savunma sanayii ekosisteminin yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Dolayısıyla karar alma sürecinde ekonomik çıkar hesapları da devreye giriyor. Bir başka tarafta ise Kongre, 2019 yılında oluşturduğu CAATSA yaptırım mimarisinin sorgulanmasını istemiyor. Çünkü Türkiye’nin yeniden programa dönüşü, sadece Ankara ile ilişkilerin düzelmesi anlamına gelmeyecek; aynı zamanda ABD’nin “S-400 alan ülke F-35 programına yer alamaz” ilkesinin de yeniden yorumlanmasına neden olacaktır.  Bu durum Washington için Türkiye’nin ötesinde yaptırım politikasının tutarlılığı ve Amerikan caydırıcılığının güvenilirliğiyle ilgili bir meseledir.

Kongre söz konusu olduğunda F-35 dosyasını işleyişini zorlaştıran farklı bir durum da öne çıkıyor. Çünkü Kongre’de Türkiye karşı tek bir muhalefet grubu bulunmuyor; farklı gerekçelerle hareket eden birçok aktör yer alıyor. Yunanistan’a yakın Kongre üyeleri, Türkiye’nin hava gücünün artmasının Ege ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan’ın aleyhine olacağını düşünüyor. İsrail’i önceleyen üyeler, İsrail’in bölgedeki niteliksel askerî üstünlüğünün korunmasını istiyor. Rusya konusunda sert tutum benimseyen üyeler S-400 nedeniyle F-35 teknolojisinin risk altında olacağını savunuyor. İnsan haklarını öncelediğini düşünen üyeler ise Türkiye ile yaşanan siyasi sorunlar çözülmeden satışın gerçekleşmesini istemiyor.

Tüm bu arka plan F-35 meselesinde Beyaz Saray’ın jeopolitik gereklilikleri öncelediği, Kongre’nin alınacak kararın siyasi ve hukuk sonuçlarını hesapladığı, Pentagon’un teknoloji güvenliği ve askerî riskleri hesapladığı, müttefik ülkelerin kararın bölgesel güç dengelerine etkisinin tartışıldığı bir tablo ortaya koyuyor. Tam da bu nedenle Trump’ın Netanyahu’ya verdiği cevabı sadece İsrail’e verilmiş bir diplomatik mesaj olarak okunmak eksik bir değerlendirme olur. Çünkü Başkan, dış politika kararlarında yürütme organının belirleyici olması gerektiğini vurguluyor ancak farklı öncelikleri olan mevcut kurumsal yapı, başkanın siyasi iradesini otomatik olarak devlet politikasına dönüştürecek şekilde işlemiyor. Bu sebeple Trump’ın mesajı, İsrail ile beraber Washington’daki karar alma sistemine de veriliyor.

Karar alma krizi derinleşiyor

Mesele özelde F-35 sorunu olarak görülse de son yıllarda Ukrayna’ya askerî yardım paketlerinden İran yaptırımlarına, Çin’e yönelik teknoloji kısıtlamalarından İsrail’e yapılan silah transferlerine kadar birçok konuda benzer bir tablonun ortaya çıkması, Washington’un daha geniş bir yapısal sorunla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Beyaz Saray’ın ortaya koyduğu siyasi irade ile Kongre’nin öncelikleri, Pentagon’un güvenlik değerlendirmeleri ve bürokrasinin kurumsal refleksleri arasında giderek büyüyen uyumsuzluk, ABD’nin dış politikada hızlı ve bütüncül karar almasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla F-35 meselesi, Türkiye’ye özgü bir krizden çok, Washington’un ortak bir devlet politikası oluşturma kapasitesindeki aşınmasının somut bir örneğidir.

Bu nedenle F-35 meselesinin geleceğini belirleyecek temel unsurun S-400 meselesinin ya da CAATSA’nın teknik olarak çözülmesiyle sınırlandırılmaması gerekiyor. Zira ortak çalışma gruplarında bu konuyla ilgili farklı seçenekler değerlendiriliyor. Bu gruplarda 2026’nın güvenlik şartlarının 2019’dan farklı olduğu ve değişen tehdit ortamı nedeniyle Türkiye ile savunma iş birliğinin yeniden yapılandırılması gerektiği sonucu çıkabilir ve 2019’da alınan karar yeni bir stratejik doktrinin parçası olarak revize edilebilir.

Ancak burada esas belirleyici olan, Washington’un Türkiye’yi de içine alan yeni güvenlik mimarisi konusunda kurumlar arasında ortak bir stratejik uzlaşı oluşturup oluşturamayacağıdır. Zira F-35 dosyası da daha geniş bir karar alma krizinin sadece bir yansımasıdır. Dolayısıyla bugün Washington bir Türkiye politikası krizi yaşamıyor, arka planda bir devlet politikası üretme krizi yaşıyor. Bu bağlamda F-35 krizinin çözülmesi ve Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Ankara Zirvesi’nde verdiği sözü tutması sadece ikili ilişkilerin seyrine bağlı olmadığı, Washington’un stratejik önceliklerini ortak bir devlet politikasına dönüştürebilme kapasitesine bağlı olduğu ortaya çıkıyor. Bu kapasite oluşturulamadığı sürece S-400, CAATSA veya diğer hukuki gerekçeler krizin nedeni olmaktan çok, kararın ertelenmesini açıklayan araçlar olarak ele alınacaktır.

Podcast

19 December 2023
Doç. Dr. Hasan T. Kerimoğlu
Darbeler, İhanetler ve İsyanlar
28:19
0:01

Url kopyalanmıştır...